25 Temmuz 2014 Cuma

Hz.Muhammed (s.a.v.) Hayatı

06 Mayıs 2011, 12:27
Hz.Muhammed (s.a.v.) Hayatı
PEYGAMBER EFENDİMİZ MUHAMMED MUSTAFA (S.A.V) HAYATI

PEYGAMBER EFENDİMİZDEN ÖNCE DÜNYANIN AHVALİ

HİNDİSTAN

     Gariplikler, acaiplikler ve zıdlıklar ülkesi olan Hindistan'da, İslamiyet'in zuhuru sırasında yüzlerce emirlik ve hükümdarlık bulunmaktaydı. Kubta, Çanika ve Kumara hanedanları bunların en meşhurlarıydı. Örf ve adetlerdeki aşırılık, sınıflar arasında derin ayrılıklar, kan ve soy taassubu ülkenin idaresine hakimdi.
     Hindistan, dini ve ictimai yönden tarihinin en kötü dönemlerini yaşıyordu. Bilhassa Brahmanizm'in baskısıyla oluşan Kast sistemi, halkı adeta mengene içinde ezmekteydi.
            Halk, dört sınıfa ayrılmıştı: Din adamları (Brahmanlar), asker ve asiller, tüccar ve çiftçiler ve bir de hizmetçiler. Bu dört sınıf arasında çok büyük farklar bulunmaktaydı. Bir sınıftan diğerine geçmek ya da diğer sınıfa mensup bir aileden evlenmek yasaktı. En üst sınıf olan Brahmanlar, zulümle diğer üç sınıfı yok etse bile suçsuz sayılırlardı. Çünkü, bütün günahları af edilmiş olarak kabul edilirlerdi.
            Hindistan'da kadınların hiçbir önemi ve değeri yoktu. Kocası ölen kadın ya diri diri toprağa gömülür ya da kendisini yakardı. Dul bir kadının saygı görmesi şöyle dursun evlenmesi bile yasaktı. Kadınların iffetinden de söz edilemezdi. Bir adam karısını kumar masasında kaybedebilirdi.
     ÇİN

     İslamiyetin zuhuru arefesinde karışıklık ve tam bir kaos halinde idi. Yerli olanlarla olmayanlar, farklı muameleye tabi idi. İnsanlık ve adalet zevkinden çok mahrumdular.
            Çin'de kadınların hiçbir hakkı yoktu. Erkek, aile içerisinde olağanüstü bir güce sahipti. Eşini ve çocuklarını köle olarak satabilme veya istediği zaman öldürebilme hakkı vardı. Çocuklarına ve eşlerine çok nadir olarak sofrasına oturma izni veriyorlardı.
            Anneler için, kız çocuğu dünyaya getirmek, çok büyük ayıplardan sayılıyordu. Kız çocuğu bulunan bir evde, yeni bir kız çocuğu dünyaya gelir ve o aile de fakir olursa, o günahsız çocuk, ya kışın şiddetli soğuğunda ölmesi için dışarı atılır ya da ayılara ve vahşi hayvanlara yem olarak verilirdi.

JAPONYA 

    Bu ülkeyi, halkın, (haşa) güneş tanrısının soyundan geldiğine inandığı bir imparator yönetiyordu. Japonlar, dünyayı sadece Japon Adalarından ibaret sanıyorlardı. Peygamberi, kitabı ve ibadeti olmayan Shinto (Şinto) dinine mensuptular. Atalarına, krallarına ve putlara tapıyorlar, bir takım delice hareketleri ibadet kabul ediyorlardı. Ülke son derece ibtidai gelenek ve göreneklere göre yönetiliyordu. Ancak, Japonlarda kadının namusu çok önemli idi. Ona yönelik herhangi bir saldırıda, kadının erkek akrabaları canlarını bile verirdi. Bir baba idam ya da ateşte yakılma cezasına çarptırılmışsa, onun ergenlik çağına gelmiş bütün erkek çocukları da aynı cezaya çarptırılıyordu. Bu çağa gelmemiş olanlar ise ergenlik çağına gelince sürgüne gönderiliyorlardı. Kız çocukları miras alamazdı. 

AVRUPA DEVLETLERİ
     Altıncı asır Avrupası, cehaletin ve zulmün karanlığında, kanlı savaşlar içinde yaşıyordu. Avrupalılar ilim ve medeniyetten çok uzakta idiler. Ne onların dünya hakkında, ne de dünyanın onlar hakkında doğru dürüst bir bilgisi yoktu. Vücudları murdar, kafaları bir takım kuruntularla doluydu. Temizlikten ve su kullanmaktan çekiniyorlardı. Daha, kadının insan mı yoksa hayvan mı olduğu, ruhun ebedi olup olmadığı, insanların satma, satınalma ve mülkiyet haklarının olup olmadığı münakaşa ediliyordu.
            Başta Fransa ve Almanya olmak üzere Orta ve Batı Avrupa'yı ellerinde bulunduran Frenkler, her bölgede kendilerine has kanunlar tatbik etmekteydiler. Eskiden batı medeniyetinin beşiği sayılan İtalya, haksızlığın, anarşi ve çöküntünün kurbanı olmuştu.
            Britanya adaları ise beşinci asrın başlarında İngiller adıyle tanınan Alman asıllı Anglo-sakson deniz korsanlarının istilasına uğramıştı. Hırsızlık ve çapulculukla meşgül olan bu korsanlar altıncı asırda tamamen yerli halkı mağlup ederek Britanya adalarına hakim oldular. Bundan sonra buraya «ingiller ülkesi» manasına gelen İngiltere denilmeğe başlandı.
            Bu dönem Avrupası hakkında Avrupalı mütefekkir ve müverrihlerin (tarihçilerin) de çok ilginç tesbitleri bulunmaktadır. Bunlardan Robert Briffauld, şunları söylüyor: "Avrupayı beşinci asırdan altıncı asra kadar devam eden koyu bir karanlık kaplamıştı. Hem de giderek koyulaşan bir karanlık. Bu dönemdeki karışıklıklar eski dönemlerden daha korkunç ve daha karanlıktı. Çünkü Avrupa, yok olmağa mahkum, izleri tamamen silinmiş büyük bir medeniyetin kokuşmuş cesedine benziyordu."
            Hülasa, dünyanın her yerinde harpler, ırk, renk ve bölge ayırımları ve bu hususta saçma sapan peşin hükümler yüzünden insanlık bir sefalet ve bunalım içinde idi.
 
BİZANS

    İran ve Türklerle komşu olan bu imparatorluk, sukut halinde idi. Bizans'ın ictimai ve ahlaki durumu hiç de iç açıcı değildi. Bizans'da kokuşmuş bir ictimai nizam vardı. Rüşvet ve yolsuzluk çoğalmış, vergiler kat kat artmıştı. Kumar, zevk ve sefa peşinde enva'ı çeşit sefahet almış yürümüştü. Taht ve mezhep kavgaları, sınıf mücadelesi ve zulüm Bizans'ı batırdıkça batırıyordu. Seksen bin kişilik spor salonlarında bazen insanlar bazen de insanlarla yırtıcı hayvanlar arasındaki mücadeleyi seyredip eğleniyor ve zevk alıyorlardı. Oyunları çoğu zaman kanlı olurdu. Verdikleri cezalar tüyler ürpertecek kadar vahşet verici ve iğrençti.
            Bizans'ın bir eyaleti olan Suriye, Bizanslıların ihtiras ve arzularını gerçekleştirmek için kullandıkları bir yük hayvanı durumunda idi. Bizanslılar, mahkum milletler için en ufak bir şefkat hissi duymazlardı. Borçlarını ödeyebilmek için çocuklarını satan Suriyeliler az değildi. Zulüm ve zorbalık artmış, köleler çoğalmıştı. 

iRAN

     Bizans ve Orta Asya Türkleri ile devamlı harp halinde olan bu ülkede, taht ve saltanat kavgaları, siyaset entrikalarından ayrı olarak, avam ve zadegan (asiller) sınıflarına bölünen halk; batıl Zerdüştlük dininin ve onun yöneticilerinin, ismet ve iffeti ortadan kaldırmalarının verdiği ıstırap ve huzursuzluk içindeydi.

MISIR

    Tarih boyunca birçok istilalara uğramış bir ülkeydi. İranlılar, Büyük İskender ve Romalılar eskiden Mısır'ı istila etmişlerdi. Romanın koyu zulmü, Romalıların şiddetli tazyikleri karşısında Hristiyanlık Mısır'da yayılıyordu. Mezhep ihtilafları, din kavgaları almış yürümüş, halk bunlardan bıkmıştı. Ağır vergiler altında ezilen halk, İslam fatihlerini halaskar (kurtarıcı) olarak karşılayacaklardı.

ARABİSTAN

      Peygamber Efendimiz'den önce Araplar, bir kısım batıl zihniyet ve hurafelerin te'siri altında Din-i Hanif'i (hak dinini) unutmuşlar, hak yoldan sapmışlar, putlara, heykellere tapmağa başlamışlardı. Batıl bir düşünce neticesi, kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Kumar, içki, fuhuş alelade şeylerden sayılırdı. İnsanlar kabilelere ayrılmış, kabileler arasında kan davaları zuhur etmiş, birbirlerine diş bileyen düşman hizipler ve harp halinde idi. Hakdan, adaletten uzaklaşmış bir cemiyette, kuvvetliler zayıflara, acizlere saldırıyor, elinde nesi varsa alıyordu. Köleler, esirler, acınacak bir halde idi. Kadının cemiyette bir yeri yoktu. O, pazarlarda gezdirilen, para ile alınıp satılan basit bir eşya muamelesi görüyordu.
            Tarih ve edebiyatçıların «Fetret Devri, (Cahiliyye Devri)» adını verdikleri, cihanın zulmetle alude olduğu bu devirde, bütün insanlık, kendilerini bu dalaletten kurtaracak, bir kurtarıcı, bir peygamber bekliyordu.
            Allahü Teala tarafından, Yahudilere indirilen Tevrat'ta ve Hz.İsa'ya verilen İncil'de; ahir zamanda bir halaskarın, bir büyük Peygamberin geleceği de müjdelenmişti. Bu yüzden ehli kitap olan Yahudiler ve Hıristiyanlar O'nu bekliyorlardı. İşte O, alemlere en büyük rahmet olan Hazreti Muhammed (S.A.V.)'di.
            Bütün dünya milletlerinin manevi çöküntü ve yıkıntı içinde kaldıkları bu devirde Araplar, diğer milletlere göre soy ve nesebe dikkat eden, hakka daha saygılı ve mert bir milletti. Dünya milletlerinin her sahada gerilediği bu devirde, Arabistan'da edebiyat çok gelişmiş ve ilerlemişti. Ümmi (okuma-yazma bilmeyen) oldukları halde içlerinde çok güzel şiir söyleyenler vardı. Araplarda, gerek şehirlerde oturanı, gerekse bedevileri şiir yazmaz fakat söylerdi. Yazmağı bilenler azdı. Amma bilhassa bedevilerin şiirleri çok dokunaklı ve gerçekçi olurdu. Çünkü onlar, kırlarda gezerler, hissettiklerini yazarlardı. Her sene Mecenne, Zülmecaz ve bilhassa Ukaz panayırlarında toplanan geniş halk huzurunda, edebi müsabaka, şiir yarışmaları yapılırdı. Araplar inşad ettikleri şiirleri (kaidesine uygun, ahenk ile söyledikleri şiirleri), aralarında en şerefli kabile olan Kureyş'e arz ederler, Kureyş izin verirse birincilik alan şair ve edipler, mükafatlandırılırlar ve onların şiirleri şanına tazimen Kabe'nin duvarına asılırdı. Fesahat ve belağat yönünden değer taşımayan şiirlere itibar edilmez, hiçbir kıymet atfedilmezdi. Yıllarca yapılan bu müsabakalarda ancak yedi kişinin şiiri birincilik alarak Kabe duvarına asılmıştı. Tarihte bu yedi şiire «Muallekat-ı Seb'a» [1] denilir. Bunlardan en güzel şiir, İmri-ül Kays'a ait olup, O'nun şiiri diğer şiirlerin en üstüne asılmıştı. Bu şiir, Peygamber Efendimiz'in doğuşuna kadar asılı kalmıştı.
            Cahiliyyet devrinde, Arapların belağat ve fesahata bu kadar ehemmiyet vermelerine dikkat edilecek olursa, bundan ibret almak gerekir. Çünkü dalalet ve cehaletin derinliklerinde bulunmalarına rağmen, edebi yönlerinin artması, Arapça'nın kemale ermesi, muhakkak ki Allahü Teala tarafından bu lisan üzere gönderilecek Kitab'ı anlamaları için, onları hazırlamak ve teşvikten ibaretti.
            Araplar, asırlar boyunca mütekamil dillerinin safiyetini muhafaza etmişlerdir. Hz.Muhammed (S.A.V.)'den evvelki nazım ve nesir, aradan geçen 1500 yıla rağmen, bugünkünden ne kelime, ne dilbilgisi, ne de morfoloji bakımından farklıdır. Şu içinde yaşadığımız asırda, diğer dünya milletleri ise lisanlarını düzelteceğiz diye, yeni yeni kelimeler bularak, koyarak, değiştirip durdukları halde, Arapların böyle bir dert ve sıkıntısı hiçbir zaman olmamıştır. Çünkü, bu zengin ve güzel lisan noksanlıklardan aridir.
            Peygamber Efendimiz'den önce Arabistan'da edebiyatın çok ileriye gitmiş olması, Arapça'nın kemale ermesi; Allahü Teala tarafından indirilecek kitabın, kutsiyyet ve kıymetini bilip takdir etmelerine matufdu. Çünkü O Allah Kelamı, fesahat ve belağatın insan gücüyle ulaşılması mümkün olmayan bir mucizedir.
 
MEKKE-İ MÜKERREME VE KABE

        Arap yarımadasının ve bütün dünyanın kalbi olan Mekke-i Mükerreme'de Müslümanların namaz ibadetini ifa ederken, yönlerini kendisine çevirmeleri Allahü Teala tarafından emredilen mübarek Kabe'yi, Mevla'nın emriyle, Hz.İbrahim, oğlu İsmail Aleyhis'selam ile bina ettiler. Böylece, Mekke'de halkın ibadeti için Beyt-i Harem kuruldu. Bu mübarek Kabe; ibadet edenler, rüku ve secde yapanlar için tertemizdi, içinde heykel, put vb. yoktu. Ancak, sonradan Araplar oraya, elleri ile yapıp taptıkları putları doldurdular. Etraftan gelen ziyaretçiler, bunlara kurban kesmeğe başladılar. Şirk aldı yürüdü.
            Mekke, çok eski bir şehir olup Kabe'yi ziyarete gelenler, orada ticaret de yaparlardı. Ziraat mümkün olmadığından, Mekke halkı zaman zaman etrafa ticaret kervanı gönderirlerdi. Mekke'den, Yemen'e ve Şam'a ticaret kervanları gidip gelirdi. Bu sayede, Arabistan yarımadası içinde, Mekke, yüksek mevkiini almış, rakipsiz bir merkez olmuştu.
            Çöl manzarası göstermesine rağmen Mekke'nin ehemmiyeti o kadar büyüktü ki, Roma ve Bizans imparatorları, Acem ve Habeş kralları, sırasıyle hepsi, bu şehri kendi arazilerine bağlama teşebbüslerinde bulunmuşlardı. Fakat, İslamdan önce aldığı ismiyle, Ümmül Kur'a (şehirlerin anası) denilen Mekke, hiçbir zaman ecnebi işgalinde kalmamıştır.
                Kabe'deki Vazifeler
            Mukaddes Kabe'ye yapılacak hizmetler Hz. İsmail'in sülalesinden olan Hz. Peygamberimiz'in soyunda toplanmıştı.
            Bu hizmetler şunlardır: Sigaye, imare, rifade, sidane, i'sar, emval-ı muhcere, nedve, hılf-ül'fudul, liva', kıyade. Bunların içinde sigaye, rifade Huccaca, diğerleri Kabe'ye aitti. 
            1- Sigaye: Kabe'yi ziyarete gelen hacıların suyunu tedarik etmek, zemzem kuyusuna bakmak, hacıları susuz bırakmamak vazifesiydi. Bu vazife Haşimoğullarının uhdesinde idi.
            2- İmare: Kabe'nin bakım ve imarını yapmak vazifesiydi. Bu vazifenin ifasına her kabile iştirak ederdi ve bu vazifenin idaresi Ben-i Haşim uhdesinde idi.
            3- Rifade: Gelen hacıları konuklatıp ağırlamak, onları barındırmak vazifesiydi. Kureyş arasında bu vazife Nevfeloğulları tarafından ifa olunuyordu.
            4- Sidane: Kabe'nin kilitlerini muhafaza etmek. Bu vazife İzaroğullarında idi.
            5- İ'sar: Her iş için fal oku çekmek ve neticesini söylemek işiydi. Bu vazife Ben-i Cumh'a ait bir vazife idi.
            6- Emval-ı Muhcere: Kabe için yapılan vakıflar ile meşgul olup onları yerine sarfetmek vazifesiydi. Bu vazife Sehimoğullarına aitti.
            7- Nedve: Nedvedeki toplantılara başkanlık etmek vazifesiydi. Bu vazife Esedoğullarının reisine aitti. Kureyşliler, Kabe yanında inşa edilmiş olan Daru'nnedve adlı binada toplanırlar, ehemmiyetli işleri görüşüp kararlaştırırlardı. Harp, sulh, ticaret kervanları tertibi, resmi törenler ve nikah akitleri burada yapılırdı.
            8- Hılfü'l-Fudul: Fadıllar anlaşması, adalet tevziine nezaretle, zulüm ve fesadın önüne geçmek için kararlaştırılmış bir kurulun alacağı kararlar. Bu kurul, Abdullah ibn-i Cüda'nın başkanlığında toplanırdı. Bir defasında onaltı yaşlarında iken, Peygamber Efendimiz de toplantıda bulunmuştu.
            Bu mevzuda daha sonra Rasulü Ekrem buyuruyor ki: "Abdullah ibn-i Cüda'nın evinde bir hılfe (bir ittifaka) şahit oldum. Onun aynı için bugün de davet olunsam, bu davete icabet ederim."
            Bu toplantıda, Yemenli bir tüccarın malını alıp parasını vermeyen Mekkeli müşrik As ibn-i Vail'e, borcu ödettirilmiş, bu zulüm önlenmiş ve ba'dema, böyle zalimliklere meydan verilmeyeceğine karar alınmıştı.
            9- Liva': Bayraktarlık vazifesiydi. Harp zamanlarında bayrağı taşıyan vazifeliler bulunurdu.
            10- Kıyade: Kumandanlık. Harp ve ticaret seferlerinde kafilenin başında kumandanlık edip onlara istikamet vermek. Bu vazife Ümeyyeoğullarının elindeydi.
 
ZEMZEM

    Zemzem, Hz. Hacer'in Kabe-i Muazzama'nın yanında susuzluktan kıvranmakta olan oğlu İsmail için, su aramak maksadıyle defalarca Safa ile Merve tepesi arasında koşup, çaresizlik içinde etrafına bakındığı bir zamanda, Kabe'nin hemen yanından Allahü Teala'nın ihsan ettiği mübarek bir sudur. Hz.Hacer, birbirine yakın Safa ve Merve tepeleri arasında su aramak maksadıyle yedi defa koşmuş ve en sonunda, bir kuşun ayağının pençesi ve kanadıyle yeri kazdığını, oradan suyun çıktığını görmüş, koşarak gelip, suyun akıp gitmemesi için önüne bent (gölet) yapmış ve bu sudan kırbasını doldurarak oğluna içirmiştir.
            İşte bu su bildiğimiz Zemzemi şerif olup, Mevlamız kuşu vasıta kılmak suretiyle lütfu İlahi olarak bu şifalı suyu müminlere ihsan buyurmuştur.
            Zemzem ayakta, kıbleye dönülüp, Salavat-ı Şerife okunarak ve niyet edilerek içilir.
            Hz.Peygamberimiz; "Zemzem ne için içilirse onadır" buyurmuşlardır.
            Mesela, bir insan karnı aç olsa da doymak niyetiyle içse doyar, susuz olsa da susuzluğum geçsin diye niyet ederek içse susuzluğu gider. En güzeli, «bütün dertlerime şifa olsun, bana feyiz ve nur olsun diye niyet ederek içilmesidir.»
            Vaktiyle Cürhüm kabilesinden Mudad, Mekke'ye düşman saldırınca, kaçarken Kabe'nin bütün hazinelerini Zemzem kuyusuna atmış, kuyunun üstünü de toprak seviyesinde tesviye ederek, belirsiz bir hale getirmişti. Nice yıllar sonra, Rasulüllah Efendimiz'in dedeleri Abdulmuttalib gördüğü bir rü'ya ile Zemzem'i açıp meydana çıkardı, temizledi. İçinden zırhlar, kılıçlar ve altundan geyik heykelleri çıktı. Kuyu temizlenince eskisi gibi bol bol su kaynamağa başladı. Abdulmuttalib'in bu hizmeti çok makbule geçti.
                Ebrehe'nin Kabe'ye Saldırması
            Kabe'nin, Araplar ve kutsiyetini takdir edebilen herkes yanında müstesna bir ehemmiyeti vardı. Kurulduğu zamandan beri uzaktan yakından pek çok insan, O'nu ziyarete gelirdi. Bu sebeple, Mekke şehri, insanların toplandığı, kaynaştığı mühim bir ziyaret yeri, ayrıca mühim bir ticaret merkeziydi. Bunu bir türlü çekemeyen, Yemen'i müstemleke edinmiş olan Habeşistan kralı Ebrehe, San'a'da [2] büyük bir bina yaptırdı ve etrafa haberler göndererek; "Bu insanlar niye gidip Arapların Kabe'sini ziyaret ediyorlar? Buraya gelsinler, benim binamı ziyaret etsinler, hem ben gelenleri burada yedirip içirip, gayet güzel ağırlayacağım" dedi. Onun bu hareketi Araplar'ın, bilhassa Kureyş'in çok ağırına gitti. İçlerinden birkaç kişi Ebrehe'nin binasına geldiler.
            Ebrehe onlara, -kendi mukaddes binalarını bırakarak bana geldiler diye- çok hürmet gösterdi. Yedirdi, içirdi, o gece o binada müsafir etti. Fakat onlar geceleyin kalkıp, binayı kirletip, kırıp döküp gittiler.
            Sabahleyin durumu gören Ebrehe kudurdu. Gidip onların Kabe'sini yıkacağım diye karar verdi. O günün zırhlı vasıtası yerine geçen fillerden kurulu muazzam bir ordu hazırladı. En büyük filinin adı Mamud idi. Kabe'nin görüldüğü Cebel-i Kubeys'e (Kubeys dağına) kadar geldi. Dinlenmek için orada konakladı. Bu esnada, orada otlamakta olan Peygamber Efendimiz'in dedesi Abdulmuttalib'e ait ikiyüz deveye el koydu.
            Bunun üzerine Ebrehe'nin yanına gelen Abdulmuttalib; "Burada otlamakta olan develerimi aşırmışsınız, onları istemeğe, almağa geldim, develerimi verin" dedi.
            Ebrehe; "Demek benden sadece develerini istiyorsun, ben de Kabe hakkında bana ricada bulunacaksın sanmıştım" dedi.
            Bunun üzerine Abdulmuttalib, ona; "Evet, ben develerin sahibiyim, develerimi isterim. Kabe-i Muazzama'ya gelince, O'nun sahibi Hz.Allah'dır. O bilir Kabe'sini korumasını." dedi.
            Bu söz Ebrehe'nin vücudunda büyük bir titreme husule getirdi ve hemen develeri verdi.
            Abdulmuttalib develerini alıp Mekke'ye dönünce Kabe'ye geldi. Beyt-i Şerif-in siyah örtüsüne sarılarak ağladı. Allah'a yalvardı: "Ya Rabbi! Bizim elimizde o azgın Ebrehe'ye karşı koyacak güç yok, Kabe'nin sahibi Sensin, Beyt-i Şerif'ini Sen koru ya Rabbi!" diye dua etti.
            Ebrehe, konakladığı yerden ordusunu kaldırdı. Önde en büyük fil olan Mamud ve develeri Kabe'ye doğru zorluyor, fakat Mamud ve develer yere çöküyorlar, bir türlü o tarafa gitmiyorlardı. Şam, Yemen, Irak cihetlerine döndürülünce hemen yürüyor, Kabe'ye yöneltilince çöküyor, bir adım dahi atmıyorlardı. 
                Ebrehe ve Ordusunun Helakı

               Ebrehe, ordusunu Kabe'ye saldırtmağa zorlarken, Cenab-u Hakk serçeye benzer bölük bölük kuşlar halketti. Onları sürüler halinde Ebrehe'nin ordusu üzerine sevketti. Kuşlar, ayaklarında taşıdıkları, kırmızı çamurdan yapılmış, ateşte pişirilmiş, kime atılacaksa üzerlerinde ismi yazılı, nohut tanesi gibi taşları atı atıverdiler. Bu taşlar, Ebrehe ordusunun hepsinin tepesinden girdi, iç organlarını tahrip ederek, aşağısından çıktı. Hepsi de ölü ölüverdiler. Cenab-u Hakk, Ebrehe'nin ordusunu yenmiş ekin tarlasına döndürüverdi.
            Hadiseyi gören Ebrehe kaçtı, sarayına geldi. Olanları oradaki adamlarına anlattı. Topal bir kuş da onu takibediyordu. O da taşını attı. Ebrehe de orada öldü.
Bu hadise Peygamber Efendimiz'in doğumundan 50 veya 55 gün evvel vaki oldu.
 
Dipnot:
[1] [Kabe duvarına şiirleri asılan Muallekat-ı Seb'a şairleri; İmri-ül Kays, Nabigatü'z Zebyani, Züheyr ibni Ebi Sülma, Tarfetebni'l Abd, Anteretebni Şeddat, Algametebni Abde, Lebid ibni Rebia'dır.]
[2] [San'a, Yemen'de bir şehrin adıdır.]
 
PEYGAMBER EFENDİMİZİN DOĞUMU

            Miladın 571, Rebiülevel ayının 12.gecesi, (Nisan ayının 20.günü) Mekke ufukları ağarırken Peygamber Efendimiz, Hz.Muhammed-ül Mustafa Sallallahü Aleyhi ve Sellem dünyayı şereflendirdi. O'nun doğduğu sabah, alem başka bir alem oldu, cihan nurla doldu. Zira O'nun teşrifleri sıradan bir hadise değildi. Bütün peygamberlerin geleceğini müjdelediği ins-ü cin'in ve melaikei kiramın teşriflerini beklediği bir peygamberdi O.. Bu yüzden, geceler içinde benzeri yoktur. Kainatın en azametli hadisesi bu gece vukua gelmiştir. Bütün alem bu geceyi bekliyordu.
            Peygamber Efendimiz'in babası Abdullah, az zaman önce vefat etmiş olduğundan, annesi Hz.Amine hiç zahmet çekmeden dünyaya getirdiği bu nur topu çocuğu, dedesi Abdulmuttalib'e müjdeleyince, bahtiyar dede torununun doğumuna pek sevindi. Hemen bir ziyafet vererek O'na isim koydu.
            Kureyş uluları; "Bu ziyafete sebep olan çocuğa ne isim koydun?" diye sorduklarında,
            Abdulmuttalib; "Muhammed ismini verdim." dedi.
            Onlar; "Ecdadında olmayan bu ismi vermekten muradın nedir?" diye sorunca,
            Abdulmuttalib; "Umarım ki O'nu yerde halk, ulvilikler aleminde Hakk pek çok övecek" diye cevap verdi. (Zira, Muhammed; «pek çok hamd-ü sena olunmuş kimse» manasına gelmektedir.)
            Peygamber Efendimiz'in doğduğu gece dünyada fevkalade hadiseler oldu. Şöyle ki:
            O devrin en büyük devleti Kisra'nın sarayında, mimarların mühendislerin yıkılmaz diye rapor verdiği ondört sütun çöktü.
            Sava gölü kurudu.
            Mecusilerin uzun müddetten beri sönmeden yakıp tapındıkları ateşgedeleri söndü.
            Müşriklerin Kabe üzerine koymuş oldukları putlar devrilip kırıldı. Onların, haşa, Allah diye tapındıkları putları küp kırığına dönmüştü.
            Bütün bunlar çok mühim bir şeye işaret ve beşaretti. Çünkü, Hak gelmiş, batıl zail olmuştu. Hakkı telkin ve tebliğ edecek olan Kainatın Efendisi, Peygamberler Peygamberi, Fahri alem, Muhammed'ül Mustafa (S.A.V.) doğmuştu.
            Gerçekten ilerde İran'ın saltanatı yıkılacak, Bizans İmparatorluğu dağılacak, putperestlik sönecek, küfrün bataklığı kuruyacaktı.
                Peygamber Efendimiz'in Nesebi
            Peygamber Efendimiz'in nesebi, şirki, küfrü reddeden Hanif dininin yayıcısı Hz.İbrahim'e dayanır. Babası Abdullah Haşimoğullarındandır. Annesi Amine Zühreoğullarından olup, birkaç göbek sonra soyları birleşir. Her ikisi de Mekkelidir.
            İbrahim Aleyhisselam'ın oğlu Hz.İsmail'in evlatları içinde Ben-i Adnan, Adnaniler içinde Ben-i Mudar, Mudariler içinde Kureyş kabilesi diğerlerinden daha büyük bir şerefe sahipti. Hele Kureyş kabilesinin içinden Haşim kolu, çok sayılan ve sevilen bir koldu.
                Haşimi Kolunun Soy Silsilesi
            Haşim'in babası Abdimenaf, O'nun babası Kusayy (Zeyd), O'nun babası Kilab, O'nun babası Mürre, O'nun babası Ka'b, O'nun babası Lüveyy, O'nun babası Galib, O'nun babası Fihr, O'nun babası Malik, O'nun babası Nadr, O'nun babası Kinane, O'nun babası Huzeyme, O'nun babası Müdrike (Amir), O'nun babası İlyas, O'nun babası Mudar, O'nun babası Nizar, O'nun babası Ma'ad, O'nun babası Adnan'dır.
            Bunların içinde ne zaman birinin iki oğlu oldu ise Hz.Muhammed (S.A.V.) en şerefli, en hayırlı olan tarafta bulunurdu. Her asırda O'nun ceddi kim ise, yüzündeki nurdan anlaşılırdı. Çünkü Hz.İsmail'in alnında bir nur vardı, yıldızlar gibi parlardı bu nur. Bu nur ona pederinden kalmıştı. Sonra evlattan evlada intikal ederek Efendimiz'e kadar ulaştı. İşte o nur, Kainatın Efendisi'nin cedlerini açık açık her devirde göstermiş olan nurdur. Peygamberden peygambere geçen nurdur. Bu nur, Adem'le Havva'nın dünyaya indirilmesinden beri intikal edegeliyordu. Bu nurun gerçek sahibi kimdi? Fahri Kainat efendimizdi...
            Hz.Adem'den beri evlattan evlada intikal edegelmiş olan ve nihayet asıl sahibine erişmiş olan nur...
                Peygamber Efendimiz'in Süt Annesi
            Mekkeliler, bilhassa Mekke uluları, yeni doğan çocuklarını daha iyi yetişmeleri için, bir müddet yüksek yerlerde oturan kabile kadınlarından sütanne kiralar, onlara verir, baktırırlar, mukabilinde ücret de verirlerdi. Bu usul o zamanlarda, umumi bir gelenek olduğundan, her sene kabile kadınlarından isteyen, emzirmek büyütmek için, çocuk almağa şehre gelir, alır götürürdü. Yetiştirdikten sonra tekrar geri getirip analarına teslim ederlerdi. Yine bu sebepten şehre sütanneler geldi.
            Ben-i Sad kabilesinden gelen kadınlar, kendilerine çocuk seçmişlerdi. Fakat Hz.Muhammed Mustafa (S.A.V.)'i henüz alan olmamıştı. Birçok kadın, yetim diye, fazla para vermezler diye almağa yanaşmamışdı. Fakat yine Ben-i Sad kabilesinden Haris diye birisinin ailesi olan Halime, başka çocuk da kalmadığından biraz tereddüt içinde O'nu aldı. Fakat sonradan, aldığına çok memnun oldu. Çünkü bu yetim çocuk onlara çok uğurlu gelmişti. Halime O'nu öz evladından çok sevdi. Şeyma adındaki kız evladı da Hz.Muhammed'i pek severdi. Onunla kardeş kardeş oynayıp geçinirlerdi.
            Halime'nin kocası Haris de, ailesine şöyle dedi: "Halime! Bu çocuğun ayağı bize çok uğurlu geldi. O evimize ayak basalı beri davarımızın sütü, sütümüzün yağı çoğaldı. Evimiz bereketlendi, elimiz genişledi. Ben bu çocukta bir başkalık görüyorum."
            Yürümeğe başladığı zaman, annesi Amine Hatun O'nu almak, şehre getirmek istedi. Halime buna şiddetle itiraz etti. "O'nu şehre götürmeyiniz, oraların havası ağırdır, bir müddet daha bizim yanımızda kalsın" dedi.
            Peygamber Efendimiz kırda bu aile yanında beş yıl kadar kaldı. Hz.Peygamberimiz sütannesini çok severdi. Yanına geldiğinde, "anacığım" diyerek karşılar, çok hürmet gösterirdi. Daha sonraları onun kendisine ve ailesine daima yardım etti. Daha üç dört yaşlarında iken, gerek Halime gerekse kocası Haris, Peygamber Efendimiz'de, diğer insanlarda görülmeyen yücelikler ve fevkalade haller görür oldular. Bu hal, onları, "böyle bir kıymeti koruyamazsak..., O'na sonra bir şey olursa..." gibi düşüncelere sevkettiğinden artık annesi Hz.Amine'ye teslim etmeğe karar verdiler ve Mekke'ye götürüp annesine teslim ettiler.
            Artık annesi Amine ile sadık hizmetçileri Ümmü Eymen, O'nun üstüne titriyor, O'nu, esen rüzgardan bile sakınıyorlardı.
            
           MEDiNE ZİYARETİ
           
            Oğlunu uzun zamandan beri görmeyen anne, O'na kavuşunca çok memnun olmuştu. Amine Hatunun Medine'de, Ben-i Neccar'dan akrabaları vardı. Hem onları görmek hem de babasının kabrini oğluna ziyaret ettirmek maksadıyle bir seyahat yaptırdı. Bu ziyaret sırasında Peygamber Efendimiz altı yaşlarında idi. Medine'de dayılarının yanında bir ay müsafir kaldılar. Babasının kabrini ziyaret ettiler. Daha sonra, sadık hizmetçileri Ümmü Eymen ile birlikte Mekke'ye dönmek üzere yola çıktılar.
            Medine'nin 23 mil cenubuna düşen Ebva köyüne kadar gelmişlerdi. O akşam o köyde kaldılar. Fakat anne, şiddetli bir hastalığa yakalanmış, son dakikalarını yaşadığını sezer gibi olmuştu. Baba öksüzü olan ciğerparesini yanıbaşına oturtarak, O'nu şefkat dolu yaşlı gözlerle uzun uzun süzdü.. öptü.. öptü.. parçalanan bağrına basarak, analığın bütün hararet ve şefkatiyle O'nu okşadı. Daha ana karnında iken babasından yetim kalan bu yavrucak şimdi de anneden mi mahrum kalacaktı? Anne bu acıyı hisseder gibi oldu. Bir daha göremeyeceği biricik oğlunun masum yüzüne baka baka şu manada bir beyt söyledi:
            "Her diri ölür, her yeni eskir,
            Her yaşlı göçer, her fani yok olur,
            Ben de öleceğim, fakat buna gam yemem,
            Çünkü dünyaya bir büyük hayırlı varlık bırakıyorum."
            Bu sözlerden sonra yaşlı gözlerini bu fani hayata kapadı. Ümmü Eymen, öksüz yavruyu alarak Mekke'ye döndü. Bundan sonra Hz.Muhammed (S.A.V)'i, dedesi Abdulmuttalib yanına alarak ana ve babadan yetim kalan torununu, iki sene baktı. Vefat edeceğinde amcası Ebu Talib'e emanet etti. 
            PEYGAMBER EFENDİMİZİN ÇOCUKLUK DEVRİ

            Hz.Peygamberimiz'in dedesi Abdulmuttalib, yüz yaşını geçmiş olduğu halde hasta döşeğine düşünce, o zaman sekiz yaşında olan torunu Hz.Muhammed (S.A.V.)'i oğullarından birine teslim etmek üzere bütün oğullarını çağırdı, başına topladı.
            Ebu Leheb'e şöyle dedi: "Sen zenginsin, fakat kalbinde merhamet yok. Çocuk yetim, yüreği zaten yaralı. O'nu sen hoş tutamazsın. Senin sert, kaba muamelenden incinir, üzülür. Onun için çocuğu sana teslim edemem."
            Sonra oğlu Abbas'a döndü: "Sen bu işe layıksın, fakat ailen kalabalık..." dedi.
            Bu esnada Ebu Talib söze karıştı; "Babacığım, gerçi benim servetim az, fakat şefkatim var. Kardeşim Abdullah'ın oğluna bakmağı ben cana minnet bilirim" dedi.
            Abdulmuttalib, küçük torununun da re'yini almağı unutmadı. O'na dönerek; "Amcalarından hangisinin yanında kalmağı arzu ettiğini" sordu.
            Masum çocuk, yerinden fırlayıp Ebu Talib'in boynuna sarıldı. Böylece Ebu Talib'in himayesine girmiş oldu. Bu hadiseden birkaç gün sonra dede, bu fani hayata gözlerini yumdu. Ebu Talib, O'na öksüzlüğünü hissettirmemek için elinden geleni yapıyor ve O'na öz evladı gibi bakıyordu.
            Peygamber Efendimiz 10-12 yaşlarında iken amcası Ebu Talib'in ve Mekke halkının koyunlarını güttü. Kırların temiz havası, O'nun fartı zekasını (üstün zekasını) korudu, geliştirdi. Bir ara kırda çobanlık yaparken kurtların sürüye dalıp koyunlarını kaptığını gördü. Bundan ibret aldı; «Güttüğü koyunları kurda kaptırmamak bir vazife idi. Herkes güttüğü koyundan mes'uldür, emanete riayet olunmalıdır.»
            Peygamber Efendimiz, çobanlık yapmağı hakir görmemiş, bilakis bir Hadis-i Şerifleri'nde; "Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki O, çobanlık yapmış olmasın. Musa peygamber çobanlık yapmıştı, Davut peygamber, keza." buyurmuşlardır.
            Bir defasında koyunlarını arkadaşlarına bırakarak akranları gibi gezmek, eğlenmek için Mekke'ye inmek istemişti. Giderken yolda bir düğüne rastladı. Tam düğünü seyre dalacağı anda kendisine bir uyuklama hali geldi, orada uyuyakaldı. Böylece düğünü seyredemedi. O, küfür ve cahiliyyet adetlerinden zaten hoşlanmazdı, zevk almazdı. O'nu her kötülükten Allah koruyordu ve yetiştiriyordu.
           
 ŞAM SEYAHATİ

            Ebu Talib, zaman zaman ticaret maksadıyle Şam'a ve Yemen'e giderdi. Yeğeninin ısrarlı arzusu üzerine bir defasında O'nu da götürdü. Peygamberimiz daha 12 yaşında idi. Arabistan'ın daima açık ve güneşli olan havasında cereyan eden bu seyahat, O'nun ilk yolculuğu oluyordu. Bu yolculuk, gayet zevkli ve rahat geçti. Bir bulut, devamlı olarak üzerlerinden kervanı takip edip onları güneşin hararetinden gölgeledi. Şam yakınlarında Busra denen yere geldiklerinde konaklamışlardı.
            Mekke cihetinden gelmekte olan bu kervanı, asıl ismi Cercis olan rahip Bahira, inzivaya çekilmiş olduğu manastırından çok uzakta iken görmüş, kervanda bir fevkaladelik sezmişti. Öyle ki; «kervanı daima bir bulut takip ediyor, onu gölgeliyor, kervan durduğunda üzerinde bulut da duruyor, kervan yürüyünce bulut da yürüyor, kervanın geçtiği ve konduğu yer yeşeriyordu.» İncil'de, geleceği müjdelenen Ahirzaman Nebisi'nin, bu kervanda olabileceğini tahmin eden rahip Bahira çok heyecanlandı. Kervan kendisine çok yakın bir yerde, Busra'da kuru bir hurma ağacının altında konaklamıştı. Bahira, bulutun yine orada karar kıldığını ve hurma ağacının yeşillendiğini görünce heyecanı büsbütün arttı. Hemen bir hazırlık yapıp kervanla gelenleri davet etti.
            Ebu Talib, eşyaların başında Peygamber Efendimiz'i bırakarak kervandaki diğer kişilerle davete icabet etti. Fakat bulut, kervanın yüklerinin indirildiği yerden ayrılmıyor, orada duruyordu. Bahira, bundan, davete esas sebep olanın gelmediğini anlayınca Ebu Talib'e; "Başka gelmeyeniniz var galiba, rica ediyorum, O da gelsin" dedi.
            Ebu Talib; "Hepimiz geldik, sadece bir küçük çocuk var, O'nu da eşyaları beklesin diye bıraktık" demişse de, rahip Bahira ısrar etti.
            Gidip alıp getirdiler. İncil'de, Peygamber Efendimiz'in şemailini ve vasıflarını okumuş olan rahip Bahira, Peygamber Efendimiz'i görür görmez hakikatı anladı. Ebu Talib'e dönerek; "Bu çocuk kimin?" diye sordu.
            Ebu Talib; "Benim oğlum." dedi.
            Bahira; "Hayır.. yok.. bunun babasının ismi Abdullah, annesinin ismi Amine olması ve her ikisinin de vefat etmiş, kendisinin yetim bulunması lazım." dedi.
            Ebu Talib; "Evet öyledir." dedi.
            Bu arada rahip Bahira, Peygamber Efendimiz'in gömleğine elini uzatarak; "İzin verir misiniz? Bir noktaya bakacağım." dedi.
            "Buyurun!" deyince,
            Bahira, gayet ta'zimkar bir şekilde, Peygamberimiz'in sırtından gömleğini biraz açtı. Sırtında iki küreği arasında, kuş yumurtası şeklindeki «Nübüvvet Mührü»nü görünce eğilip, hürmet ve saygı ile öptü.
            Rahip Bahira, soracağı suallere doğru cevap vermesi için Peygamberimiz'in önce Lat ve Uzza putlarına yemin etmesini istemişti.
            Peygamber Efendimiz; "Ben onlara yemin etmem, benim en çok nefret ettiğim şey putlardır." dedi.
            "Allah aşkına söyler misin?" deyince;
            "Söylerim" dedi.
            Hususi hallerinden ve hayatının binbir hususiyetinden birçok sualler sordu. Ayrıca, uykuları nasıldır? rü'yaları ne biçimdir? ne yer, ne içer? sevdikleri ve hoşlandıkları nelerdir? Vücudundaki işaretler... vesaire.
            Her suale beklediği cevabı aldı ve son derece memnun oldu.
            Sualler ve cevaplar bitince rahip Bahira, Ebu Talib'e dönerek; "Bu çocuk, son peygamber olacaktır. Şam Yahudileri içinde O'nun evsafını bilen ve alametlerini tanıyan kimseler vardır. Olabilir ki O'na hıyanet ederler. Onların su-i kastinden korkulur. Sen O'nu Şam'a götürme." dedi.
            Bunun üzerine Ebu Talib, Bahira'nın sözünü tuttu. Müşterinin de zuhur etmiş olmasından dolayı, malını Busra'da satarak geri döndü. 

          
                FİCAR HARBİ

            İslamiyet'den önce Araplar arasında ardı arkası kesilmeyen harpler oluyordu. Bunların içerisinde en kanlılarından ve tehlikelilerinden biri de, Ficar Muharebesi idi. «Eşhur-u Hurum» yani hürmet edilmesi gereken mübarek aylarda (Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarında) meydana geldiği için, günah manasına gelen Ficar Harbi ismi verilmiştir.
            Bu harp, Kays kabilesi ile Kureyşliler arasında vuku' bulmuş, başlangıçta harbin talihi Kays kabilesine gülmüşse de, dört sene devam eden bu harbi, neticede Kureyş tarafı kazanarak bir anlaşma yapmışlardı.
            Kureyş haklı ve de Kureyş'in şerefi tehlikede olduğu için çocukluğunda bu muharebeye Peygamber Efendimiz de iştirak etmişlerdi. Ancak amcalarına ok topladı, doğrudan savaşmadı.
PEYGAMBERİMİZİN TİCARET HAYATINA ATILMASI

            Mekkeliler öteden beri ticaretle uğraşırlardı. Ticaretle uğraşmayanlar bir şeye sahip olamazlar, darlık ve geçim sıkıntısından kendilerini kurtaramazlardı. Kureyş'in zengin ve itibarlı ailelerinden olan Hz.Hatice, bazı kimselere sermaye verip onlarla ortaklık yapıyordu. Şam'a gidecek ticaret kervanıyla, O da mal göndermek istiyordu.
            Ebu Talib de ticaretle uğraşanlardandı. Fakat, aile efradının çokluğu, kuraklık ve kıtlık yılları, Ebu Talib'in ticaret ve mali imkanını zayıflatmıştı. Bu arada Peygamber Efendimiz'e; "Artık yetiştin, 25.yaşına bastın. Kendine bir ticari iş seçmen lazım. Kureyş, yakında ticaret maksadıyla Şam taraflarına bir kervan göndermek istiyor. Senin bu kervana katılman için bir yol var. İffet ve servetiyle meşhur muhterem dul kadın, Huveylit kızı Hatice'yi tanırsın. O, her sene Kureyş'den biri vasıtasıyla icabeden yerlere mal göndererek ticaret ettirir ve adamına hisse verir. Bu işe bu defa sen istekli çıkarsın. Senin temizliğin, doğruluğun ve ahlakın herkesce bilindiği için, umarım ki seni hemen kabul eder ve başkalarına tercih eder" demişti.
            Arada ne oldu ise oldu. Olacak olan zuhura geldi. Yüksek ahlaklı, ulvi karakterli kadın, Peygamberimiz'in muradını yerine getirdi. Kendisine birini göndererek, şu teklifte bulundu: "Kureyş kervanına katılıp Şam taraflarına ticaret için gidebileceğini tahmin ediyorum. Eğer razı olup malımın başında bulunmağı kabul ederse, kendisine, başkalarına verdiğim ticaret payının iki mislini veririm."
            Hz.Peygamberimiz, vaki teklifi, amcası Ebu Talib'e haber verdi. Ebu Talib'in memnuniyeti büyüktü. Heyecanla mukabele etti; "Bu, Allah'ın sana ihsan ettiği bir rızıktır. Daha güzeli olmaz. Hemen kabul et." dedi.
            Anlaştılar. Hz.Hatice kölesi Meysere'yi de Peygamber Efendimiz'in emrine verdi ve şu tembihte bulundu: "Sana ne emrederse, hemen itaat edeceksin. Hiçbir re'yine aykırı iş görmeyeceksin. Bir dediğini iki etmeyeceksin."
            Kervan yola çıktı. Rahip Bahira'nın ibadethanesinin önüne kadar geldiler. Ancak Bahira ölmüş, yerini Nastura isimli bir rahip almıştı. Bu da iyi bir adamdı. Kervanın yanına geldi. Meysere'yi daha önceden tanıyordu. Biraz konuştuktan sonra rahip Nastura, Meysere'ye dönerek; "Bu zat, Ahirzaman Peygamberi olacaktır. Sakın Şam'a gitmeyiniz. Oradaki Yahudiler sizi tanırlarsa muhakkak size zarar verirler. Ben O'nun getireceği dine ve kendisine şimdiden iman ediyorum. Ne olur! Şam'a gitmeyiniz. Alışverişinizi burada yapınız." dedi.
            Alıcı da zuhur ettiğinden mallarını Busra pazarınde çok karlı bir şekilde satıp üç ay süren bir yolculuktan sonra Mekke'ye geri döndüler.
            Hz.Hatice birkaç kadınla konağının damından kervanın gelişini gözetleyip dururken, bir aralık, devesi üzerinde Peygamberimiz'i iki meleğin gölgelediğini hayretle görmüş ve bunu yanındaki kadınlara da göstermişti.
            Öğle vakti, Hz.Peygamberimiz Mekke'ye girdi. Şam'dan getirdiği malları Hz.Hatice'ye teslim etti. Hz.Hatice, onları çok iyi bir karla hemen sattı.
 
            PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN EVLENMESİ

            Hz.Hatice bir ruya görmüştü. Bunu, eski din üzerine ibadetini yapan Allah'ın sevgili kullarından biri olan amcası Varaka bin Nevfel'e anlattı. Varaka, Tevrat ve İncil'i okumuş, bu kitaplardan Ahirzaman Peygamberi'nin geleceğini öğrenmiş bulunuyordu. O'na ru'yasını; "Sen, Ahirzaman Peygamberi ile evleneceksin, O'nun zevcesi olacaksın." diye tabir etti.
            Peygamber Efendimiz 25, Hz.Hatice 40 yaşlarında iken, iki taraftan da vasıtalar zuhur etti ve nihayet beklenen karar verildi. Nikah, adet üzerine Hz.Hatice'nin evinde akdolundu. Hz.Hatice'nin vekili amcazadesi Varaka bin Nevfel, Peygamber Efendimiz'in vekili amcası Ebu Talib'di.
            Ebu Talib, ayağa kalkarak şu sözleri söyledi: "Şükür Allah'a ki bizleri İbrahim'in zürriyetinden ve İsmail'in neslinden, Maad'ın madeninden ve Mudar'ın aslından yarattı. Bizi Beyt-i Mükerremi'nin bekçisi, Harem-i Şerif'in hizmetçisi yaptı. Bundan dolayı insanların hakim ve reisi yaptı. Şimdi de, çok mutlu bir anı yaşamak üzere buraya gelmiş bulunuyoruz. Kardeşimin oğlu Muhammed bin Abdullah ki, O'nunla Kureyşten hiçbir genç tartılamaz, ölçülemez. Çünkü O, haseb ve nesebce, akıl ve faziletçe hepsinden üstün gelir. Gerçi malı azdır, fakat mal dediğin nedir ki? Geçici bir gölge, bir perde, alınır verilir, iğreti bir şey. Bundan sonra O'nun şanı pek büyük olacaktır."
            Bundan sonra, Varaka söz alarak ayağa kalkıp şöyle konuştu: "Allah'a şükür ki, bizi bildirdiğin gibi yarattı. Kimse sizin fazlınızı inkar, hayır ve şerefinizi görmemezlik etmez. Biz de sizinle yakınlık kurmağa istekliyiz. Ey cemaat! Şahit olun, ben Muhammed bin Abdullah'ı Hatice binti Huveylid'e nikah ettim." Kureyş'in uluları bu nikahın akdine şahit oldular, düğün yapıldı. Develer kesildi, davetlilere mükellef bir ziyafet verildi.
                Peygamber Efendimiz'in Evlatları
            Peygamberimiz'in üçü erkek, dördü kız olmak üzere yedi evladı dünyaya gelmiştir. Erkek çocukları; Kasım, Abdullah ve İbrahim'dir. (Abdullah, Tayyip ve Tahir diye de anılır.) Kız evlatları; Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatımatü'z-Zehra'dır. Hz.İbrahim'den başka bütün çocukları Hz.Hatice'den doğmuştur.
            Peygamber Efendimiz'in dünyaya ilk gelen çocuğu Kasım'dır. Bundan dolayı Peygamber Efendimiz, Ebu'l-Kasım diye künyelenmiş ve Ebu'l-Kasım diye anılmıştır. Kasım ile Abdullah küçük yaşta vefat ettiler. Kızlarının hepsi büyüdü ve onları kendisi bizzat evlendirdi. En büyük kızı Zeyneb'i Ebu'l-As ile evlendirdi. Rukiyye ve Ümmü Gülsüm'ü amcası olan Ebu Leheb'in oğullarından Utbe ile Uteybe'ye vermişti. İslamiyetten sonra Ebu Leheb ve karısı onları oğullarından boşattılar. Daha sonra, Peygamberimiz Rukiyye'yi Hz.Osman'a nikahladı. O vefat edince Ümmü Gülsüm'ü nikahladı. Bundan dolayı Hz.Osman'a iki nur sahibi manasına gelen «Zinnureyn» denmiştir.
            En küçük kızı ki, hakkında Seyyidetü'n-Nisa (hanımların en hanımefendisi) buyrulan Hz.Fatımatü'z-Zehra'yı da Hz.Ali ile evlendirdi. Peygamberimiz'in mübarek nesli, Ehli Beyt, O'nun soyundan gelmektedir. Hz.Fatıma'dan başka bütün evlatları Peygamber Efendimiz'den önce vefat ettiler. «Rıdvanullahi Teala Aleyhim Ecmaiyn».
                Kabe'nin Tamirinde Peygamberimiz'in Hakemliği
            Hz.İbrahim, oğlu Hz.İsmail ile birlikte yaptığı Kabe'nin, yüzyıllardan beri devamlı yağmur ve sel sularına karşı koyan duvarları iyice yıpranmış, yıkılmağa yüz tutmuştu. Bir kadının sıçrattığı bir kıvılcım yüzünden Kabe örtüsü ve kapısı yanmıştı. O sıralarda, Kabe'nin içindeki kuyuda saklı bulunan, inci ve değişik mücevherlerle süslü altın geyik heykelleri hırsızlar tarafından çalınmıştı.
            Kureyşliler, şüphe üzerine Huzza kabilesinden Melih bin Ömeroğullarının azatlı kölesi Düveyk'in, evinde yaptıkları aramada, çalınan heykelleri ele geçirdiler. Ceza olarak da, Düveyk'in elini kestiler ve Kabe'yi yeniden yapmağa, onarmağa karar verdiler. Habeş'de, Farslıların yaptıkları kiliseyi, Rum hükümdarının mimar Bakum'un imar ve nezaretinde yeniden yaptırmak istemesi üzerine, Mısır'dan yola çıkarılan inşaat malzemesi yüklü vapur, Cidde sahiline çarparak parçalanmıştı. Geminin malzeme ve parçalarını sahiplerinden satınalarak, mimar Bakum'la da anlaşıp Mekke'ye getirdiler. Hep beraber Kabe'yi yıkıp, yeniden yapmağa başladılar.
            Sıra mübarek Hacer-ül Esved taşını yerine koymağa gelince, Kureyş kabileleri arasında sert bir tartışma ve çekişme başladı. Kabile reisleri, kendilerinin daha asil, köklü ve şerefli kabile olduklarını, binaenaleyh, bu mübarek taşı yerine koyma hakkının kendilerine ait olacağını iddia ediyor, çok hassasiyet gösteriyorlardı. Bir kısım kabile reisleri de, mübarek Hacer-ül Esved taşını yerine koyma mevzuunda çıkan ihtilaf üzerine, ellerini kan çanağına batırarak bu taşı kendilerinin koymaları için yemin etmişti. Artık kılıçlar çekilecek insanlar birbirini öldürecek, harp edilecek bir hava esmeğe başlamıştı. (Cahiliyet devrinde, Araplar bir mes'elenin üzerinde çok ciddiyetle hassasiyet gösterip hayat memat meselesi yaptılar mı, kabile reisleri ellerini içinde kan olan bir çanağa batırır, ellerini kana bular, yemin ederlerdi. Dedikleri olmazsa, kılıçlar çekilir, adamlar öldürülür, harp ederlerdi. Ondan sonra, galip gelenin dediği olurdu.)
            Bu arada, Ebu Ümeyye şöyle bir teklifte bulundu: "Sabahleyin Safa kapısından ilk gelen zat, bu işte hakem olsun". Bu teklifi yerinde buldular ve kabul ettiler.
            Sabah Safa kapısından ilk girenin Hz.Muhammed (S.A.V) olduğu görüldü. O'nu görünce herkes sevindi. Çünkü O, aralarında doğruluğun, dürüstlüğün, sadakatın, hak ve adaletin mücessem bir timsali idi. Herkes, O'nda gördükleri doğruluktan, dürüstlükten, mekarimi ahlaktan dolayı O'na; «Muhammed-ül Emin, (sadık Muhammed, doğru Muhammed (S.A.V.)» derlerdi. O'na durumu anlattılar. "Seni hakem kabul ettik ya Ebe'l-Kasım" dediler.
            Allah'ın sevgilisi gülümsedi, "Haydin bana bir elbise, bir örtü getirin" dedi.
            Örtü geldi. Onu yaydı, serdi. Hacer-ül Esved'i örtünün üzerine koydu. Her kabileden birer temsilci seçmelerini istedi. Seçtiler. Onlara, örtünün kenarlarından tutarak hep beraber yerine konmak üzere kaldırmalarını buyurdu. Kaldırdılar. Sonra da elleriyle Hacer'ül Esved'i örtünün içinden alıp yerine koydular.
            Böylece, büyük bir ihtilafın önlenmiş olmasından, herkes memnun, herkes saadet ve itmi'nan içinde kaldı. Peygamber Efendimiz'in bu tatbikatı herkes tarafından son derece taktirle karşılandı.
            Peygamber Efendimiz'in Kabe'nin bu tamirinde Kureyş'le birlikte çalıştığı, hatta bu yüzden omuzları taş taşıyarak yara olduğu, tarihin rivayetleri arasındadır. Kabe'nin bu tamiri sırasında, şöyle mühim bir hadise vuku bulmuştu:
            Peygamber Efendimiz, amcası Abbas ile birlikte taş taşırken, Hz.Abbas O'na, ihramını çözerek omuzuna koymasını, bu suretle omuzunun incinmemesini söyledi. Peygamber Efendimiz de ihramını toplayarak omuzuna koymuştu. Vücudu açılınca birdenbire yere düşerek kendinden geçti. Bu halden ayılınca derhal ihramını almış ve bütün vücudunu örtmüştü. Sonra Ebu Talib bu işe merak etmiş ve hadiseyi kendisinden sormuştu. Hz. Muhammed (S.A.V) şu cevabı vermişti: "İhramımı toplayıp omuzuma koyduğum zaman vücudum açılınca şöyle bir ses duydum: «Ya Muhammed! (S.A.V.) azanı setret. Sen Peygamber olacaksın, sana yakışmaz.»"
            Peygamber Efendimiz'in gaipten duyduğu ilk ses bu idi. O sırada Peygamberimiz otuzbeş yaşlarında idi.
            Putperestliğin Yıkılmasına Doğru
            Araplar, Hz.İbrahim'in yaydığı Hanif dinini, Tevhid dinini unutmuşlar, putlara, heykellere tapmağa başlamışlar ve mübarek Kabe'nin içine ve üstüne putlar doldurmuşlardı. Burada toplanırlar, yerler, içerler, eğlenirler, şiirler söylerler, ticaretten bahsederlerdi. Aralarında kan davaları eksik olmazdı. Sadece Eşhur-u Hurum'da (Muharrem, Recep, Zilkade, Zilhicce aylarında) harp etmezler, keyiflerine bakarlar, sair aylarda kıtal, cidal eksik olmazdı.
            Araplar içinde bazıları da vardı; putları terketmiş, onlara kıymet vermez ve onları sevmezdi ki bunlar arasında Ebu Bekr'ini's-Sıddık, Varaka bin Nevfel, Kus bin Saide, Ubeydullah bin Cahş, Osman bin Huveyriş vardı.
            Varaka bin Nevfel, Tevrat ve İncil'i okurdu. Kus bin Saide son peygamberin geleceği vaktin yaklaştığını haber verenlerdendi. Fesahat ve belağatı ile pek meşhur bir hatip olan Kus bin Saide'nin, Su'k-u Ukaz'da (Arapların her sene kurulan en büyük ve en kalabalık panayırı olan, Ukaz panayırında) bir kızıl deve üzerinde irad ettiği meşhur hutbesini, Peygamber Efendimiz de gençliğinde dinlemiş ve o kadar beğenmişti ki uzaktan da olsa uzun uzun onu seyretmişti. O zamanlar kendisine henüz Nübüvvet gelmemişti.
            Kus bin Saide'nin okuduğu, o çok manalı, veciz hutbenin metni şu idi:
            "Ey İnsanlar!.. geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür, ölen çeker gider. Olacak olur. Yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar, anaların babaların yerini tutar, sonra hepsi mahvolup gider. Vukuatın ardı kesilmez, hemen hepsi birbirini takip eder. Kulaklarınızı açınız, dikkat ediniz. Gökte haber var, yerde ibret alacak şeyler var. Yeryüzü geniş bir döşeme, gökyüzü ise bir yüksek tavandır. Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez, acaba gittikleri yerlerden memnun kaldıkları için mi gelmiyorlar, yoksa orada bırakıldıkları için uykuya mı dalıyorlar. Yemin ederim; Allah'ın indinde bir din vardır ki şimdi bulunduğunuz dinden daha doğrudur ve daha sevimlidir. Allah'ın gelecek bir peygamberi vardır ki gelmesi pek yakın oldu, gölgesi başımızın üstündedir. O'na iman eden kimseye ne mutludur, O'na isyan ve muhalefet eden kimseye de yazıklar olsun... Yazıklar olsun ömürleri gaflet içinde geçen kimselere.
            Ey cemaat-i iyad!.. Hani ecdadımız ve babalarımız?, Hani taştan saraylar yapan A'd ve Semud kavimleri?, Hani dünya malına güvenerek kavmine; "Ben sizin rabbinizim" diyen Firavun ve Nemrud? Onlar size nisbetle daha zengin ve kuvvet bakımından da sizden daha kuvvetli değiller mi idi? Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti dağıttı, kemikleri ile çürüyüp dağıldı. Evleri yıkılıp ıssız kaldı. Yerlerini yurtlarını şimdi köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflet etmeyin, onların yolunda gitmeyin. Her şey fanidir, baki ancak Allah'dır ki birdir, şeriki ve naziri yoktur. İbadet edilecek ancak O'dur. Doğmamış ve doğurulmamıştır. Evvel gelip geçenlerde ibret alınacak çok şeyler vardır. Ölüm ırmağının girecek yerleri vardır ama çıkacak yerleri yoktur. Büyük küçük hep göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Anladım ki herkese olan şey bana da olacaktır."
            Su'k-u Ukaz'da bu alametleri sayan şahsın söylediklerinin aynen tecelli ettiğini düşündükçe, insanların arasında bazı kimselerin küçümsenmemesini de idrak etmek gerek.
 
İLK VAHİY VE RİSALETİN BAŞLAMASI

            Peygamber Efendimiz, 38 yaşında iken, bir takım ışıklar, pırıltılar görmüş, sesler duymuş, fakat bunların neler olduğunu ilk anda anlayamamıştı.
            Peygamber Efendimiz, 39 yaşında iken, olduğu gibi çıkan sadık ruyalar görmeğe başladı. Gündüz cereyan edecek hadiseler, uyku ile uyanıklık arasında gösteriliyor, Peygamberliğe alıştırılıyordu. Bu hal, altı ay devam etti.
            Bundan sonra, kendisinde; şehirlerden, insanlardan, evlerden uzaklaşmak, Mekke'nin dağ aralarındaki kuytulara çekilmek, vadilerin derinliklerine dalmak arzusu uyandı. Mübarek aylarda, zaman zaman Mekke'ye üç mil uzaklıkta bulunan Hıra dağına, diğer adıyla Nur dağındaki mağaraya çekilir, orada Melekut-ü İlahiyyenin vüs'at ve azametini tefekkürle meşgul olurdu. Öyle ki, «Hıra dağı, artık Kainatın Efendisi'ne ibadet ve istiğrak sediri olmuştu.»
            Hıra dağında bulunduğu sıralar, kendisine, ya melek görünür, ya da nidalar gelirdi.
            Miladın 610.yılının mübarek Ramazan-ı Şerif ayının 17.pazartesi gününe gelinmişti ki, Allah'ın Rasulü yine Hıra dağındaki mağarada idi. Bir gece evvel, ruyalarında; muazzam bir şekil, bir heybet, bir suret, bir eda, bir ışık ve bir renk görmüşlerdi. Bu; «kendisine sır tevdi edilen ve kendisinden, ruhun batıni mahiyeti öğrenilen, mahrem ve emin kimse» manasına, «Namus-ul Ekber» sıfatlı, «Cebrail» idi.
            Cebrail (A.S.), Peygamberimiz mağarada mürakabe ve ibadetin en derin anında iken, Allah'ın sevgilisine dünya ve madde perdesinde görünüverdi. "Ikra', (oku!..)" diyerek Allah'ın (CC) emriyle ilk vahyi getirmiş oluyordu.
            Kainatın Efendisi okuma bilmiyordu, ümmi yaşamıştı. "Ma ene bi-ka'riin (ben okumağı beceremiyorum)" dedi. Cenab-u Hakk'ın hikmeti icabı Peygamber Efendimiz o ana kadar hiç ilmi tedrisat görmemişti. Zira Rabbimiz O'nun talim ve terbiyesini bizzat kendisi üzerine almıştı.
            Cebrail (A.S.), üç kere aynı emri tekrarladı ve aynı cevabı aldıktan sonra, Peygamber Efendimiz'in mübarek göğsünü, hafifçe üç defa sıktı ve Allah'ın ismiyle okumasını istedi. Böylece, acib kudret sahibi olan Cibril tarafından O'na, manevi bir ameliyat tatbik edildi.
            Aslında Kur'an-ı Kerim'in bir nüshası Levh-i Mahfuz'da bir nüshası da Fahri Kainat'ın kalbinde yazılı idi. Cibril tarafından tatbik edilen bu ameliyat ile, Fahri Kainat'ın kalbi üzerinden perde yırtılmış, kaldırılmış ve birden okur oluvermişti. Böylece, en büyük bir mucize zuhur etmişti.
            İşte ilk vahiy... O zaman melek, maveradan (gaipten) gelen seslerin en tatlı ahengiyle;
            "Ikra', bismi-Rabbikellezi Halak, ...
             (Seni yoktan vareden, anen fe anen terbiye edip büyüten Rabbi'nin ismiyle oku!. O, çok kerim olan Rabbinin hakkı için ki O, kalemle ta'lim etti, insana bilmediklerini öğretti...)"
             (Alak suresinin başında bulunan, bu ayet-i kerimeler ilk gelen vahiy idi.)
            Rasulüllah Efendimiz bunları, Cebrail'in sesini takip ederek aynen belledi ve okudu. Ayetin, Allah Rasulü tarafından kelimesi kelimesine tekrarına kadar bekleyen melek, Allah Kelamı'nın, Allah Rasulü'nün diline ve kalbine yerleştiğini görür görmez, birden kayboluverdi. Bu hal, bir kurşunun ciğeri delip geçmesi kadar sürdü. Kurşun ciğerden çıkıp gider gitmez, te'siri başlamıştı.
            Peygamberimiz, kendisine vahyolunan ayetleri telakki ettikten sonra, yüreği titreyerek, heyacanlı bir hal içinde evine döndü. Hz.Hatice'nin yanına geldi. Hz.Hatice kendisini karşıladı ve "Anam babam sana feda olsun! Ben senin yüzünde, hiç şimdiye kadar görmediğim bir nur görüyor, Sende şimdiye kadar hiç duymadığım bir koku duyuyorum" dedi.
            Peygamber Efendimiz; "Beni örtün,.. beni örtün.." dedi.
            Hz.Hatice, O'nu örttü. Ürpermesi geçinceye kadar sarındı, örtündü.
            Kısa zaman sonra bu durum değişti. Allah Rasulü kendine gelip kalkınca, hadiseyi, olduğu gibi Hz.Hatice'ye anlattı. Vahy olunan ayeti O'na okudu. Hz.Hatice de heyecanlanmakla beraber, O'nu teselli etti; "Hiçbir korku ve kaygıya sebep yok, boşuna üzülüyorsun, Allah, senin gibi bir kuluna kötülük eriştirmez. Zira sen, akrabalık haklarına riayet ediyorsun. Sözünde doğrusun. Güçlüklere dayanırsın. Müsafirleri ağırlarsın. Felakete uğrayanların yardımına koşarsın. Herkes nazarında sen Muhammed-ül Eminsin, böyle olan kulunu Allah yalnız bırakmaz." dedi.
            Hz.Hatice, elbisesini giyindi. Rasulüllah'ı yanına alarak birlikte amcazadesi Varaka bin Nevfel'e gittiler. Bu fevkalade hali Varaka'ya anlattılar. Varaka, çok sevindi. "Kuddusün! kuddusün! Eğer hal, anlattığın gibi ise, O'na gelen; Hz.Musa'ya gelen Namus-u Ekber'dir, yani büyük melekdir. Ah!.. ne olurdu.. halkı, yeni dine davet edeceğin günlerde genç olsaydım.., kavmin, seni yurdundan çıkaracakları zaman sana yardım etseydim." dedi.
            Peygamber Efendimiz; "Onlar beni yurdumdan da mı çıkaracaklar?" diye sordu.
            Varaka; "Evet. Çünkü, senin gibi bir şeyi getirmiş, vahiy tebliğ etmiş de düşmanlığa uğramamış hiçbir peygamber yoktur. Eğer Senin davet günlerine erişirsem, sana, bütün gücümle yardım ederim ya Muhammed..." dedi. 
İLK MÜSLÜMANLAR  
            Hz.Peygamberimiz peygamberliğini ilk önce, en güvendiği insanlara açtı. Kendisini bu yolda, herkesten önce tasdik ederek iman ve hidayet ile müşerref olan ilk müslümanlar;
            Kadınlardan Hz.Hatice
            Hür erkeklerden Hz.Ebu Bekir
            Çocuklardan Hz.Ali
            Azatlı kölelerden Zeyd ibn-i Haris
            Kölelerden Bilal-i Habeşi oldu.

            Hz.Ebu Bekr'in himmet ve gayreti ile, Hz.Osman, Zübeyr ibn-i Avvam, Abdurrahman ibn-i Avf, Sa'd ibn-i Ebi Vakkas, Talha ibn-i Ubeydullah Müslüman oldular ve Peygamberimiz ile birlikte namaz kıldılar. Bunlar, Müslümanlığı kabulde, namaz kılmakta, Peygamber Efendimiz'i ve O'na Allah'dan geleni tasdikte herkesi geçtiler.
                Hz.Hatice (R.Anha) Validemizin Müslüman Oluşu
            Peygamber Efendimiz'in bütün harekatını dakikası dakikasına takip eden ve dünyanın en zeki hanımı olan Hz.Haticet-ül Kübra zaten kendisine büyük teselli kaynağı idi. Gerek Meysere'nin Şam seyahatinde görerek kendisine anlattığı ve gerekse büyük alim amcazadesi Vataka bin Nevfel'in beyanatı ve gerekse o zamanın en meşhur rahibi bulunan Addas'ın izahatı ile tam bir ma'lumat elde etmişti. Cibril-i Emin hakkında ma'lumatı vardı. Ayet-i kerime'ler nazil olur olmaz ve davet emrini ifade eden ayetleri duyunca herkesten evvel Haticet-ül Kübra validemiz iman etmiş, en ufak bir tereddüt göstermemiştir. Dünyanın hiçbir hanımına nasip olmayan bu büyük şerefi kazanmak bahtiyarlığına nail olmuştur.
            Hz.Hatice validemize Cebrail (AS)'ın öğrettiği gibi abdest almasını öğretti. Sonra Peygamber Efendimiz imam oldu, birlikte iki rekat namaz kıldılar.
                Hz.Ebu Bekir (R.A)'ın Müslüman Oluşu
            Ebu Bekir, Kureyş'in zengin, itibarlı ve sözü en çok geçen kimselerinden biri idi. Peygamberimiz ile önceden de samimi dostlukları vardı. Peygamberimiz'i arayan, O'nu, Hz.Ebu Bekr'in dükkanında bulurdu.
            O diğer insanlar gibi putlara tapmaz, doğduğu günden beri onlara buğz eder, diğer insanların da tapmamasını isterdi. Ne yazık ki insanlar, putlara taparak onlardan yardım isterlerdi. Aslında putlara onlar da inanmazlardı. Amma yine de onlara taparlardı. Uzun çöl yürüyüşlerinde, geceleyin tatlı hamurdan yapmış oldukları putlara, ilk önce tapınır, dua eder, sonra da gülerek tapındıkları putları yerlerdi.
            Hz.Ebu Bekir (R.A.) bunların hepsini biliyordu. Bunun için kendisi hiç puta tapmamıştı. Sadece bir Allah'ın var olduğuna inanmış, fakat O'na delalet edecek birini bulamadığı için, sükut ederek susmağı uygun bulmuştu. Peygamber Efendimiz'e risalet gelince, hiç tereddüt etmeden, hemen hak dini kabul edip, müslüman oldu. Sonra da etrafındakileri bu Yüce Dine sokmağa başladı. Amma birden herkese söylemiyor, sadece güvendiği kimselere müslüman olmalarını söylüyordu.
               
            Hz.Ali (R.A.)'ın Müslüman Oluşu
            Hz.Ali, Peygamberimiz'in amcası Ebu Talib'in oğludur. Ebu Talib'in aile efradı çok kalabalık olduğundan Hz.Ali'yi Peygamberimiz yanına almıştı. Hz.Ali, o zaman henüz beş yaşında bir çocuktu.
            Bu küçük yaştan itibaren Ahirzaman Peygamberi'nin terbiyesi altında yetişen Hz.Ali, Rasulüllah Efendimiz'e peygamberlik verildikten sonra bir ara Hz. Peygamberimiz'in Hz.Hatice ile birlikte namaz kıldıklarını görünce; "Ya Muhammed! Bu ne?" dedi.
            Peygamber Efendimiz de; "Ya Ali! Bu, Allah'ın seçtiği, beğendiği dinidir. Ben seni, bir olan Allah'a inanmağa davet eder, insana ne faydası ne de zararı dokunmayacak olan Lat ve Uzza'ya bağlanmaktan tahzir ederim." dedi.
            Hz.Ali; "Ben, bu dini bugüne kadar hiç işitmedim. Babama bu hususta bir danışayım." dedi.
            Peygamber Efendimiz, peygamberliğini daha açıklamadan önce bunun yapılmasını hoş görmediğinden; "Ya Ali!..Eğer sana söylediğimi yaparsan yap, yapmayacak olursan, gördüğünü gizli tut, kimseye söyleme." dedi.
            O gece geçti. Sabahleyin, Hz.Ali, Peygamber Efendimiz'in yanına geldi ve "Bana söylediğin şeyi tekrarlar mısın." dedi.
            Hz.Peygamberimiz sözlerini tekrarlayınca, Hz.Ali Müslüman oldu ve Müslümanlığını babası Ebu Talib'den korkarak gizli tuttu. Hz.Ali Müslüman olduğu zaman takriben on yaşlarında idi.
            Hz.Ebu Bekir müslüman olunca hemen çok sevdiği arkadaşlarına gitti. Onları da müslüman olmaları için ikna etti. Eshabı Kiram'ın (R. anhüm) ileri gelenlerinden Osman bin Affan, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvam, Abdurrahman bin Avf. Sa'd bin Ebi Vakkas gibi kavminin ileri gelen yüksek şahsiyetleri bunların belli başlılarıdır. İlk müslüman olan bu zatlara sabikun-u evvelin denir. 
            İSLAMA AÇIK DAVET

            Peygamber Efendimiz, ilk önce halkı İslam dinine gizlice davete ve putlardan ayırmağa başladı. Kendisine, daha ziyade gençlerle halkın zayıf ve daha fakir olanları iman etti. Zaten ilk emir, onların ibadetlerini gizli olarak yapması idi. Çünkü kendilerine iman etmeyenlerden bir zarar gelebilirdi. Hatta, namazda Kur'an-ı Kerim açık açık okunmazdı. Herkes okuduğu şeyi gizli olarak okurdu. Bu hal üç yıl böyle devam etti.
            Bu zaman içinde İslamiyet'i kabul edenlerin sayısı kırka yükseldi. Artık, İslamiyet'in tamamıyla meydana çıkarılması, cemiyet meydanında bayraklaştırılması, İslama açıktan davet zamanı gelmişti. Peygamber Efendimiz, aleni tebliğatta bulunmakla emrolundu. Şu Ayet-i Kerimeler nazil oldu:
            "Ve enzir aşiretekel akrabiyn... (Yakın akrabalarını inzar et. Cenneti, cehennemi, ahkam-ı Rabbaniyyeyi tebliğ etmek suretiyle korkut. Hakk'a davet edip uyar. Mü'minlere, Sana tabi olanlara rahmet ve himaye kanatlarını aç, indir. Şayet, sana asi olup karşı dururlarsa, onlara; «Ben sizin işlediklerinizden tamamiyle uzağım» de.)" (Sure-i Şuara, ayet 214-216).
            "Fesdağ bima tü'mer.. (Sana emrolunanı açıktan açığa beyan et, müşriklerden yüz çevir.)" (Sure-i Hıcır, ayet 94).
            Bu ayetler nazil olunca, ilk iş olarak da, o ana kadar gizli okunan Kur'an açıkça ve yüksek sesle okunmağa, İslama davet de açık açık yapılmağa başlandı.
                Akrabalarına İlk Davet ve Bir Mucize
            Peygamber Efendimiz, Hz.Ali'yi çağırarak; "Bize bir kişilik et yemeği yap ve bir kap da süt doldur. Sonra Abdulmuttaliboğullarını bana çağır. Onlarla konuşacağım, emrolunduğum şeyi onlara ulaştıracağım" dedi.
            Hz.Ali, yemeği yaptıktan sonra Abdulmuttaliboğullarını Ebu Talib'in evine çağırdı. Davetliler; Peygamber Efendimizin, amcaları Ebu Talib, Abbas, Hamza, Ebu Leheb ve Abdimenafoğullarından bazıları olmak üzere, ikisi kadın kırkbeş kişi idiler.
            Peygamber Efendimiz, bir insanın tek başına yiyebileceği eti parçaladı, davetlilere; "Bismillah! Buyurun!" dedi.
            Hepsi ondan doyasıya yediler. Her birisinin ancak ellerinin uzandığı yerlerden, azıcık bir kısmının eksildiğini gördüler. Sonra bir insanın yalınız başına içebileceği kadar bir kaptaki sütü içmeğe başladılar. Her birisi ondan da kanasıya içtiler. Etin ve sütün kalanları, sanki hiç el dokunulmamış, yenilmemiş, içilmemiş gibi idi.
            Peygamber Efendimiz, sırasını getirerek, onları Allah'a iman ve ibadete davete başlamıştı ki Ebu Lehep hemen ortaya atıldı ve (ibret alması gereken yemek mucizesinden hiçbir ibret ve intibah almadığı gibi); "Biz bu günkü gibi bir sihir görmedik" diyerek, ilahi tebliğe karşı çıktı, Cemaatı dağıttı.
                Akrabalarına İkinci Davet
            İlk davette, Ebu Leheb'in çirkin sözleri ve davranışı Allah Rasulü'nün çok ağırına gitti. Günlerce bekledi. Sonra Cebrail (A.S.) gelip, «Allah'ın emrini daha fazla geciktirmeden yerine getirmesi gerektiğini» Peygamber Efendimiz'e tebliğ etti ve kendisini cesaretlendirdi.
            Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Hz.Ali'yi çağırdı; "Ey Ali! Şu adam, senin de işittiğin gibi, sözleri ile önüme geçti ve mani oldu. Ben onlarla konuşamadan dağıldılar. Sen önce yaptığın gibi yine bize yemek yap. Sonra onları bana topla." dedi.
            Bu ikinci toplantıda da yenilip içildikten sonra Allah Rasulü; "Hamd Allah'a yaraşır ki Ben O'na hamd ederim. Yardımı da ondan dilerim. O'na inanır, O'na dayanırım. Şüphesiz bilir ve bildiririm ki Allah'dan başka ilah yoktur. O birdir, O'nun eşi ve ortağı yoktur. Her halde, otlak aramağa gönderilen bir kimse gelip ailesine yalan söylemez. Vallahi Ben, kimseye yalan söylemem, bütün insanlara yalan söylemiş olsam dahi yine size karşı yalan söylemem. Bütün insanları aldatmış olsam yine sizi aldatmam. Sizi davet ettiğim Allah, öyle bir Allah'dır ki ondan başka ilah yoktur. Ben de O Allah'ın hassaten size, umumi olarak da bütün insanlara gönderdiği Peygamberim. Vallahi siz, uykuya daldığınız gibi, öleceksiniz. Uykudan uyandığınız gibi diriltilecek ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. İyiliklerinizin karşılığında iyilik, kötülüklerinizin karşılığında da ceza göreceksiniz. Bunlar ya temelli cennette kalmak ya da temelli cehennemde kalmaktır. İnsanlardan ahiret azabıyla ilk korkuttuğum kimseler sizlersiniz." dedi.
            Bu sözler üzerine Ebu Leheb'den başkası, hepsi yumuşak ve müsait sözler söylediler.
            İki Şeye Davet ve Hz.Ali'nin Mukabelesi
            Peygamber Efendimiz; "Ey Abdülmuttaliboğulları! Vallahi, Araplar içinde, benim size getirdiğim dünya ve ahiretiniz için hayırlı olan şeyden daha üstününü ve hayırlısını kavmine getirmiş bir yiğit bilmiyorum. Ben sizi, dile kolay gelen, mizanda ağır basan iki kelimeye davet ediyorum ki, o da; «Allah'dan başka ilah bulunmadığına ve benim de, Allah'ın Rasulü olduğuma şehadet getirmenizdir.» Yüce Allah, sizi buna davet etmemi emir buyurdu. Siz bu hususta, görmediğiniz mucizelerden bazısını da gördünüz. O halde, hanginiz bana bu yolda icabet ederek vezirim ve yardımcım olur?" dedi.
            Bu sözleri duyunca hepsi sustular. Peygamber Efendimiz, bu sözlerini üç defa tekrarladı.
            Diğerlerinin sükutuna mukabil, her def'asında ayağa kalkan Hz.Ali üçüncüde de ayağa kalkarak; "Ya Rasulellah!.. Sana yardımcı ben olurum ben! Gerçi, bunların yaşça en küçüğüyüm. Görüşüm kısa, vücudum bücür, kollarım zayıf, baldırları en incesiyim. Fakat, buna rağmen ben bu işte senin vezirin ve yardımcın olurum." dedi.
            Orada bulunanlar buna güldüler, gözlerini bir Ebu Talib'e bir de bu sözleri söyleyen çocuğa çevirdiler. Henüz onüç yaşında olan bu çocuk neler söylüyordu. Hal böyle iken, hala nasibsizler gözyaşı içinde boğulmuyor, erimiyor, kendinden geçmiyor ve teslim olmuyorlardı. Çare yoktu. Allah'ın mühürlediği kalbi kimse açamazdı. Fakat hidayetten nasibi olanlara da kimse mani olamazdı.
                Daha Geniş Çapta Davet
            Peygamber Efendimiz, kendi yakın akrabalarını Hakk'a davetten sonra sıra bütün Mekke halkına gelmişti. Bir gün evinden çıkıp Safa tepesine vardı. Orada, yüksek bir taşın üzerine çıktı. Şehadet parmaklarını kulaklarına koyup;
            "Ya Sabahah! Ya Ben-i Kureyş! Ya Ben-i Haşim! Ya Ben-i Fehir!
            (Ey Kureyşoğulları, Ey Haşimoğulları, Ey Fehiroğulları) Koşun ey Kureyş topluluğu, size önemli bir haberim var." diye seslendi.
            Bu öyle bir davetti ki, Fahri Kainat'ın çağrısı, bir mucize olarak altı saat uzaklardan duyuldu. Çünkü, Fahri Kainat, adeta manevi bir radyo ile konuşmuştu. Kendilerine hitab eden, sıradan bir kimse değildi. Bir peygamberdi.
            Yakından uzaktan herkes duyarak, gelip önünde toplandılar. Peygamberimiz, onlara şunu sordu: "Ben size şu dağın arkasından bir düşman ordusu geliyor desem inanır mısınız?" Oradakilerin hepsi birden semaları çınlatan bir sesle; "Evet! Evet! Evet! İnanırız. Çünkü, Senden hiçbir yalan duymadık. Riya görmedik. Sen aramızda doğruluğun, dürüstlüğün mücessem bir timsalisin. Muhammed'ül Emin'sin." dediler.
            Bunun üzerine Peygamber Efendimiz de; "Ben size, önünüzdeki şiddetli azabın bildiricisiyim. Yüce Allah, bana en yakın akrabalarımı ahiret azabıyla korkutmamı emretti. Sizi «La ilahe İllallahü vahdehu la şerike leh (Allahdan başka ilah yoktur. O birdir. O'nun eşi, ortağı yoktur)» diye şehadet getirip iman etmeğe davet ediyorum! Ben de O Allah'ın kulu ve Rasulüyüm! Söylediğimi kabul ve tasdik ederseniz cennete gireceğinize taahhüt ederim. Siz «La ilahe illallah» demedikçe, ben size ne dünyada bir faide, ne de ahirette bir nasip sağlayabilirim, iman ediniz!" dedi.
                Ebu Leheb'in Küstahlığı
            Burada Hz.Peygamberimiz'e hemen inananlar olmuştu. İnanmayanlar arasında da söyleşmeler başladı. Öyle ki; adeta birbirleriyle çekişiyorlardı. Bu arada, Rasulüllah'ın amcası Ebu Leheb yerinden fırlayarak kalktı; "Vay! Bizi bunun için mi çağırdın?" diye bağırarak, iki eline birer taş alıp «Tebben Lek (seni helak edeceğim)» diyerek atmak istediyse de, Cebrail (A.S.) manen arkasından gelip, bileklerinden ellerini tuttu. Sallandı mallandı, amma atamadı.
            Onun bu hareketinden, Peygamber Efendimiz pek müteessir oldu. Bunun üzerine Cenab-u Hakk, Habibini teselli için "Tebbet Suresi"ni indirdi. "Habibim! Sen müteessir olma. Sen değil, o seni helak edeceğim diyen Ebu Leheb'in iki eli de, dünyası da, ahireti de, çocukları da, ailesi de helak oldu." buyurdu.
            Ebu Leheb, Peygamber Efendimiz'e ilk karşı çıkan oldu. Karısı Ümmü Cemile de dine karşı çıkmakta ve düşmanlıkta ondan geri kalmadı. Şöyle ki; Ebu Leheb'in karısı, geceleyin dağlardan sert keskin dikenlerden toplar getirir, Peygamberimiz'in evi ile mescidi arasındaki yola döker, sererdi. Bundan dolayı Cenab-u Hakk, Tebbet Suresi'nde, onu, odun hammalı diye zemmetti. Oğulları da, Peygamber Efendimiz'in iki kızı ile nişanlanmış, nikahlanmış fakat henüz evlenmemişlerdi. Ebu Leheb ve karısı, oğullarını çağırarak; "Hemen karılarınızı boşayınız. Eğer boşamazsanız, bize evlat değilsiniz" dediler.
            Onlar da hemen boşadılar. Oğullarından Uteybe, terbiyesizliğin büyüğünü yaptı. Ailesini kolundan tuttuğu gibi Yüce Peygamberimiz'in huzuruna giderek, kızını teslim ettikten sonra, O'na şu sözleri söyledi: "Ben Senin dinini inkar edenlerdenim ve Seni sevmem. Sen de beni sevmezsin. İşte onun için kızını boşadım." dedi. Bununla da kalmadı. Kainatın Efendisi'ne hücum ederek, yakasından tuttu. Rasulüllah Efendimiz'in gömleği yırtıldı.
            Bu hunhar zalimin yaptığından Allah Rasulü çok müteessir oldu. Onun için; "Ya Rab! O'nun üzerine canavarlarından bir canavar musallat et" diye beddua etti. Çok geçmeden Uteybe, babası Ebu Leheb ile birlikte Şam'a giderken Zerka'da, babası ve arkadaşlarının arasında uyurken bir arslan gelip onu paramparça etti. Böylece Peygamber Efendimiz'in bedduasının kabul buyrulduğu açıkça görüldü.
            Peygamber Efendimiz'in tebliğ ettiği Yüce Dine karşı bütün düşmanlığı yapan, fakat dinin yayılmasının asla önüne geçemeyen müşrikler, Peygamber Efendimiz'in iki erkek çocuğunun vefat etmiş olmaları sebebiyle kendi kendilerine şöyle tesellide bulunurlardı: "O'nun Kasım ve Abdullah'dan başka oğlu yok, eğer kendisi ölürse çocukları zaten vefat etmiştir, böylece dava bitmiş olur."
            Amma onlar bilmiyorlardı. Bilmiyorlardı ki dünya O'nun için yaratılmıştı. İnsanlık onun içindi. Herşey O'nun için yaratılmıştı. O olmasaydı dünya yaratılmazdı. Bunların hiçbirini müşrikler bilmiyordu. Onların sadece bildiği bir şey varsa put ve heykel dikip ona tapmaktı. Hatırlarına gelmiyordu ki O'nun şeriatı kıyamet gününe kadar kalacak, ümmeti, kendisinin evladı ve ahfadı olacaktı.
 
PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN EN BÜYÜK MU'CİZESİ KUR'AN'DIR

            Musa Aleyhisselam zamanında sihir ve sihirbazlık çoktu. İnsanlar sihirle uğraşmağa meyletmişlerdi. Cenab-u Hak da Hz.Musa'ya bir asa vermişti. Bu asa ile meydana gelen harikulade hadiseler O'na verilen mucizelerin en büyüğü idi.
            Peygamber Efendimiz zamanında ise şöhret bulan şey şiir ve edebiyattı. Az çok konuşmasını bilen herkes şiir söyler, şiir yazardı.
            Araplar, kendi aralarında düzenledikleri şiir yarışmalarında maharetle şiir söylerken, ayet ayet inen Kur'an-ı Kerim'in bir ayetine bile benzer şiir ve nesir yazamamışlardı ve yazamayacaklardı. Zira Kur'an-ı Kerim'de Cenab-u Hak mealen; "Ey Habibim! Sen onlara de ki; Eğer bütün insanlar ve cinniler, Kur'an'a bir misil getirmek için birleşseler, uğraşsalar, bazıları bazılarına yardımcı da olsa, asla ona bir nazire bir misil yapamazlar." buyuruyordu (Sure-i İsra, ayet 89).
            Münkirler, bir araya gelerek O'nun benzerini yapmağa çalıştılar amma beceremediler, yapamadılar. Yazmış oldukları şeye kendileri bile gülmeğe başladılar. Öyle ki; Kur'an-ı Kerim'deki ayetlerin bazılarının tek kelimesinin bile bir kitap yazacak kadar mana taşıdığını görmüşler ve anlamışlardı. Anlamışlardı amma geç anlamışlardı.
            Hele Arap lisanındaki eski kelimeleri ve aynı zamanda bir kelimenin bütün manalarını bilenler ve mecaz ilmine vakıf olanlar, okudukları Kur'an'ı anlıyor ve O'nun derin zevkini yaşıyorlardı. Kur'an-ı Kerim'i tekrar tekrar okumak, insanı hiç bıktırmıyordu. Bu da gösteriyordu ki, O insanların yazdığı basit kitaplardan değildi. Arapların içinde bazı kimseler bunu anlıyor ve anladıkları için müslüman oluyorlardı.
            Halbuki öyle kitablar vardır ki, bir kere okunduktan sonra belki bir daha okunmak istenirse insana bıkkınlık gelmeğe başlar. Kur'an-ı Kerim asırlardan beri okunmaktadır ve insanlar O'nu okumaktan hiç bıkmamışlardır. Bu, Kur'an-ı Kerim'in hususiyetlerinden sadece bir tanesidir.
            Arap Dili Edebiyatına vakıf olanlar daha kolay müslüman oluyorlar ve Kur'an-ı Kerim'i okuyorlar. O'nun manası üzerinde dersler vermeğe çalışıyorlardı. Tabi hepsinin öğreticisi de Peygamberimiz'di. Peygamberimiz de vahiy yoluyla bunların manalarını Allahü Teala'dan öğreniyordu.
            Müslüman olmayanlar bile Kur'an-ı Kerim'in beşer takatının dışında bir kelam olduğunu ikrar ve itiraftan kendilerini alamıyorlardı. Nitekim Kureyş'in meşhurlarından Velid'ibn-i Muğire, Peygamberimiz'in huzuruna gelerek; "Bana Kur'an-ı Kerim okur musunuz." diye ricada bulunmuştu.
            Rasulü Ekrem de şu Ayeti Kerime'yi okudu: "İnnallahe ye'mürü bil'adli vel'ihsani ve itai-zil'kurba ve yenha anil'fahşa-i ve'lmünkeri ve-l'bağy, yaızuküm lealleküm tezekkerun. [Meal-i şerifi: Şüphesiz ki, Allahu Teala adaleti, iyiliği, (hususiyle) akrabaya vermeyi emreder, kötülüklerden münkerden zulüm ve tecebbürden nehyeder. Size (bu suretle) öğüt verir ki, iyice dinleyip ve anlayıp tutasınız (diye)]" (Sure-i Nahl, ayet 90)
            Velid'ibn-i Muğire bu Ayeti can kulağı ile dinledikten sonra şunları söyledi: "Vallahi, bunda bir çekicilik var ve üzerinde husnü letafet var. Pek derin ve faydası çok olan bir kelam olduğuna inanıyorum. Bu ayeti ve diğerlerini beşer söyleyemez." Sonra kavmine dönerek şöyle dedi: "Sizin içinizde benden güzel şiir anlayan hiç kimse yoktur. Şiirin her türlüsünü sizden iyi bilirim. Üstelik cin şiirlerinin manalarını bile bana sormuyor musunuz? Muhammedi'lerin okuduğu kelam sizin okuduğunuz ve dinlediğiniz hiçbir kelama benzemiyor. Bu kelam bütün bildiğiniz ve dinlediğiniz şiirlerden ve nesirlerden üstündür"
            Yine bir gün Hatemül Enbiya Efendimiz, Harem-i Şerif'in bir kenarında otururken diğer kenarında da Kureyş'in ileri gelen meşhurları oturuyordu. Onlardan Velid diye maruf olan Utbe bin Rebia diğerlerine şöyle demişti: "Ne dersiniz, şimdi gidip de Muhammed'le konuşayım ve kendisine istediği rütbeyi ve istediği her şeyi vereceğimizi yeter ki davasından vazgeçmesini söyleyeyim mi?"
            Etrafındakiler; "Söyle. Eğer kabul ederse istediğini verir, istediği mevkiye O'nu getiririz." dediler. Bazıları kabul edeceğini zannediyorlardı. Amma bakalım, O kabul edecek miydi? Utbe, Rasulü Ekrem'in yanına geldi ve o yolda bir çok sözler söyledi. Aklınca nasihatlarda bulundu.
            Peygamberimiz; "Bitti mi?" dedi.
            Utbe; "Evet, bitti." diye cevap verdi.
            Bunun üzerine Hz.Peygamberimiz, "Öyle ise şimdi beni dinle." dedi ve O'na uzun boylu konuşmadı. Sadece bir Sure okudu. Bu Sure onu doğru yola getirmeğe yetecek ve artacaktı.
            "Bismillahirrahmanirrahim. Elif, lam, mim, tenzilül kitabi la raybe fihi min Rabbil alemiyn [Meal-i şerifi: Elif, lam, mim. Bu kitabın indirilmesi ki, onda hiçbir şüphe yoktur. O alemlerin Rabbinden indirilmiştir.]" (Sure-i Secde, ayet 1-2) diye Secde Suresi'nden okumağa başladı. Secde ayetine geldikten sonra kalkıp secde etti. Utbe'ye dönerek; "İşittin mi? Ya Eba Velid?, İşittin mi? Ya Eba Velid?" diye sorunca,
            Utbe; "İşittim. İşte Sen, işte O" diye cevap verdi.
            Utbe hemen yerinden kalkarak, doğruca kendi takımından olan insanların yanına gitti ve onların merakla kendisini beklemekte olduklarını gördü. İçlerinden bazıları; "Ne oldu?" diye sordu,
            Utbe; "Hiç sormayın, bir kelam işittim ki, bu kelamı şimdiye kadar hiç kimseden duymadım. Vallahi bu söz şair sözü değildir. Sihir değil, keramet değildir. Ey Kureyş uluları; bana kalırsa sizler Muhammed'le hiç uğraşmayınız. Beni dinlerseniz, O'na hiç dokunmayınız. O'nu kendi haline bırakınız." dedi.
            Utbe'den bu cevabı aldıkları zaman ne diyeceklerini şaşırdılar. Amma yine de bir kısmı müşrik olmaktan geri durmadılar
 
O'nun İçin Neler Dememişlerdi?
            Kimi «mecnun» demişti, kimi «kahin» ve kimi de «şair» demişti. Kureyş kavmi, hac mevsimi gelince İslam dininin yayılacağından korkuyorlardı. Buna mani olmak için bir takım tedbirler almağı düşündüler. Yapacaklarını kararlaştırmağa koyuldular.
            İçlerinden biri; "Hac mevsimi yaklaşmış bulunuyor. Şimdi her taraftan adamlar gelecek. Eğer bir tedbir almazsak onlardan da adamlar kandırılacak, Müslüman olacaklar. Bunu önlemenin bir çaresini bulalım. Ne diyeceksek şimdiden kararlaştıralım" dedi.
            Bu fikir kabul edildi. Ne diyeceklerini kararlaştırmağa başladılar.
            İçlerinden bazıları "Kahin diyelim" dediler.
            Amma Velid ibn-i Muğire, buna; "O Kahin değildir. O'nun sözleri asla kahin sözüne benzemez." diyerek itiraz etti
            Bazıları; "Mecnun diyelim." dedi.
            Velid ibn-i Muğire; "Olmaz, mecnun desek kim inanır. O'nda asla delilik alameti yoktur."
            "Şairdir diyelim." diyen oldu.
            Velid ibn-i Muğire; "Bu da olmaz, okudukları şiir değildir. Zira şiirin kısımlarını biliyoruz. Bu sözler hangi şiirin hangi kısmına uyar ki?"
             (Haşa) "Sihirdir diyelim" diyenler oldu.
            Velid ibn-i Muğire; "Bu da asla olmaz. Sihirbaza neresi benziyor? Okuyup üflemesi var mı? Sonra düğüm bağlıyor mu? Velhasıl sihirbazın işlerine benzer bir işi var mı? Yok. O'na nasıl sihirbaz diyebiliriz. Buna kim inanır?" dedi.
            Rasulü Ekrem hakkında ne diyeceklerine karar veremediler. Çünkü O, söyledikleri hiçbir fikrin sahibi değildi. O'na yakıştırmak istedikleri şeylerle uzaktan yakından alakası yoktu. Böylece O'na iftira atmağa güçleri yetmedi.
            Böyle bir mucizeden habersiz olarak hala O'nun bir peygamber olduğuna inanamamaları ne acı ve hazin bir nasipsizlik değil mi?
            Nihayet Hac mevsimi geldi çattı [1] . Rasulü Ekrem akın akın Mekke'ye gelen hacıları hak dine davet ediyordu. Medine'nin yarısından fazlası müslüman olmuştu. Beni Seleme kabilesinden bir kaç kişi Kur'an'dan ayetler dinlemişler, şimdiye kadar duymadıkları şeyler olduğunu gördükleri zaman, hemen müslüman olmuşlardı. Kabilelerine döndükleri zaman Hz.Peygamberimiz'den bahsederek O'nun basit bir insan olmadığını, kendilerinin müslüman olduklarını söyledikleri vakit, kabileden onlara karşı çıkanlar olmuşsa da takdir edenler de çok olmuştu. Hatta aynı kabileden Amr'ibn-i Camuh müslüman olan oğluna; "O zattan işittiğin sözlerden bir kısmını bana söyle" dedi.
            Fatiha-i Şerife'yi okudu. Babası hayretler içinde kaldı.
            "Çok güzel, çok güzel. Diğer söyledikleri de bunlar gibi güzel mi?"
            Oğlu cevap verdi: "Daha güzelleri bile var"
            Bedevi Araplardan biri, "Fesdağ bima tü'mer. [Meal-i şerifi: Sana emrolunanı (kafalarını çatlatırcasına) açıktan açığa beyan et, (darılacaksa darılsın, kırılacaksa kırılsın,) müşriklere aldırış etme.]" (Sure-i Hıcr, ayet 94) Ayet-i Kerimesini işitince hemen secdeye kapandı ve şöyle dedi: "Bu sözün fesahatına secde ettim."
            Bir diğeri de Sure-i Yusuf okunurken imana gelmişti. Hatta bu Sure'nin 80.ayeti okununca şöyle demişti: "Şehadet ederim ki hiçbir mahluk buna benzer söz söyleyemez."
(80. ayet: «Felemmestey'esu minhü halesu neciyya, ilh. [Meal-i şerifi: Vakta ki, artık ondan ümitlerini kestiler, fısıldaşarak bir yana çekildiler. Büyükleri dedi ki: Babanızın sizden Allah adıyle teminat almış olduğunu, daha evvel de Yusuf hakkında işlediğiniz kusuru bilmediniz mi? Artık ben, ya babam bana izin verinceye yahut benim için Allahu Teala hükmedinceye kadar, buradan katiyyen ayrılmam, O hakimlerin en hayırlısıdır.]» Sure-i Yusuf, ayet 80)
            Ebu Zer bile kardeşinin sözlerini duyduktan sonra imana gelmişti. Kardeşi Mekke'nin en tanınmış şairlerinden biri olan Enis'ti. O'nun şiirlerini herkes zevkle dinlerdi. Bir gün Enis, Mekke'ye geldiği zaman Hz.Peygamberimiz'in sözlerini duymuştu. Geri döndüğü zaman kardeşi O'nun evsafını beyan etmişti. Ebu Zer, kardeşinin beyan ettiği şahıs hakkında daha fazla malumat toplamak istediğinden olacak ki soruların ardı arkası kesilmiyordu.
            "Mekkeliler O'nun hakkında ne diyorlar?"
            Enis; "Şairdir, kahindir, sihirbazdır, diyorlar. Ben, kahinlerin sözlerini işittim, sonra şairlerin şiirlerini dinledim ve sihirbazları gördüm. Muhammed (S.A.V.) denilen zatı kimselere benzetemedim. Anladım ki Muhammed (S.A.V.) doğrudur, diğerleri yalancıdır."
            Enis'in kardeşi Ebu Zer hiç fırsat kaybetmeden müslüman oldu. Kardeşinin sözleri üzerine müslüman olanlar o kadar çoktu ki artık Peygamberimiz'i görmeden müslüman olanlar da artıyordu.
            Kur'an-ı Kerim'in hiçbir şeye benzememesi, sadece kendisine benzemesi, O'nu daha da yüceltiyordu. O ne şiirdir, ne de nesirdir. O, tamamen bir mucizedir. Bütün Ayet-i Kerime'ler belağat bakımından bir derecede olmayıp birbirine nazaran daha üstündür. Amma cümlesi mucizedir. Yani misli ve benzerini meydana getirmekten insanlar acizdir. Sade insanlar değil bütün kainat acizdir.
            Müşrik Arap ulemasından bazıları, Kur'an-ı Kerim gibi bir kitap meydana getireceklerini söyleyerek çalışmalara başladılar. Fakat çalışmaları kendi istekleri ile yarıda kaldı. Çünkü söyledikleri sözler çok basit cümleler oldu.
            Muallakat-ı Seb'a, Kabe duvarlarında asılı idi. Onların okuyucusu vardı. Şiir yazmak ve okumak Arapların üzerinde durdukları bir mevzuu idi. O zamanlarda en cahil kimseler bile muhayyilelerinin genişliğine göre şiir yazarlar ve bu şiirlerle yarışmalara katılırlardı. İçlerinden en güzelleri seçilerek yazarlarına hediyeler verilir, taltif edilirlerdi. 
            Belağatın en ala derecesinde olan Kur'an Ayetleri nazil olmağa başlayınca şairler arasında da çözülmeler başladı ve şu Ayet-i Kerime'yi; (estaizübillah) "Ve Kile ya ardublei maeki veya semaü aklıi ve ğizel'maü ve gudiyel'emrü vesteved alel' cudiyyi ve Kile buğden lil kavmizzalimin, [Meal-i şerif: Allahu Teala tarafından denildi ki; "Ey arz, suyunu yut, ey gök sen de tut." Su kesildi iş olup bitirildi, (Gemi de) Cudi (dağının) üzerinde durdu. O zalimler güruhuna "uzak olsunlar" denildi]" (Sure-i Hud, ayet 44) duyan, dinleyen, belağattan anlayan, bütün insanlar müslüman oldular. Bu Ayet-i Kerime birçok kimseye tesir etmişti.
            O vakitler, Muallakatı Seb'a şairlerinin en meşhuru İmri-ül Kays'dı. Kardeşi yaşıyordu. Bu Ayet-i Kerime'yi işittiği zaman şöyle dedi: "Artık kimsenin bir diyeceği kalmadı. Kardeşimin şiiri dahi bu sözlerin yanında duramaz. Bu sözler gerçek olanlardır".
            Doğruca Kabe'ye giderek kardeşinin şiirini indirdi. Diğerlerinin de bir hükmü kalmamıştı. Çünkü kardeşinin şiiri en yüksekte duruyordu. Yüksekteki indirilirse alçaktakilerinin hükmü kalır mıydı? Artık Kabe duvarında sadece Kur'an-ı Kerim'in Ayetleri vardı. Halk onları okuyarak yüce sanatın zevkine varıyordu. Diğer eserlere bakanlar yoktu. Müşrik kalmakta israr edenler ise bu duruma çok kızıyorlardı. Amma ellerinden bir şey gelmiyordu. Susmaktan başka çareleri yoktu.
            Birçok kimseler, bu Ayetlerin Allah Kelam'ı olduğuna inanmışlardı. Zira, onlar Peygamberimiz'in ümmi olduğunu biliyorlardı. Böyle sözleri kendi başına söylemesine imkan yoktu. Söyleyebilmesi için bilmesi gerekti. Bilmesi için de ya duyması ya da okuması lazımdı. Halbuki Peygamberimiz ne biliyordu, ne de başkasından duymuş veya ders almıştı.
            Ne var ki, en büyük bir mucize olarak Cenab-u Hak bir anda geçmişlerin ve geleceklerin ilmini Habibi Muhammed'ül Mustafa (S.A.V.)'e ihsan etmiş ve O'nu her türlü ilim ve hikmetin menbaı kılmıştı.
                İlk Müslümanlar ve Uğradıkları Eza ve Cefa
            Müşrikler, ilk Müslüman olanlar içinde kendilerine arka çıkacak kuvvetli adamı bulunmayan, kabile hamisi olmayan zayıf gördükleri fakirlere, yapmadık zulüm ve işkence bırakmıyorlardı. Onları aç ve susuz bırakırlar, döverler, kızgın kumların üzerine yatırıp işkence yaparlardı.
            En Çok Eza ve Cefaya Uğrayanlardan Bazıları
            Yaser ailesine işkence: Ebu Cehil, Kureyş'den birinin İslam olduğunu haber alınca, O'na gelir ve O'na malında ve ticaretinde eziyet ederdi ve ettirirdi. Ammar bin Yaser'in başına ateşte kızdırılmış saç koyarlar, bu şekilde işkence ederlerdi. Ammar'ın babası Yaser, kardeşi Abdullah ve annesi Sümeyye de imanları yüzünden Mekke'nin kızgın çölüne çıkarılıyorlar ve eziyet ediliyorlardı.
            Allah Rasulü onlara uğruyor, onların çektikleri azap ve ızdırapları bizzat görüyordu. Fakat, Müslümanların az ve zayıf olmasından dolayı hiçbir şey yapmağa muktedir olamıyorlardı ve onlara şöyle diyordu: "Sabredin, Ey Yaser ailesi, size cennet vadedilmiştir."
            Yaser, Peygamber Efendimiz'e; "Zaman hep böyle mi sürüp gidecek?" diye sordu.
            Peygamber Efendimiz; "Allahım!.. Yaser ailesine rahmet ve mağfiretini ihsan et!" diyerek onlara dua etti.
            Bir müddet sonra Yaser, işkenceye dayanamayarak can verdi. Zevcesi Sümeyye çok yaşlanmış zayıf bir kadındı. Ebu Cehil, Sümeyye'ye: "Sen, ancak cemaline aşık olduğun için Muhammed'e iman ettin" deyince, Sümeyye ona ağır laflar söyledi. Ebu Cehil de kızarak elindeki mızrağını O'na saplayıp Sümeyye'yi şehid etti.
            Din yolunda erkeklerden ilk şehid Yaser, kadınlardan da ilk şehid Yaser'in zevcesi Sümeyye oldu.
            Bilal-i Habeşi: Soy itibariyle, Habeşli bir zencidir. Ümmiye'tibni Halef'in kölesiydi. Ümmiye, İslamın büyük düşmanlarından olduğundan, kölesine yapmadık eziyet bırakmadı. O'nu kızgın kumlar üzerine yatırıp, göğsüne kızgın taşlar koyarak saatlerce güneş altında tutardı. Bilal, iman aşkının verdiği kuvvetle bunlara dayanır, "Allah birdir, bir." diyerek, bunlara katlanırdı.
            Bilal-i Habeşi'nin himaye edecek kimsesi yoktu. Boynuna ip takarak çocukların ellerine verip sürüklüyorlardı. Boynunu ip kesiyor, kanlar akıyor, fakat ağzından yalnız "Allah birdir, bir." sözü çıkıyordu.
            Peygamber Efendimiz, oradan geçerken Bilal-i Habeşi'ye böyle işkenceler yapıldığını ve O'nun; "Ya Ahad!.. Ya Ahad!.. (Ey bir olan Allahım, Ey bir olan Allahım)" diyerek, Cenab-u Allah'a ilticada bulunduğunu gördü. "Devam et, O Ahad isminin sahibi seni kurtarır" buyurdu.
            Peygamberimiz, durumu Eshabına haber verdi. Bunun üzerine Hz.Ebu Bekr'ini's-Sıddık, koşarak onlara; "Siz bunu işkence ile öldüreceksiniz de, elinize ne geçecek? Bunu bana satın." dedi.
            "Satmayız." dediler. Çok ağır bir para teklif ettiler. Öyle ki, Hz.Ebu Bekr'i servetinden edip, başkalarına muhtaç edecek şekilde bir para teklif ettiler.
            Hz.Ebu Bekr'is'Sıddık gidip, derledi toparladı, o parayı getirip Bilal'i onlardan satın alarak, Allah rızası için azad etti.
            Müşrikler buna hayret ettiler, şaştılar. "İnsan, kendinden başkası için bu kadar parayı verip azad edemez. Olsa olsa, O'nun yanında önceden kazanılmış ve kendisine emanet edilmiş, Bilal'in parası varmıştır da, O, onunla bunu almıştır." dediler.
            Cenab-u Hakk indirdiği ayetle, müşrikleri tekzib etti ve "Benim Ebu Bekir kulumun yanında, başkası için emanet bırakılmış bir para yok. O ancak Allah rızası için yaptı. Rabbisi O'ndan, O da Rabbisinden razıdır." buyurdu.
            Suhayb-i Rumi: Müşrikler, Suhayb'i Müslümanlıktan döndürmek için, ne söylediğini bilmeyecek hale getirinceye kadar döverlerdi. Bir gün Suhayb, Hubab ve Ammar birlikte giderlerken Kureyş müşrikleriyle karşılaştılar.
            Müşrikler; "İşte Muhammed'in oturup kalktığı kimseler şunlar!" diyerek hakarete kalkıştılar.
            Suhayb; "Evet biz, Allah'ın Peygamberi ile oturup kalkan kimseleriz. Allah'ın Peygamberine biz iman ettik, siz küfrettiniz. Biz, O'nu tasdik ettik, siz tekzib ettiniz. Müslümanlıkta değersizlik, müşriklikte de üstünlük bulunmaz." deyince, üzerine saldırdılar.
            "Allah'ın aramızdan nimet ve rahmetine erdirdiği kimseler bunlar ha!.." diyerek, Suhayb'i dövdüler.
            Bunca eza ve cefaya rağmen; hidayet yolundan dönen, dayanamayan, şüphe ve kaygıya düşen, nefsine kapılan, içi burkulan, iman duygusu gölgelenen, küfre kayan veya kayar gibi olan tek kişi dahi olmadı.
                Müşriklerin Elebaşıları
            Ebu Cehil: Ebu Cehil, Müslümanların en büyük, en azılı düşmanı, küfrün önderi idi. O, varlıklı, güçlü kuvvetli ve istediği zaman bütün Kureyş halkını kendi etrafında toplayacak bir güce sahipti. Müslümanların, onun elinden ve dilinden çekmediği kalmadı. Öyle ki, Müslümanlara işkencenin en ağırını yapıyor ve yaptırıyor, İslamiyetin yayılmasını önlemek için her çareye başvuruyordu.
            Ebu Leheb: Peygamber Efendimiz'in öz amcalarından birisi olmasına rağmen, İslamiyetin en azılı düşmanlarındandı. Karısı Ümmü Cemile de kocası gibi düşman, Peygamber Efendimiz'e eliyle diliyle eza verenlerden biriydi. Ebu Leheb hasta olduğundan Bedir harbine gidememiş, bedel göndermiş, Bedir'de Müslümanların galibiyet haberini yatağında duyunca, iki kere ölmüştü.
            Velid ibn-i Muğire: Kureyş'in nüfuzlularındandı. İslamın azılı düşmanlarından, nesebi gayri sahih soysuzun birisiydi.
            As ibn-i Vail: İslamiyet ve O'nun Peygamberi ile acı acı alay eden, Peygamber Efendimiz'in oğlu Kasım vefat ettiği zaman, «Muhammed ebterdir, erkek evladı yaşamıyor, O'nun sonu yoktur» diyen bu adamdır. Evlat acısıyla yüreği kanayan bir babayı teselli edecek yerde, o böyle acı sözler söyleyecek insafsızın birisidir. Fahri Kainat'ın düşmanları, ictimai mevkiileri ne olursa olsun, işte böyle insanlıktan uzak kimselerdi.
            Cenab-u Hakk, Kevser Suresi'nin son ayetiyle, «Asıbni Vail'in kendisinin ebter olduğunu» beyanla zemmetmiştir.
            Ölümü şöyle oldu: Bir defasında eşeğine binmiş Mekke civarında bir dağ geçidinden geçerken, eşeği onu yere düşürüp bacağını ısırdı. Bu yara bacağının şişmesine ve ölümüne sebep oldu.
            Nad'ribni Haris: Peygamber Efendimiz'e ve Müslümanlara ençok eza ve cefa edenlerden biri de bu adamdı. Acem hikayelerine vakıftı. "Muhammed size esatir-i evveliyni (Haşa, geçmişlerin masallarını) söylüyor." derdi.
            Bunun hakkında birkaç ayet nazil oldu. Bedir harbinde esir alınıp Rasulüllah'ın emriyle öldürüldü.
            Diğer Düşmanlar: Ümmiye'tibni Halef, Utbe ibn-i Rebia, Übeyy'ibn-i Halef, Hubeyre ibn-i Ebi Vehb, Hakem ibn-i Ebül As ... vs.dir.
                Hz.Hamza'nın Müslüman Oluşu
            Hz.Hamza, Peygamber Efendimiz'in amcasıdır. Kureyş'in soylularından, pehlivan, bahadır, gözüpek, Kureyş yiğitlerinden en şerefli ve itibarlı olan, taşkınlığa ve haksızlığa hiç dayanamayan ve şiddetle karşı koyan bir zat idi. Müslüman olması şöyle oldu:
            Peygamber Efendimiz Safa tepesinde otururken, Ebu Cehil, yanında iki arkadaşıyla önünden geçtiği Kainatın Efendisi'ne türlü hakaretlerle edepsizce sövdü.
            Peygamber Efendimiz onlara hiçbir şey söylemeden kalkıp evine gitti.
            Hadiseye şahit olan Abdullah ibn-i Cüd'an'ın azadlı cariyesi, o sırada tepeden tırnağa silahlı, avdan dönmekte olan Hz.Hamza'ya olup bitenleri anlattı. Hamza'nın asabı bozuldu. Bundan fevkalade canı sıkıldı. Okunu yayını takınmış olarak Kabe'ye gidip, Ebu Cehil'i aradı, buldu. "Benim kardeşimin oğluna küfreden, O'nun hatrını kıran sen misin?" diyerek, elindeki ok yayını Ebu Cehil'in kafasına şiddetle indirdi ve kafasını yardı.
            Hamza'nın büsbütün öfkelenip Müslümanlığa can atmasından korktukları için mukabelede bulunmadılar.
            Daha sonra Hz.Hamza, doğru yeğenine gitti. Olanları anlattı. "Memnun ve müteselli ol." dedi.
            Şu cevabı aldı: "Ben ancak senin Müslüman olmanla memnun ve müteselli olurum."
            Allah yolundan başka murad tanımayan Rasuller Rasulü'nün bu ihtarı üzerine Hamza'da ani değişiklik, uyanma peydah olup, Müslüman oldu. Hz.Hamza'nın Müslüman olması Peygamber Efendimiz'i pek sevindirdi.
                Beyt-i Erkam'da Cereyan Edenler
            Müşriklerin zulüm ve baskısından korunmak için, Peygamber Efendimiz Mekke'nin münasib bir yerinde, kendilerine bir "Darü'l Eman ve'l İslam" seçip, ibadetlerini orada yapmağa ve İslam dinini orada yaymağa karar verdi. Buna da, ilk Müslümanlardan Erkam (R.A.)'ın Safa tepesinin doğusundaki, Ben-i Şeybe evine bitişik, dar bir sokak içindeki evini elverişli gördü. Peygamber Efendimiz burada bulunur, istidatlı görülenler, gizlice buraya davet edilir, gelip Peygamber Efendimiz'le müşerref olarak Müslüman olurlardı.
            Hz.Ömer Müslüman oluncaya kadar, Allah Rasulü, orada arkadaşlarıyla birlikte oturdu, ibadet etti ve İslam dinini gizli gizli yaydı. Peygamber Efendimiz, bu kutlu ve mutlu evde, bir pazartesi gecesi; "Allahım! İslamiyeti hiç değilse iki Ömer'den biriyle te'yid et, kuvvetlendir." diye dua etmişti.
             (Bu iki Ömer'den biri Ömer ibn-i'l Hattab, diğeri Amr'ibn-i Hişam (Ebu Cehil)'dır. Bu şeref Ömer ibn-i'l Hattab'ın nasibi imiş ki Müslüman oldu. Diğeri Amr'ibn-i Hişam küfründe inat ve israr ettiğinden, sonra da küfür babası, küfür önderi manasına gelen Ebu Cehil adını aldı.)           
                Hz.Ömer'in Müslüman Oluşu
            Kureyş'in müşriklerinin ileri gelenleri, bir gece Darünnedve dedikleri toplantı mahallerinde toplanarak, bu din gitgide yayılıyor diye görüştüler. Uzun konuşmalardan sonra, Ebu Cehil'in teklifi üzerine Peygamber Efendimiz'in vücudunu ortadan kaldırmağa karar verdiler. Bu korkunç kararı içlerinden en cesur olan, Hattab'ın oğlu Ömer'e verdiler. "Haydi, seni görelim." dediler.
            Ömer, o zaman otuzüç yaşında idi. Ailesi Müslümanlık hakkında fikir sahibi idi. Eniştesi Said, kızkardeşi Fatıma Müslüman olmuşlardı. Ömer'in bunlardan haberi yoktu. Kılıcını kuşandı, Kabe'yi tavaf ettikten sonra Safa tepesine yollandı. Müslümanlar da Beyt-i Erkam'da toplanmışlardı. Ömer'in niyeti, oraya gidip Peygamber Efendimiz'i öldürmekti. «Acaba O'nu öldürebilecek miydi? Yoksa kendi nefsini mi öldürecekti.» Bunlardan biri olacaktı. Fakat gerçekten o, Muhammed'i öldürmeğe değil, kendisini Müslümanların arasına atmağa gidiyordu.
            Yolda Abdullahoğlu Nuaym'e rastladı. Nuaym baktı ki Ömer kılıcını kuşanmış hiddetli hiddetli gidiyor. "Hayrola Hattaboğlu, nereye böyle?" diye sordu.
            O da; "Arapların arasına tefrika düşüren Muhammed'in vücudunu ortadan kaldırmağa gidiyorum" dedi.
            Nuaym; "Vallahi sen, çok zor bir işe kalkışmışsın. Muhammed'in Eshabı O'nun etrafında pervane gibi dolaşıyor. Farzet ki bu işi becerdin, Abdimenafoğulları seni yeryüzünde bırakırlar mı?" dedi.
            Ömer bu sözlere alındı. "Sen de mi Muhammed'den yana oluyorsun?" diye çıkıştı.
            Nuaym; "Ya Ömer!.. Sen beni bırak, evvela kendi ailene bak, enişten ve amcan oğlu Said ile, eşi olan kızkardeşin Fatıma Müslüman oldular."
            Ömer, öfke ile hemen geri dönüp kızkardeşinin ve eniştesinin evine geldi.
            O sırada, Habbab ibn-i Ered de içeride bulunuyor, yanındaki Kur'an-ı Kerim sahifesinden Taha Suresini (başka bir rivayete göre Hadid Suresini) onlara okuyordu. Hz.Ömer'in geldiğini işitince, Habbab evin bir köşesinde saklandı ve Kur'an-ı Kerim sahifesini de sakladılar.
            Ömer evin yakınına geldiği zaman, Habbab'ın onlara Kur'an-ı Kerim okuduğunu işitmişti. İçeri girer girmez onlara; "Şu işitmiş olduğum ses ne idi?" diye sordu.
            "Sen, bir şey işitmedin! Aramızda konuştuğumuz bir şey yoktu" dediler.
            Ömer; "Evet! vallahi, ikinizin de Muhammed'in dinine girdiğiniz, O'na uyduğunuz bana haber verildi" dedi.
            Said; "Ey Ömer! Hak ve gerçek dinin, senin dininden başkası olduğunu hala göremedin, anlayamadın mı?" deyince,
            Ömer'in kan başına sıçradı. Kalkıp eniştesinin başına çullandı. Onu öfkeyle yakalayıp yere attı. Fatıma, kocasının üzerinden ayırmağa kalkınca, Hz.Ömer şiddetli bir tokat vurarak O'nun da yüzünü parçaladı.
            İş bu dereceye gelince, Fatıma da Said de bağırarak; "Evet! Müslüman olduk. Allah'a ve Rasulüne iman ettik! Ey Ömer! Hak ve gerçek olan din, senin dininden başkasıdır! Biz, şehadet ederiz ki Allah'dan başka Allah yoktur, yine şehadet ederiz ki, Muhammed (A.S) Allah'ın Rasulüdür. Sen, artık dilediğini yap, elinden geleni geri bırakma!" dediler.
            Ömer, kızkardeşinin yüzünü gözünü kanlar içinde görünce, yaptığına pişman oldu. Kızkardeşi Fatıma'ya; "Biraz önce sizden işittiğim okunan o sahifeyi bana verin de, Muhammed'e gelen bu şeye bir bakayım?" dedi. Ömer katipti, okuma yazma bilirdi.
            O'nun bu dileği üzerine Fatıma; "Senin O'na hakarette bulunmandan korkarız!" dedi.
            Ömer; "Korkmayın!" dedi. Okuduktan sonra onu geri vereceğine dair yemin etti.
            Fatıma, Ömer'in bununla Müslüman olacağını umdu; "Kardeşim! Sen, Allah'a şerik koşulan bir dinde bulunduğun için pissin! Halbuki, O'na ancak temiz olanlar el sürebilirler. Kalk, önce bir yıkan!" dedi.
            Bunun üzerine, Hz.Ömer kalkıp gusletti. Fatıma da ona Kur'an-ı Kerim sahifesini verdi.
            "Bismillahirrahmanirrahim, Taha! Ma enzelna aleykel Kur'ane liteşka illa tezkiraten limen yahşa, ... ilh. (Ey Muhammed! Biz, Kur'an-ı, sana, sıkıntıya düşesin diye değil, ancak, Allah'dan korkanlara bir öğüt, yeri ve yüce gökleri yaratanın katında bir kitap olarak indirdik. O, Rahman olan Allah, arşa hakim bulunmaktadır. Göklerde, yerde, her ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanların hepsi O'nundur. Sen, sözü ister açığa vur, ister gizle dur, birdir. Çünkü O Allah; gizliyi de, gizlinin daha gizlisini de bilir. Allah'dan başka ilah yoktur. En güzel isimler onundur. Musa'nın haberi sana geldi mi? O, bir ateş görmüştü de ailesine; «Durun, ben bir ateş gördüm. Ya ondan size bir kor getiririm, ya da ateşin yanında bir yol gösterici bulurum!» demişti.) ..." (Sure-i Taha, ayet 1-16) ve bir diğer rivayette "Sure-i Hadid, ayet 1-8" okudu.
                Kur'an-ı Kerim'in Füsunkar Te'siri
            Ömer kendisini tutamadı; "Bu, ne güzel, ne şerefli kelam! Bu kelamdan daha güzeli, daha tatlısı olmaz!" dedi.
            Habbab, Ömer'in bu sözünü işitince, saklı bulunduğu yerden çıkıp, O'na; "Müjde, ey Ömer! Dilerim ki Rasulüllah'ın yaptığı dua senin hakkında gerçekleşsin. Dün gece O, «Allahım! İslamiyeti, ya Ebu'l Hakem bin Hişam'la ya da Ömer ibn-i Hattab ile kuvvetlendir.» diyerek dua ettiğini işittim. Allah, Allah! şu işe bak, ey Ömer!" dedi.
            Ömer; "Rasulullah şimdi nerededir?" diye sordu.
            Fatıma; "Eğer, O'na layık olmayan bir hareket ve bir yaramazlık yapmayacağına yemin edersen, yerini sana bildiririm." dedi.
            Ömer; "Evet, Allah'a yemin ederek söz veriyorum." deyince,
            Fatıma da, Habbab da; "O şimdi, Erkam'ın Safa tepesi yanındaki evindedir. Yanında da Eshabından bazı kimseler bulunmaktadır." dediler.
            Ömer, Habbab'a; "Kalk, önüme düş. Beni Muhammed (A.S)'a kadar götür. Müslüman olacağım." dedi.
            Ömer, kılıcını alıp kuşandıktan sonra, Rasulüllah ve Eshabının bulundukları Erkam'ın evinin kapısını çaldı, içeriden;
            "Kim o?" denildi.
            Ömer, "Hattabın oğlu!" dedi.
            Ömer'in, Peygamber Efendimiz'e karşı hiddetini bildikleri ve kendisinin iyi niyetli geldiğini bilmedikleri için, sahabiler önce kapıyı açmadılar. Ömer'in sesini işitince Eshabdan Bilal-i Habeşi kalkıp kapının arasından baktı. Ömer'in kılıncını kuşanmış olarak geldiğini görünce Rasulüllah Efendimize bir şey yapacağından korktu ve feryat ederek geri döndü; "Ya Rasulellah! Ömer ibn-i Hattab O! Kılıncını kuşanıp gelmiş! O'nun şerrinden Allah'a sığınırız" dedi.
            Hz.Hamza; "Bırakın O'nu, gelsin! Eğer, hayırlı bir maksatla geldi ise, kendisini hayırla ağırlarız. Eğer, kötü bir maksatla geldi ise, O'nu kendi kılıncı ile öldürürüz!" dedi.
            Peygamber Efendimiz; "Kapıyı açın, bırakın O'nu, gelsin! Eğer, Allah O'nun hayrını murad ettiyse, kendisini doğru yola iletir!" dedi.
            Bilal-i Habeşi, gidip kapıyı açtı.
            Peygamberimiz ayağa kalktı. Ömer'i yanına gelinceye kadar ayakta bekledi. Gelince, O'nu, elbisesinin toplandığı yerden ve kılıcının bağından tuttu. Şiddetlice çekip sarsarak; "Ey Hattabın oğlu! niye geldin? Vallahi, Velid ibn-i Muğire gibi, senin hakkında da Yüce Allah'ın rezil ve rüsvay edici şiddetli ayetler indirdiğini görmek istemiyorum! Sen sonuna kadar mı bu halde sürüp gideceksin?! Allahım! Bu, Hattab'ın oğlu Ömer'dir! Allahım! İslam dinini Hattab'ın oğlu Ömer'le kuvvetlendir!" dedi.
            Ömer, Peygamberimiz'in manevi heybetinden sarsılmış ve iki dizi üzerine yere çökmüştü. Ömer; "Ya Rasulellah! Ben, Allah'a ve Rasulüne, O'nun Allah'dan getirdiklerine iman etmek için geldim!" deyince,
            Peygamber Efendimiz tekbir getirdi. Peygamberimiz'in Eshabından orada bulunanlar da tekbir getirdiler. Bu öyle bir muhteşem andı ki, tekbir sesleri, Mekke sokaklarını çınlattı! Mescid-i Haram'da bulunan müşrikler bile bunu işittiler. Hz.Ömer, Müslüman olanların kırkıncısı olmuştu.
            Hz.Ömer; kendisini doğru yola, İslam dinine kavuşturduğu için, Allah'a şükür ve minnetini, Rasulüllah'a bağlılığını dile getiren bir kaside söyledi.
            Müşriklerin yaptıkları zulüm ve işkenceler yüzünden Müslümanlar tedirgin olmuş, evlerinden barklarından uzaklaşmışlardı. Onlar, Hz.Hamza ve Hz.Ömer'in Müslüman olmaları ile, çektikleri işkencelerin biraz hafifleyeceğini umdular. Çünkü, bu iki zatın, Peygamber Efendimiz'i koruyacaklarını, düşmanları biraz yola getireceklerini biliyorlardı.
            Abdullah ibn-i Mes'ud der ki: "Hz.Ömer'in Müslüman oluşu, İslamiyet için bir fetih idi. O'nun hicreti nusret, halifeliği de rahmet oldu. Hz.Ömer Müslüman oluncaya kadar Kabe'nin yanında topluca namaz kılmağa kaadir olamadık. Hz.Ömer Müslüman olduğu zaman, kendisi Kabe'nin yanında namaz kılıncaya kadar ve biz de kendisiyle birlikte namaz kılıncaya kadar, Kureyş müşrikleriyle mücadele etti."
            Hz.Ömer der ki: "Rasulüllah ve Eshabı'nın, müşriklerden gizlendikleri sıralarda, Müslüman olunca; «Ya Rasulellah! Biz ölü olsak da, diri olsak da, Hak ve Gerçek Din üzerinde değil miyiz?» dedim.
            Peygamber Efendimiz; «Evet! Varlığım Kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, siz ister ölü, ister diri olun, Hak Din üzerindesiniz?» dedi.
            «O halde ne diye gizleniyoruz? Seni Hak Din ile gönderen Allah'a yemin olsun ki hiç çekinmeden, korkmadan, oturup, İslamiyeti açıklamadığım bir küfür meclisi kalmıyacaktır. Seni Hak Din ile gönderen Allah'a yemin olsun ki çıkacağız, İslamiyeti açığa vuracağız!» dedim.
            İki saf halinde Erkam'ın evinden çıktık. Safların birisinin başında Hamza vardı. Birisinde de ben vardım. Sert adımlarla yerin topraklarını un gibi tozuta tozuta Mescid-i Haram'a girdik. Kureyş müşrikleri şaşkın ve ürkek bakışlarla bir bana bakıyor, bir Hamza'ya bakıyorlardı. «Eyvah! Ömer bizi ikiye ayırdı.» dediler. Onlar, o güne kadar, bir benzerine daha uğramadıkları bir musibete uğramış gibiydiler.
            Müşrikler; «Ey Ömer! Arkandakiler kimler?» dediler.
            «La İlahe illallah! Eğer sizin herhangi biriniz kımıldarsa, onu kılıcımla yere sererim.» dedim.
            Rasulüllah, Beytullah'ı tavaf etti. Öğle vakti, açıktan namaz kıldıktan sonra yanındakiler ile birlikte Erkam'ın evine döndü. O zaman, Rasulullah, «Hak ve gerçek olanla, batıl ve boş olanın arasını ayırdım.» diye bana «Faruk» adını verdi!".
            HABEŞİSTAN'A HİCRET
            Hz. Hamza ve Hz. Ömer'in müslüman olmaları, inananları biraz ferahlatmıştı. Fakat yine de müşriklerin Müslümanlara yapmakta oldukları eziyetler bitmek tükenmek bilmiyordu. Rasulüllah Efendimiz, Sahabilerinin işkenceler altında kıvrandıklarını görünce; "Siz, bari, yeryüzüne dağılın! Yüce Allah sizi yine toplar!" dedi.
            "Ya Rasulellah! Nereye gidelim?" dediler.
            Allah Rasulü, Habeş ülkesinin bulunduğu tarafa eliyle işaret ederek; "İşte oraya! Siz, Habeş ülkesine gitseniz iyi olur. Habeş hükümdarının yanında hiç kimse zulme uğramaz. Orası, doğruluk yurdudur. Allah, sizi belki orada ferahlığa kavuşturur!" dedi.
            Bunun üzerine, bi'setin 5.yılı Receb ayında, Habeşistan'a gitmek isteyen on erkek, beş kadın olmak üzere, onbeş kişilik ilk Muhacir kafilesi, müşriklere duyurmadan, kimisi binitli, kimisi yaya olarak gizlice Mekke'den ayrıldılar. Şuayba denilen yere ulaştıkları zaman orada Habeşistan'a gitmek üzere bulunan tüccarlara ait vapura, yarım dinar ücretle binerek gittiler.
            Kureyş müşrikleri işin farkına varınca, Muhacirleri geri çevirmek için deniz sahiline kadar geldiler. Ne var ki, vapur Muhacirleri bindirip denize açılmış bulunuyordu. Müşrikler Muhacirlerden hiçbir kimseyi ele geçiremiyerek Mekke'ye döndüler.
            Muhacirler Habeş ülkesinde geniş bir nefes aldılar. Sakin bir hayata kavuştular. Hasretini çektikleri ibadet ve huzura daldılar. "Biz burada hayırlı bir komşuluk, dinimize dokunulmazlık gördük. İncitilmeksizin ve hoşlanmadığımız hiçbir söz işitmeksizin Allah'a ibadet ettik!" dediler.
            Hicret Eden İlk Kafile:  
            Hz.Osman ve zevcesi Hz.Rukiyye,
            Ebu Huzeyfe ve zevcesi Sehle,
            Zübeyr ibn-i Avvam,
            Mis'ab ibn-i Umeyr,
            Abdurrahman ibn-i Avf,
            Am'ribni Rebia ve zevcesi Leyla,
            Ebu Seleme ve zevcesi Ümmü Seleme,
            Osman ibn-i Maz'un (Kafile reisi),
            Ebu Sebre ibn-i Ebire ve zevcesi Ümmü Gülsüm,
            Süheyl ibn-i Beyda (Vehb) idiler.
            Giden bu kafilenin orada iyi karşılanması ve dini ibadetlerini rahat eda edip huzur içinde olmaları haberi gelince, bir yıl sonra, 83 erkek ve 12 kadın olmak üzere 95 kişi daha fırsat buldukça, kafile kafile Habeşistan'a hicret ettiler. Bu kafilenin reisi Cafer-i Tayyar idi.
                Müşriklerin Muhacirler Hakkında Necaşi'ye Başvurmaları
            Müşrikler, Müslümanların Habeşistan'da huzur içinde yaşamalarını çekemediler. Onları geri çevirmek için teşebbüse geçtiler. Habeş kralına, keşişlere ve saray adamlarına Mekke'nin ekstra sahtiyanlar (deri) gibi bir çok kıymetli hediyeler hazırlayıp iki elçi ile beraber gönderdiler ve elçilere şöyle tenbihte bulundular: "Siz Necaşi (Habeş Hükümdarı) ile görüşmeden önce Hükümet Erkan ve Kumandanlarından her birine hediyelerini verin. Daha sonra, Necaşi'ye hediyelerini takdim edin ve O'ndan, Müslümanlar'ın (geri gönderilmek üzere) size teslimini isteyin" dediler. Bu elçiler Abdullah ibni Ebi Rebia ve Amr ibni As idi.
            Bu iki elçi, Habeşistan'a gidip Kureyşlilerin verdiği talimat üzerine hareket ettiler. Hediyeleri takdim edip görüştüler. Sonra; "Bizden bazı aklı ermez gençler, milletlerinin dininden ayrıldılar. Sizin dininize de girmediler. Bizim de, sizin de bilmediğimiz yepyeni bir din ile ortaya çıktılar. Onlar şimdi ülkenize sığınmış, yamanmış bulunuyorlar. Biz onların geri çevrilmeleri, bize iadeleri için kavmin eşrafı tarafından gönderilmiş bulunuyoruz." dediler.
            Abdullah ibn-i Rebia ile Amr'ibn-i As'ın bu sözleri Necaşi'yi sinirlendirmişti.
            Necaşi'nin çevresinde bulunan Hükümet adamları ise; "Ey Hükümdar! Bunlar, doğru söylüyorlar. Kendilerinden olanlar elbette başkalarından daha iyi bilirler. Kusurlarını da başkalarından daha iyi görürler. Onları, bunlara teslim et. Yurtlarına, kavimlerine döndürsünler." dediler.
            Necaşi, büsbütün kızdı; "Hayır! Vallahi, çaresiz kalmış, çevreme konmuş, ülkeme sığınmış, beni başkalarına tercih etmiş kimseleri, bunlara tercih etmem. Ancak onları çağırır, şunların, onlara dair söyledikleri şeyleri sorarım. Eğer iş şunların dedikleri gibi ise, onları bunlara teslim ederim. Onları kavimlerine geri çeviririm. Şayet, iş bunun aksi olursa kendilerini korurum. En güzel şekilde korur, gözetirim." dedi.
            Bunun üzerine Necaşi, Rasulullah'ın Eshab'ına davetçi gönderdi. Muhacirler, davetçinin etrafına toplandılar. Birbirlerine; "Necaşi'ye vardığınız zaman ne söyleyeceksiniz!" dediler.
            "Vallahi, bizim bu husustaki bildiklerimiz Peygamberimiz'in bize buyurduğundan ibarettir! deriz. Bu yolda ne olacaksa olur!" dediler.
            Hz.Cafer; "Bugün, sizin sözcünüz benim" dedi.
            Hepsi O'na tabi oldular. Hep birlikte Necaşi'nin sarayına gittiler.
           
            Muhacirlerin Necaşi'nin Huzurunda Muhakeme Edilmeleri
            Necaşi, huzuruna rahipleri de çağırttı. Rahipler, kitaplarını çevrelerine yaydılar. Hz.Cafer, Necaşi'nin huzuruna girince selam verdi, secde etmedi.
            Necaşi'nin adamları, Hz.Cafer'e; "Sen, ne diye Hükümdara secde etmedin?" dediler.
            Hz.Cafer; "Biz, ancak Allah'a secde ederiz!" dedi.
            "Niçin?" diye sordular.
            Hz.Cafer; "Allah, bize Rasulunu gönderdi. O da Allah'dan başkasına secde etmemekliğimizi bize emretti!" dedi.
            Amr'ibn-i As ve arkadaşı, Necaşi'ye; "Biz, bunların halini sana bildirmedik miydi?" dediler.
            Necaşi, Muhacirlere; "Ey huzuruma getirilmiş olan topluluk! Bana bildiriniz. Siz, ülkeme ne için geldiniz? Haliniz nedir? Tüccar değilsiniz. Bir isteğiniz de yok. O halde bana, benim memleketime niçin geldiniz? Sizin, şu ortaya çıkmış olan Peygamberinizin hali nedir? Hem bana bildiriniz ki siz ne diye memleketiniz halkından bana gelenlerin selam verdiği gibi selam vermiyorsunuz?" dedi.
            Hz.Cafer, gelen elçilerden yalnız birisinin konuşması hususunda Hükümdarın emretmesini isteyerek, bazı sorular soracağını bildirdi. Bu teklif üzerine, iki elçiden Amr ibn-i As kendisinin konuşacağını söyledi. Bundan sonra Hz.Cafer, Amr'ibn-i As ve Necaşi arasında şu konuşmalar cerayan etti:
            Hz.Cafer; "Ey Hükümdar! Sorunuz bu adama, biz yakalanıp efendilerimize teslim edilecek köleler miyiz?"
            Amr'ibn-i As; "Hayır! Onların cümlesi asil ve hür kimselerdir."
            Hz.Cafer; "Bizim onlardan haksız yere aldığımız bir mal veya ödenecek borçlarımız var mı?"
            Amr'ibn-i As; "Hayır! Bir kırat bile borçları, bir dirhem dahi gasbettikleri mal yoktur."
            Hz.Cafer; "Biz, haksız yere birinin kanını yere döktük de kısas için mi geri istiyorlar."
            Amr'ibn-i As; "Hayır, hayır! Ne bir damla döktükleri kan ve ne de böyle bir isteğimiz var!"
            Hz.Cafer; "Öyle ise, hangi sebeple iademizi talep ediyorlar?"
            Burada dikkate şayan bir nokta: Devletler hukukunun isminin işitilmediği, diplomasi ilimlerinin bilinmediği bir zamanda, bir yabancı memlekete iltica eden şahısların iadesi için, sağlam ve makul sebepler inşaa edilmesi lazım geldiğini; mü'minin firaseti keşfetmiş ve sebepsiz bir iadenin mümkün olmayacağına, Habeş hükümet adamlarını ikna etmiştir.
            Amr'ibn-i As; "Onlar ve biz aynı dinin mensupları idik. Onlar bu dini bıraktılar. Muhammed'e ve dinine uydular." dedi.
            Necaşi, Hz.Cafer'e dönüp; "Siz, mensubu bulunduğunuz dini bırakıp da, ne benim ve ne de başka milletlerin dinine girmediğiniz halde, ne diye sadece kendinizin bildiği bir dine girdiniz? Başka hükümdarların değil de benim ülkemi tercih edişinizin sebebi nedir? Edindiğiniz din nasıl bir şeydir? Uyduğunuz Peygamberin hali nedir?" diye, kendileri ve Peygamberleri hakkında malumat vermelerini istedi.
            Hz.Cafer; "Ey Hükümdar! Biz, cahil bir millettik. Putlara tapardık. Laşeleri yerdik. Her kötülüğü işlerdik. Akrabalarımızla münasebetlerimizi keserdik. Komşularımıza kötülük yapardık. Kuvvetli olanlarımız zayıf olanlarımızı ezerdi. Yüce Allah, bize, kendimizden; soyunu sopunu, doğruluğunu eminliğini, iffet ve nezaketini duyup bildiğimiz bir Peygamber gönderinceye kadar, biz bu durumda ve bu tutumda idik.
            O Peygamber; bizi, Allaha, Allah'ın birliğine inanmağa, O'na itaata, bizim atalarımızın tapındığı Allah'dan başka taşları ve putları bırakmağa davet etti. Doğru sözlü olmağı, emanetleri yerine getirmeği, akrabalık haklarını gözetmeği, komşularla güzel geçinmeği, günahlardan ve kan dökmekten sakınmağı bize emretti. Her türlü ahlaksızlıklardan, yalan söylemekten, yetimlerin malını yemekten, namuslu kadınlara dil uzatmak ve iftira etmekten bizi menetti. Hiçbir şeyi eş, ortak koşmaksızın Allah'a ibadet etmeği, namaz kılmağı, zekat vermeği, oruç tutmağı bize emretti. Biz de, O'nu tasdik ve O'na iman ettik. O'nun, Allah'dan getirip tebliğ eylediği şeylere tabi olduk. Hiçbir şeyi eş, ortak koşmaksızın Allah'a ibadet ettik. O'nun bize haram kıldığını haram, helal kıldığını da helal olarak kabul ettik.
            Bu yüzden kavmimiz, bize düşman kesildi. Zulmetti. Bizi, dinimizden döndürmek, Allah'a ibadetten vazgeçirip, putlara taptırmak için türlü işkencelere ve mihnetlere uğrattılar. Bizi perişan ettiler. Bize eski kötülüklerimizi tekrar işletmek için zulmettiler. Bizi, sıkıştırdıkça sıkıştırdılar. Bizimle dinimizin arasına girmeye çalıştılar ve bizi dinimizden ayırmak istediler. Biz de, yurdumuzu yuvamızı bırakarak, senin ülkene geldik, sığındık. Seni başkalarına tercih ettik. Bizim Peygamberimiz, bizi sizin yanınıza ve ülkenize gönderirken, "Necaşi'nin ülkesinde kimse zulme uğramaz, onun ülkesi adaletin ve doğruluğun yurdudur." diye sizi bize anlattı. Senin himayene, komşuluğuna can attık. Senin yanında zulme, haksızlığa uğramayacağımızı ummaktayız Ey Hükümdar!
            Selam verme işine gelince; biz, seni Rasulullah'ın selamı ile selamladık ki, birbirimizi de öyle selamlarız. Cennete gireceklerin selamlarının da bu şekilde olduğunu Rasulüllah bize haber verdi. Bunun için, biz de seni öyle selamladık!
            Sana, secde etmek hususuna gelince; biz Allah'dan başkasına secde etmekten Allah'a sığınırız!..." dedi.
            Necaşi; "Senin yanında, Allah'dan gelmiş bir şey var mı?" diye sordu.
            Hz.Cafer; "Evet, var." deyince, Necaşi; "Onu, bana oku!" dedi.
            Hz.Cafer, Meryem Suresi'nin baş tarafından okumağa başladı. Okunan Kur'an'ı huzu ve huşu içinde dinleyen Necaşi'nin gözleri yaşardı. Hüngür hüngür ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakalını ıslattı. Rahipler de ağladılar.
            Necaşi ve Rahipler; "Ey Cafer! Bu tatlı ve güzel kelamdan çokça oku!" dediler. Hz.Cafer Kehf Suresini de okudu.
            Necaşi, kendisini tutamayarak; "Vallahi, bunlar Hz.İsa'ya ve Hz.Musa'ya gelen kelam ile aynı menba'dan fışkıran ışıklardır. Nurdur." dedi.
            Kureyş elçilerine döndü; "Gidiniz, Vallahi ben, ne onları size teslim ederim, ne de onlara bir kötülük düşünürüm." dedi.
                Müşriklerin Bitmeyen Hilesi ve Necaşi'nin Kesin Tavrı
            Abdullah ibn-i Ebi Rebia ile Amr'ibn-i As, Necaşi'nin huzurundan çıktılar. Amr'ibn-i As, arkadaşına; "Vallahi, yarın onların bir kabahatini ortaya koyup, Necaşi'nin gözünden öyle bir düşüreceğim ki" diyerek bir hile düşündü.
            Ertesi günü Necaşi'nin huzuruna çıkıp; "Ey Hükümdar! Onlar, Meryemoğlu İsa'ya ağır bir söz söylüyorlar. Onlara bir adam gönderip İsa için ne söylediklerini bir sor." dedi.
            Necaşi, Hz.İsa hakkındaki telakkilerini sormak üzere Muhacir Müslümanları çağırdı; "Siz Meryemoğlu İsa hakkında ne dersiniz?" diye sordu.
            Hz.Cafer; "Biz, Hz.İsa hakkında, Peygamber Efendimiz'in bize Allah'dan getirip tebliğ ettiğini söyleriz," dedi ve Sure-i Meryem'in 29-33 ayetlerini okudu. [Okunan ayet-i kerimelerin meali şerifi: Hz. Meryem (beşikteki oğlu) İsa'ya (konuş diye) işaret etti. (kavmi) "biz henüz beşikte olan bir sabi ile nasıl konuşuruz?" dediler. (o esnada İsa dile gelip dedi ki) ben muhakkak Allahın kuluyum, O Allah bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı,]).
            Necaşi çok duygulandı. Eline bir çubuk alarak yere bir çizgi çizdi ve "Vallahi, Meryemoğlu İsa da, zaten sizin söylediğinizden başka bir şey değildir. Arada şu çizgi kadarcık bile bir fark yoktur." dedi.
            Bu sözleri duyduktan sonra Müslümanları daha çok sevdi. Müşriklere iade etmek şöyle dursun, onları eskisinden daha ziyade himaye etmeğe başladı ve Müslüman Muhacirlere; "Sizi ve yanından geldiğiniz Zat'ı tebrik ederim! Ben şehadet ederim ki, O Rasulüllah'dır. Zaten biz, O'nun geleceğini İncil'den öğrenmiştik. O Rasulü, Meryemoğlu İsa da müjdelemişti. Vallahi, eğer O, ülkemde olsaydı gidip O'nun ayakkabılarını taşır, ayaklarını yıkardım. Gidiniz. Ülkemin el sürülmemiş kısmında, her tecavüzden korunmuş, emniyet ve huzura kavuşmuş olarak yaşayınız. Size kötülük eden helak olur! Size kötülük eden helak olur! Size kötülük eden helak olur! Ben, sizden herhangi bir adamı üzüntüye uğratıp da, bir dağ altına malik olmağı arzu etmem." dedi.
            Necaşi, bundan sonra, Kureyş elçilerinin getirdikleri hediyeleri; "Benim bunlara ihtiyacım yoktur! Başkalarının gasbettiği bu mülkümü, Allahü Teala bana verip ve halkı boyun eğdirirken benden rüşvet almadı!" diyerek red ve iade etti.
            MÜŞRİKLERİN MÜSLÜMANLARA BOYKOT İLANI

            İslamiyetin, Mekke sınırlarını aşarak kabileler arasında yayılmağa başlaması, müşrikleri endişeye, telaşa düşürdü. Hz.Hamza ve Hz.Ömer gibi iki büyük kahramanın müslüman olması Kureyşlileri bir hayli düşündürdü. Kendilerini bu yolda yeni ve kesin kararlar almağa sevketti. Nihayet, Haşimoğullarına boykot ilan ederek onları zorlama yoluna gitmeği kararlaştırdılar.
            Müşriklerin boykot kararı için, aralarında yazıp Kabe duvarına astıkları akid levhası şöyle idi:
Peygamber kabilesi olan Haşimoğulları ile alaka kat'iyyen kesilecek.
Onlarla alışveriş yapılmayacak.
Onlarla herhangi bir evlilik düşünülmeyecek.
            Böylece Müslümanlar tam üç sene muhasara edildiler. Kuvvetleri kalmayıncaya kadar aç kaldılar. Ta ki, Allahü Teala, bu zalim akidden Müslümanları kurtarıncaya kadar bu boykot devam etti.
            Bu uzun ve acı boykot hareketini Kureyş'ten bazı iyi kalpli kimseler beğenmedi. Bunun üzerine bu sahifenin yırtılması hususunda aralarında anlaştılar. Kureyşten beş kişi bu niyetle Kabe'ye geldi. İçlerinden Züheyr'ibn-i Ebi Ümeyye isimli kimse kalkarak, Kabe'yi yedi defa tavaf etti ve yüksek sesle Kureyş'e şöyle hitap etti: "Ey Mekkeliler! Biz, yiyelim, içelim, giyinip kuşanalım da öte yandan Haşimoğulları alışverişten mahrum edilsinler, darlıklar, sefaletler içinde kıvranarak helak olsunlar, doğru mudur? Vallahi, akrabalık bağlarını kesen o zalim sahife yırtılmadıkça duracak, oturacak değilim!" dedi.
            O sırada mescidin bir tarafında bulunan ve Züheyr'in konuşmasından sinirlenip duran Ebu Cehil'in sesi yükseldi; "Yalan söylüyorsun, yırtamazsın!" dedi.
            Zem'a ibn-i Esved, Ebu Cehl'e; "Vallahi, en yalancı sensin! Zaten biz o yazıya, yazıldığı sırada da razı olmamıştık!" dedi.
            Ebul Bahteri; "Zem'a doğru söylüyor. Biz onda yazılı olanları tamamiyle kabul ve ikrar etmemiştik." dedi.
            Bu konuşmalar karşısında Ebu Cehil artık direnemedi ve şöyle dedi: "Her halde bu daha önce, buradan başka bir yerde geceleyin görüşülmüş, konuşulmuş, üzerinde karara varılmış bir iş olsa gerek!"
            O zaman Mut'im ibn-i Adiyy kalktı ve kağıdın üzerinde bir kurt gördü. Kurt bütün kağıdı yemiş, delik deşik etmişti. Yalnız Allah ismini yememişti. İşte böylece Müslümanlara reva görülen üç senelik zulüm sona ermiş oldu.
            Rasulüllah Efendimiz, bu kurt hadisesini daha önceleri amcasına şöyle haber vermişti: "Amca, Allah onların yaptıkları anlaşmaya bir kurt musallat edecek ve hepsini kemirecek, yalnız Allah ismi kalacaktır." İşte Mucize-i Peygamberi böylece tahakkuk ediyordu.
            Bu kurtuluş çaresini düşünenlerden biri de Hişam ibn-i Amr'dir. Bu Zat, Kureyş'e karşı çok merhametli idi. Haşimoğulları sıkıntılı günlerini yaşarken, O, devesinin üstüne bazı yiyecekler yükler ve devesini onların bulundukları yere doğru gece sürer sevkederdi. Böylece, Haşimiler birazcık olsun yiyeceğe sahip olurlardı. Sonra onlar da tekrar deveyi geriye sürerlerdi.
                HÜZÜN SENESİ

            Peygamber Efendimiz'le Müslümanların biraz rahat edecekleri bir sırada, amcası Ebu Talib ve kendisine ilk iman eden Hz.Hatice gibi cefakar ve vefakar bir hayat arkadaşının, birbiri ardınca vefat etmeleri, Rasulüllah Efendimiz için boşlukları doldurulamayacak kayıplardandı.
            Bi'setin 10.yılına rastlayan bu hadiseler, Hz.Peygamberimiz'e hayatı boyunca unutamayacağı üzüntüler getirmiş olduğundan bu seneye, «gam ve keder yılı, hüzün yılı» denmiştir.
            Ebu Talib vefat ettiği zaman 87 yaşında idi. Kendisi Müslüman dahi olmadığı halde, Kureyş'in bütün düşmanlıklarına hedef olan Peygamberimiz'i hayatının sonuna kadar korumaktan da geri durmamıştı.
            Aynı yıl Ramazan-ı Şerif ayında bütün mü'minlerin annesi Hz.Hatice validemiz de 65 yaşında olduğu halde vefat etti. Hz.Hatice validemiz, Peygamberimizin Peygamberliğini ilk tasdik eden, en sıkıntılı günlerinde derdine ortak olan, vefakar bir hayat arkadaşı idi. Peygamber Efendimizle birlikte 25 yıl yaşadı. Peygamberimiz, Hz.Hatice validemizi takdir ve rahmetle anar, hatırasına çok hürmet ederdi. Peygamberimiz'in Hz.İbrahim'den başka bütün çocukları Hz.Hatice'den doğmuştu. Yalnız Hz. İbrahim O'nun vefatından sonra Hz. Mariye adındaki zevcesinden doğmuştur.
            BİR MELCE [2] ve TAİF YOLCULUĞU

            Ebu Talib'in vefatından sonra, müşrikler, Peygamberimiz'e, Ebu Talib'in sağlığında yapmadıkları zulüm ve işkenceleri yapmışlar, Allah Rasulü'nü göz açamaz hale getirmişlerdi.
            Rasulüllah Efendimiz bi'setin 10.yılı Şevval ayının 27.gecesinde azatlı kölesi Zeyd ibn-i Harise'yi yanına alarak Taif'e gitti. Maksadı; müşriklere karşı, Sakıf kabilesinin kendisini korumalarını, desteklemelerini, Yüce Allah'dan getirdiklerini kabul eylemelerini onlardan istemekti. Peygamberimiz, Taif'e varınca orada Sakıf kabilesinden bazı kimseler ile görüşmek istedi ki, bunlar Abdi Yalil'ibn-i Amr, Mes'ud'ibn-i Amr, Habib'ibn-i Amr adında üç kardeşti. Allah Rasulü bunlarla görüştü. Onları, Allah'ın birliğini kabule, İslam dinine yardıma davet etti. Kavminden muhalefet edenlere, kendisiyle birlikte karşı koymalarını istemek için geldiğini söyledi.
            Üç kardeş her biri ayrı ayrı cevaplar vererek reddedip çeşitli incitici sözler söylediler. Gençlerinin Müslümanlığa heveslenmelerinden korkarak, Peygamber Efendimiz'e; "Memleketimizden çık. Nereye gidersen git!" dediler. Bununla da kalmayarak, içlerinden bir takım aklı ermez ayaktakımını, çocukları, ipsiz kimseleri kışkırtarak Peygamber Efendimize musallat ettiler. Onları yolun iki yanına doldurdular. Söve saya Rasulüllah'ı taşa tutturdular. Ayaklarını topuklarına kadar kanlar içinde bıraktılar. Dermansız düşüp oturdukça kaldırttılar. Yürüdükçe taşlattılar. Zeyd ibn-i Harise atılan taşlara, kendi vücudunu siper etmekte, Rasulü Ekrem'i korumağa çalışmakta idi. Onun da başı yarılmış ayaklarından kanlar akmağa başlamıştı.
            Peygamberimiz, nihayet üzgün ve bitkin bir halde Mekke'li Rebia oğulları Utbe ve Şeybe'nin Taif dışındaki bağ evine sığınınca Taif'in ipsizleri geri döndüler.
            Peygamber Efendimiz biraz sükunet bulduktan sonra Allahü Teala'ya şöyle ilticada bulundu: "Allahım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor ve hakir görüldüğümü ancak Sana arz ve şikayet ederim.
            Ey merhametlilerin en Merhametlisi! Herkesin hor görüp de dalına bindiği biçarelerin Rabbi Sensin! Sensin benim Rabbim! Sen beni, kötü huylu, yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek kadar bana merhametlisin.
            Allahım! Senin gazabına uğramaktan, İlahi rızana uzak kalmaktan Sana, Senin, o karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerini yoluna koyan İlahi nuruna sığınırım! Allahım! Sen, hoşnut oluncaya kadar affını dilerim. Allahım! Her kuvvet, her kudret ancak Seninle kaimdir! "
            Addas'ın Müslüman Oluşu
            Rebia'nın oğulları Utbe ve Şeybe, Taiflilerin Peygamber Efendimiz'e yaptıklarını uzaktan görmüşler, merhamete gelmişlerdi. Hristiyan olan köleleri Addas'ı çağırdılar. "Bir salkım üzüm al. Şu tabağa koy! Sonra, onunla şu Zat'ın yanına kadar git ve O'na, «Bu üzümden ye» de!" dediler.
            Addas dediklerini yaptı. Gidip tabağı Peygamberimiz'in önüne koydu. "Buyurun yiyin" dedi.
            Peygamber Efendimiz elini üzüme uzatırken "Bismillah" dedi ve üzümü alıp yemeğe başladı.
            Addas, Peygamber Efendimiz'in yüzüne baktı ve "Vallahi, bu sözü bu beldelerin halkı söylemezler ve bilmezler!" diyerek kendi kendine söylenince,
            Peygamberimiz O'na; "Ey Addas! Sen hangi diyar halkındansın ve dinin nedir?" diye sordu. Addas; "Hıristiyanım. Ninova'lı bir kimseyim!" dedi.
            Peygamber Efendimiz; "Demek sen, O salih kişi, Yunus Peygamberin hemşerisisin?" dedi. Addas; "Sen, Yunus Peygamberi nereden biliyorsun?" diye sordu.
            Peygamber Efendimiz; "O benim kardeşimdir. O bir Peygamberdi, ben de Peygamberim!" deyince,
            Addas, sarılıp Peygamberimiz'in başını, ellerini ayaklarını öptü. Müslüman oldu.
            Bunu gören Rebiaoğullarından birisi, diğerine; "Senin adamın, gözünün önünde kölenin inancını bozdu!" dedi.
            Addas, dönüp yanlarına gelince de, her ikisi birden ona; "Yazıklar olsun Addas sana! Sen o adamın başını, ellerini ve ayaklarını öptün ha!" diye çıkıştılar.
            Addas onlara; "Efendim! yeryüzünde bu Zat'dan daha hayırlı bir kişi yok! Bana bir şey bildirdi ki, onu ancak bir Peygamber bilebilir." dedi.
            Peygamberimiz'in Hemşehrilerine Rahmet ve Şefkati
            Peygamber Efendimiz, Sakıf kabilesinden (Taiflilerden) üzgün bir halde Mekke'ye yönelmişti. Düşüne düşüne yürümeğe devam edip Mekke'ye iki konak uzaklıkta bulunan Karn-ı Sealib mevkiine geldiği zaman, başının üzerinde bir bulutun kendisini gölgelemekte olduğunu ve dikkatlice bakınca, bulutun içinde asli halinin görünüşü ile Cebrail'in olduğunu gördü.
            Cebrail seslenerek; "Şüphe yok ki Allahü Teala, kavminin Sana ne söylediklerini işitti. Allahü Teala, Sana şu dağların, yerlerin, göklerin feriştahını (meleğini) gönderdi. Kavmin hakkında ne dilersen O'na emredebilirsin!" dedi.
            Bunun üzerine, O acip kudret sahibi feriştah melek seslendi. Peygamberimize selam verdi ve; "Ey Muhammed! Cebrail doğru söyledi. Sen ne dilersen dile! Emrine amadeyim: Eğer şu iki yalçın dağın, Mekkeliler üzerine kapanırcasına birbirine kavuşmasını istiyorsan emret kavuşturayım!" dedi.
            Peygamberimiz; "Hayır! Ben böylesini istemem! İsterim ki, Allah bu müşriklerin sulbünden, Allah'a hiçbir şeyi şerik koşmaksızın ibadet edecek bir nesil ortaya çıkarsın!" dedi.
            Taif'de verilen sıkıntı ve eza, Peygamberimiz'e Uhud gününden daha ağır gelmişti.
            Peygamberimiz, Mekke'ye girmeden bir merhale geride Batn-ı Nahle denilen mevkide oturdular. Taiflilerin kendisine gösterdikleri çirkin hareketlerden üzülmüşlerdi. Orada, Rahman Suresini tilavet ederken, cin taifesinden bir güruh gelerek O'nu dinlediler ve iman ettiler.
            Peygamber Efendimiz, bir müddet o mevkide oturduktan sonra Mekke'ye geldi. Şehre girmeden, Mut'im ibn-i Adiyy isimli, tanınmış bir adama haber gönderip, kendisini himayesine almasını istedi. O da kabul etti. Gelip evine götürdü. Müsafir etti.
            Harem-i Şerif'de namaz kılarken, Ebu Cehil O'nu görünce Mut'im'e; "Himayende mi, yoksa tesadüfen mi arkana düştü?" diye sordu.
            Mut'im; "Himayemde" deyince ses çıkaramadı.
            Mut'im'in bu iyiliğini Müslümanlar hiçbir zaman unutmadı. Bedir esirleri hakkında konuşmak için, Mut'im'in oğlu Medine'ye gelince, Hz.Peygamberimiz ona; "Eğer baban sağ olup da gelseydi, şu kokmuş herifler hakkında şefaatte bulunsaydı, bağışlardım!" dedi.
      MİRAC

            Mirac, lügatte "uruc etmek, yükselmek" manasına gelir ki, bu; İlahi davet üzerine gecenin küçük bir cüz'ünde Fahri Kainat (S.A.V) Efendimiz'in Mekke'den (Mescid-i Haram'dan) Kudüs'e (Mescid-i Aksa'ya), oradan da semavata ve semavatın ötesindeki bütün alemlere olan seyahatıdır. Bu gidişgeliş, seyahat, geceleyin vaki olduğundan «İsra» da denir.
            İsra ve Mi'rac mucizesi hicretten bir-birbuçuk yıl kadar önce, Mekke'de, geceleyin vuku' bulmuştur. Bu mucize hakkında Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyrulmaktadır:
            "Sübhanellezi esra bi abdihi leylen minel Mescidil Harami ilel Mescidil Aksa... ilh.  [Noksan sıfatlardan münezzeh, kemal sıfatlarla muttasıf olan Zat-ı Ecelli A'la, en has kulu olan Habibini, gecenin küçük bir cüz'ünde, Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya götürdü. Biz, O Mescidi Aksa'nın etrafını, maddi ve manevi müzeyyenat ile Habibimize, mucizelerimizden bazısını gösterelim diye süsledik. Şüphe yok ki, her şey'i hakkıyla gören ve işiten Allah'dır.]" (Sure-i İsra, ayet 1).
            Peygamber Efendimiz'in Mi'rac seyahatinin "ruhen mi, ceseden mi" yapıldığı hususunda birçok ihtilaflar olmuş ise de, bu mucizeyi haber veren Ayet-i Kerime'de geçen "abid" kelimesi bu ihtilaflara çok açık ve net bir cevap teşkil etmektedir. Zira, "abid" kelimesi, yalnız ruha değil, yalnız cesede de değil, ruh ve cesedin her ikisine birden denildiği için, Fahri Kainat'a bu seyahatin hem ruh ve hem de cesedi ile beraber yaptırıldığı muhakkaktır.
            Hakkında "Levlake, Levlake lema halakt-ül eflak (sen olmasaydın, sen olmasaydın, ben ecram-ı ulviye ve süfliyeyi halketmeyecektim, bütün bu varlığı senin şerefine yarattım" buyurulan bir peygamberin, nezdi uluhiyyetteki sevgisini takdir edenler için Mi'rac'ı akla baid (uzak) görmeye asla mahal yoktur.
            Mi'rac, insan aklının kavrayamayacağı, lahuti bir hadisedir, metafizikdir, ma-ba'düt-tabiadır (akıl üstü bir şeydir). Tek kelime ile, mucizedir. İnsan, akıl kantarı ile onu tartamaz. Tartmağa kalkışılırsa terazi kırılır. Bunda, zaman ve mekan kaydı, mesafe ortadan silinmiştir. Bu, Peygamberimiz'in ilahi lütfa mazhar oluşudur.
            Bugün ilim, nice harikuladelikleri kabul etmektedir. Esir dalgaları ile uzaklara sesin ve resmin nakledildiğini her gün görüyoruz. Geçmişte hayal sanılan birçok şeyler bugün gerçekleşmiştir. Mükevvenatta, kuvvetler keşfolunmakta, pek çok hakikatlar meydana çıkarılmaktadır. Allah'ın verdiği akıl ve zeka sayesinde bugünün insanı, havada uçmakta, atmosferi aşarak aya ve seyyarelere gidip gelmektedir. İlmi herşeyi saran Yüce Allah'ın kudretiyle, sevgili kulu Hz.Muhammed(S.A.V.)'in Mekke'den Kudüs'e gitmesi, oradan göklere çıkması, varlığın hulasası olan bu Zat'ın gökler alemini ve bütün Mükevvenatı seyretmesi neden mümkün olmasın?
            Ne yazık ki; dün, bu Kudretullah'ı inanmayıp inkar edenlerin, «insan uçar mı imiş, ağır bir şey semaya gider mi imiş, cism-i sakilin cevvi sema ile alakası ne imiş» diye hakaretamiz tabirler kullananların çocukları, Avrupa'nın mülhidleri bugün havada uçuyorlar. Kendi elleriyle ecdadlarını tekzip ediyorlar. Zerre kadar haya edenin, o Mucizetullah'ı inkar eden ciltlerle dolu kütüphanelerini dinamitle uçurmaları lazım gelir.
            Artık Mi'rac, zamanımızdaki ilim ve tekniğin gelişmeleri karşısında herkes tarafından daha kolay kabul edilebilecek ilahi bir hakikattir. Biz müslümanlar ne kadar sevinsek, Mevlamıza ne kadar şükretsek ve de ne kadar iftihar etsek yine de azdır. Çünkü; ilim bizimle, fen bizimle, teknik bizimle, herşey bizimledir.
            Fahri Kainat (S.A.V) bu hususta mealen buyuruyorlar ki:
            "Mi'rac'a götürüldüğüm gece, Ben, Mekke'de [3] , uyku ile uyanıklık arasında iken, Cebrail geldi. Kalk ya Muhammed (S.A.V) dedi.
            Kalkdım bir de baktım ki, yanında Mikail ve İsrafil  Aleyhimüsselam da var. Kardeşim Cibril'e sorduğumda dedi ki: ''Ya Muhammed! Rabbim Teala, beni sana gönderdi. Bu gece, bundan önce hiç kimseye yapmadığı ve bundan sonra da hiç kimseye yapmayacağı ikramı sana lütuf ve ihsanda bulunacak. Sen Rabbinle konuşmayı ve O'nu görmeyi istsyorsun, bu gece, sen Rabbinin acaibatından, O'nun azamet ve kudretinden çok şeyler göreceksin.'' dedi.  
            Sonra bana manevi bir ameliyat yapıldı. İçi iman ve hikmetle dolu altından bir leğen getirdiler, boğazım'dan karnıma kadar göğsümü yardılar, Zemzem suları ile yıkayıp iman ve hikmetle doldurdular. İki omuzumun arasına Hatemi Nübüvvet ile mühürlediler. Bundan sonra Cebrail elimden tuttu, Zemzem suyunun başına götürdü. Oradaki meleğe şöyle dedi: ''Bana zemzem suyundan bir kova su getir.'' O su geldikten sonra, abdest aldım, iki rekat namaz kıldım. Sonra "haydi gidelim" dedi.
            Nereye diye sordum,
            Rabbine, Rabbinin dilediği yerlere" dedi. Ve çok güzel, beyaz Burak denen acip bir vasıtaya bindirilerek yola çıkarıldım.
            Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya
            Burak, adımını gözünün erişebildiği yerin ilerisine atıyordu.
            Peygamber Efendimiz, Mekke ile Medine arasında bulunan Ezrak Vadisinden geçerken; "Bu hangi vadidir?" diye sordu.  
            "Ezrak vadisidir!" dediler.
            Peygamberimiz, bakınca, Hz.Musa'nın "Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk" diyerek seniyeden (yüksekten) inişini, Hz.Davud'un, şehadet parmaklarını kulaklarına kadar kaldırıp yüksek sesle "Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk" diyerek vadiden geçişini gördü.
            Peygamberimiz, Cuhfe yakınındaki Herşa seniyesinden geçerken; "Bu hangi seniyedir?" diye sordu.
            "Herşa seniyesidir!" dediler.
            Peygamber Efendimiz bakınca, orada, Hz.Yunus'un kırmızı tüylü, dişi devesinin üzerinde, softan cübbesine bürünmüş, devesinin liften yularını tutup "Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk" diyerek vadiden geçmekte olduğunu gördü.
            Peygamberimiz, Cebrail ile birlikte Beyt-i Makdis'e (Mescid-i Aksa'ya) vardı. Orada, Peygamberlerden Hz.İbrahim, Hz.Musa, Hz.İsa ve gelmiş geçmiş bütün Peygamberlerin ve bütün Evliyaullahın ruhaniyetini toplanmış halde buldu. Fahri Kainat'ı istikbal ediyorlardı. Peygamber Efendimiz, herbiri ile ayrı ayrı musafaha etti. Hal ve hatırlarını sordu. Hepsine imam olarak iki rekat namaz kıldırdı.
            Peygamber Efendimize üç bardak sunuldu ki, onlardan birisinde süt, birisinde şerbet, diğerinde de su vardı. Bardaklar sunulurken Peygamberimiz bir ses işitti ki; "Eğer suyu alırsa kendisi de ümmeti de ihtiyaçsız, kanaatkar olur. Eğer şerbeti alırsa kendisi de ümmeti de mahrumiyete uğrar, sütü alırsa kendisi de ümmeti de doğru yolu bulur!" diyordu.
            Peygamber Efendimiz süt bardağını içti.
            Cebrail; "Ya Muhammed! Sen, fıtri ve tabii olanı seçtin. Sen de ümmetin de doğru yola iletildiniz!" dedi.
            Mescid-i Aksa'dan Semavat'a
            Peygamber Efendimiz, Mescid-i Aksa'dan Cebrail ile birlikte semavata, göklere yükseltildi. Melekut alemini seyretti.
            Birinci kat semada çok nurani bir zat gördü. Onun sağ ve sol yanında bir takım karaltılar vardı. Sağına bakınca gülüyor, memnun oluyor. Soluna bakınca da ağlıyor, mahzun oluyordu. Peygamber Efendimiz, bu zatın kim olduğunu tanıyamadı ve merak edip Cibril'den sordu.
            Cibril de; "O, Senin ve bütün neslin babası olan Hz.Adem'dir" diye tanıttı.
            Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, O'na selam verdi.
            O da, Peygamberimizin selamını şöyle aldı: "Merhaben binnebiyyi vel'veledi'ssalih (Merhaba, Ey Peygamber! Ey salih evlad!)" dedi.
            İkinci kat semada Hz.Yahya ve Hz.İsa,
            üçüncü kat semada Hz.Yusuf,
            dördüncü kat semada Hz.İdris,
            beşinci kat semada Hz.Harun,
            altıncı kat semada Hz.Musa,
            yedinci kat semada Hz.İbrahim'i gördü ki, Beyt-i Mamur'un kapısında bir kürsi üzerinde oturmuştu. Beyt-i Mamur'a her gün yetmişbin melek girer, her girene de kıyamete kadar geri dönmek sırası gelmezdi.
            Cebrail yedinci kat semadan Peygamber Efendimizi alıp öyle bir fezaya çıkardı ki, Peygamberimiz orada, kaderleri yazan kalemlerin cızırtılarını duyuyordu. Daha sonra Peygamber Efendimize, Sidretü'l Münteha safhası açıldı.
            Cebrail; "İşte burası Sidretü'l Münteha'dır, benim seyahat sahamın bittiği yerdir. Artık ben, buradan öteye gidemem. Gitmem için bir adım atacak, bir adım ileri geçecek olursam yanarım. Benim bünyem buradan öteye seyahata mütehammil değildir." deyip orada durdu.
            Peygamber Efendimiz; "Peki ne olacak, buradan öteye ben ne ile gideceğim?" diyordu ki, ufkun açıldığını, önüne bir Refref (manevi bir asansör) konulup buyur edildiğini gördü. Bu anı, merhum Süleyman Çelebi şöyle ifade ediyor:
            «Söyleşirken Cebrail ile Kelam,
            Geldi refref önüne, verdi selam.»  
            Mi'rac'da, Peygamber Efendimize her an bir alem gösterilmiş, gezdirilmiş, sevdirilmiş ve çok memnun, hayretler içinde kalarak Mevla'dan bu hayretlerinin tezyidini dilemiştir.
            Peygamberimiz; "Ben, Mirac'dan daha güzel bir şey görmüş değilim." buyurmuşlardır.           
            Mirac'ın Mertebeleri
            Mi'rac'ın; Mescid'i Haram'dan Mescid'i Aksa'ya kadar olan kısmı ayetle sabittir ki münkiri kafir olur.
            Mescid-i Aksa'dan Sitretü'l Münteha'ya kadar olan kısmı Haber-i Meşhur'la sabittir ki münkiri dal ve mudil olur.
            Sidretü'l Münteha'dan İla Maşaallah, Haber-i Ahad ile sabittir ki münkiri bidat ehli olur.
            Fahri Kainat'ın bu seferi; Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar cennetden gelme bir Burak üzerinde, Mescid-i Aksa'dan Sidretü'l Münteha'ya kadar olan kısmı, Cebrail (A.S.)'ın kanadı üzerinde, oradan İla Maşaallah (Allahü Teala'nın dilediği yerlere) Refref (manevi, nurdan bir asansör) ile cerayan etmiştir. 
            Mirac'da Peygamberimiz'e ve Ümmetine Yapılan İhsan veTeşri Kılınan Hükümler
            Peygamber Efendimiz, Mi'rac gecesinde ilahi tecellilere, hitaplara, iltifatlara mazhar oldu ve Hazreti Peygamberimiz'e üç şey verildi:
            1- Bakara Suresi'nin son ayetleri (Amenerrasulü),
            2-Ümmetinden, Allah'a hiçbir şeyi şirk koşmayanların Cennete gireceği müjdesi,
            3- Mirac hediyesi olarak beş vakit namaz.
            Mirac Mucizesini Müşrikler Nasıl Karşıladı?    
            Peygamber Efendimiz, Mi'rac sabahı halkın yanına gidip, onlara Miracını haber verdi. Her ne gördüyse serteser (baştan başa) anlattı. Maalesef imanı zayıf olanlardan bir kısmı buna inanmayıp irtidat etti ise de büyük ekseriyat bu mucizeye inandı ve imanları kuvvetlendi. Bunu aklıyla tartmağa kalkışanlar şaştılar, "Ya Muhammed (S.A.V.)! Buna delilin nedir? Biz bunun bir benzerini daha işitmedik" dediler.
            Peygamber Efendimiz; "Buna delil, filanoğullarının devesine, filan vadide, filan yerde rastladım. Develerini kaçırmışlar arıyorlardı. Onları, develerine doğru kılavuzladım ve ben Şam'a yöneldim. Sonra dönüşümde Daphana'na geldiğim zaman filanoğullarının kafilesine rastladım. Halkı uyur bir halde buldum. Onlara ait üzeri örtülü su kabının örtüsünü açıp içindeki suyu içtim. Yine üzerini eskisi gibi örttüm.
            Başka bir delil de; sizlere ait bir kafileye Ten'in yokuşunda rastladım ki, önde toprak renginde karamtırak bir deve vardı. Üzerinde iki çuval bulunuyordu. Birisi siyah, öbürü alaca renkli idi" dedi.
            Halk, acele Seniyye mevkiine çıktılar. Başkaları gidip kavuşmadan kendilerine tarif edilen ilk deveyi karşıladılar. Deve aynen bildirildiği gibiydi. Su dolu kaplarını sordular. Onlar da su doldurup üzerini örttüklerini bildirdiler. Hemen su kabına bakıp, üzerini örttükleri gibi örtülü gördüler, fakat içinde hiç su bulamadılar.
            Müşrikler, Mekke'ye gelen başka kafilelerden de sordular. Onlar da; "Doğrudur. Vallahi biz anlattığı gibi, vadide dağıldığı zaman devemizi yakalayıncaya kadar, bizi kendisine çağıran bir insan sesini işitip deveye kadar götürüldük" dediler.
            Peygamber Efendimiz'e Mescid-i Aksa'yı tarif et denince; Beyti Makdis (Mescid-i Aksa) Peygamber Efendimiz'in mubarek gözlerinin önüne getiriliverdi. Allah Rasulü, bir ekrandaki görüntü misali bakarak, kapılarını, pencerelerini hepsini birer birer saydı, tarif etti.
            Buna rağmen Kureyş müşrikleri inat ve hasedlerinden dolayı inanmak istemiyorlardı. Mi'rac haberini kabule yanaşmadılar. Kibirlendiler. Mi'rac'ı, akla baid görerek; "Kervanların bir ayda gidip, bir ayda döndüğü mesafeyi Muhammed bir gecede nasıl alabilecek?" dediler. Allah'ın herşeye kaadir olduğunu, kudretinin hudutsuzluğunu düşünemediler.
            Peygamber Efendimiz de zaten onların kendisini inkar ile karşılayacaklarını biliyordu. Mi'rac gecesinde Hz.Peygamberimiz, Cebrail'e; "Kavmim beni tasdik etmez." demiş.
            Cebrail (A.S) de; "Seni, Ebu Bekir (R.A.) tasdik eder, O sıddıktır." demişti.
            Fakat, Mi'rac hadisesi, görüş ufku çok geniş olan Müslümanların, imanlarını kuvvetlendirdi. Hz.Ebu Bekir (R.A.) bunların başındaydı.
            Hz.Ebu Bekir (R.A.)'ın Sıddıkıyyeti
            Müşrikler mi'rac mucizesini kabul etmedikleri gibi, Hz.Ebu Bekr'e gelip; "Peygamberinin işinden haberin var mı? O, bu gece, Beyt-i Makdis'e gittiğini, orada namaz kıldığını, Mekke'ye döndüğünü söylüyor." diyerek kendilerince onun imanını sarsmağa çalıştılar. Hz.Ebu Bekir (R.A) da; "Bunu Muhammed (S.A.V.) söylüyorsa doğrudur." dedi ve ilave etti; "Ben, O'nu, bundan daha mühiminde de tasdik ediyorum. Akşam sabah kendisine Allah'dan vahiy geldiğini haber veriyor, gelen ayetleri tebliğ ediyor, tasdik ediyorum da bunda mı yalan olacak, asla yalan olmaz. Tasdik ediyorum." dedi. Hiç tereddüt etmeden, yutkunmadan kabul etti ve bundan dolayı «Sıddık» [4] ünvanını aldı.
            MEDİNELİLERDEN İLK MÜSLÜMAN OLANLAR

            Bi'setin 11.senesi, Medine'li Hazrec kabilesinden altı kişilik küçük bir kafile Hac mevsiminde Mekke'ye gelmişti. Peygamber Efendimiz, Mina'da Akabe yakınında konaklayan bu kafilenin yanından geçerken, onlara; "Siz kimlersiniz?" diye sordu.
            Onlar da; "Hazrec kabilesinden bazı kimseleriz." dediler.
            Peygamber Efendimiz, onlara; "Sizinle konuşmak üzere biraz oturmaz mısınız!" dedi.
            Onlar da; "Olur" dediler ve Peygamberimiz ile birlikte oturdular.
            Peygamber Efendimiz, onları, Allah'ın birliğine inanmağa davet etti. Kendilerine İslam Dinini anlattı ve Kur'an-ı Kerim okudu [5] . Allah'ın emirlerini anlattı. Onları Müslümanlığa davet etti.
            Onlar, akıllı ve iyi düşünen insanlardı. Peygamber Efendimiz'in söylediklerini akla uygun ve iyi şeyler olduğunu hemen anladılar. Esasen böyle bir Peygamberin geleceğini Medine yahudilerinin ihtiyarlarından işitmişlerdi. "Öteden beri geleceğini işittiğimiz Peygamber budur!" dediler ve orada hemen Müslüman oldular. Peygamber Efendimiz'e; "Biz, kavmimizi, hem birbirlerine karşı, hem de kavmimizden olmayan bir kavme karşı, aralarında düşmanlık ve kötülük olduğu halde, geride bırakarak buraya gelmiş bulunuyoruz. Umulur ki Allahü Teala, onları da senin sayende bir araya toplar. Biz hemen dönüp onları da senin buyruğuna davet edecek, bu dinden kabul ettiğimiz şeyleri onlara da anlatacağız. Eğer Allahü Teala, onları bu din üzerine toplar birleştirirse, senden daha aziz ve şerefli bir kimse olmaz" dediler.
            Medineliler artık gerçekten inanmışlardı. Sonra Medine'ye kavimlerinin yanına dönerek onlara Peygamber Efendimiz'i anmağa, anlatmağa ve onları da İslam Dinine davet etmeğe koyuldular. Bunu o kadar yaydılar ki, içinde Peygamber Efendimiz'in ve İslamiyetin anılmadığı Medineli evi kalmadı.
          BİRİNCİ AKABE BİATI

            Bi'setin 12. senesi, içlerinde bir yıl önce Müslüman olanlar da bulunduğu halde, Medine'den oniki kişilik bir kafile Hac mevsiminde Mekke'ye geldi. Bunlar, Akabe mevkiinde geceleyin Peygamber Efendimiz'le gizlice görüştüler ve O'na biat [6] ettiler. Biat esasları şunlardı:
            Allah'a şirk koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukları öldürmemek, yalan ve iftiradan sakınmak, Peygamber'e karşı gelmemek. Peygamberimiz, bunları yapmamalarını buyurunca,
            Onlar; "Ya Rasulellah! Biz bunları yapmazsak bize ne var?" diye sordular.
            Peygamber Efendimiz de; "Cennet ve Cemal-i İlahi var" buyurdu.
            "Öyleyse biz de varız. Biz de iman ediyor, bunlara sadık kalacağımıza söz veriyoruz." deyip, Peygamber Efendimiz'in ellerine kapandılar. Gözler yaşardı, gönüller coştu.
            Peygamber Efendimiz; "Kim bu ahde vefa gösterirse, Allah onu Cennetine alır. Kim küfre düşmeksizin ahdini bozarsa, Allah'ın iradesine kalmıştır" buyurdular.
            Bu esnada Medineliler, kendilerine Kur'an talim ettirecek, dini öğretecek bir Kur'an muallimi istediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, onlarla birlikte Mus'ab ibn-i Umeyr'i Medine'ye gönderdi.
            Mus'ab, ilk Müslüman olanlardandı. Nazik bir zattı. Temiz giyinir, gayet tatlı güzel konuşurdu. Hululü muslihanede (tatlı bir uslupla girişte) bulunur, herkese hoş muamele ederdi.
           İSLAMİYET'İN MEDİNE'DE YAYILIŞI

            Useyd ibn-i Hudayr ile Sa'd ibn-i Muaz'ın Müslüman Oluşları
            Medinelilere Kur'an-ı Kerim'i ve İslam dinini öğretmek üzere vazifelendirilmiş olan, Mus'ab (R.A.), Medine'de Ebu Ümame Es'ad ibn-i Zürare'nin evine indi. İslamiyeti Medineliler arasında yaymağa koyuldu.
            Es'ad ibn-i Zürare bir gün Mus'ab ile birlikte Abdüleşhel ve Zaferoğullarının semtlerine gitmek üzere yola çıktılar. Es'ad ile Mus'ab, Zaferoğulları'na ait bostanlardan bir bostana girip oradaki Merak kuyusunun çevresine oturdular. Müslümanlığı kabul etmiş olan kimseler de orada toplandılar.
            Sa'd ibn-i Muaz ile Useyd ibn-i Hudayr, Abdieşheloğulları kabilesinin evlatları idiler. Her ikisi de müşrik ve eski dinlerinde bulunuyorlardı. Ayrıca Sa'd ibn-i Muaz, Es'ad ibn-i Zürare'nin halasının oğlu idi. Bunlar, Mus'ab ile Es'ad'ın bostana girdiklerini işitince, Sa'd İbni Muaz, Useyd ibn-i Hudeyr'e; "Bizim, akılları ermez ve zaif olanlarımızı azdırmak için mahallemize gelen şu adamlara git de, onları tehdit et ve mahallemize gelmekten menet! Bilirsin ki, Es'ad ibn-i Zürare
 
 benim akrabamdandır, halamın oğludur. Bunun için ben, onun yanına gidemeyeceğim. Öyle olmasaydı, bu işi yapmağa ben yeterdim." dedi.
            Bunun üzerine Useyd mızrağını alıp onlara doğru ilerledi. Es'ad ibn-i Zürare, Useyd'i görünce Mus'ab ibn-i Umeyr'e; "Bu gelen kavminin ulusudur. Yanına geldiğinde onu Allah'ı tasdik ettirmeğe çalış!" dedi.
            Mus'ab; "oturursa onunla konuşurum!" dedi.
            Useyd, sövüp sayarak geldi, tepelerine dikildi. "Siz bize niye geldiniz? Akılları ermez ve zaif olanlarımızı azdırmak için mi? Hayatınız size lazımsa, hemen buradan ayrılın!" dedi.
            Mus'ab, O'na gayet nazikane; "Hele biraz otur, sözümüzü dinlerseniz, maksadımızı anlarsınız. Beğenirseniz kabul edersiniz, beğenmiyecek olursanız, yüz çevirir hoşlanmadığınız şeye o zaman engel olursunuz. Olmaz mı?" dedi.
            Useyd; "Yerinde bir söz söyledin!" dedi ve mızrağını yere saplayıp yanlarına oturunca, Mus'ab, İslam dini hakkında bir konuşma yaptı ve ona Kur'an-ı Kerim okudu. Useyd, Kur'an-ı Kerim'i dinleyince O'nun te'siri altında kaldı ve "Bu ne kadar güzel. Bu dine girmek için neler yapılmalı?" diye sordu.
            Mus'ab ve Es'ad, ona icabeden esasları söylediler, "Gusleder temizlenirsin, sonra şehadet getirir, Yüce Allah'a şehadet edersin, daha sonra namaz kılarsın." dediler.
            Bunun üzerine Useyd kalkıp gitti ve gusletti, elbisesini temizledi. Şehadet kelimesini söyleyerek Allah'a şehadet getirdi. Sonra da, kalkıp iki rek'at namaz kıldı ve böylece Müslüman oldu.
            Useyd giderken; "Size birini göndereyim. O da Müslüman olursa Medine'de iman etmedik kimse kalmaz" dedi ve kendisini oraya gönderen Sa'd ibn-i Muaz'ı gönderdi.
            Sa'd hiddetle geldi.
            Mus'ab ona da gayet yumuşak davranarak; "Durun canım, böyle hiddetlenecek ne var. Otursanız da sizinle biraz konuşsak olmaz mı? Evvela dinleyin, ona göre hüküm verin. Beğenirseniz kabul edersiniz, beğenmezseniz yine siz bilirsiniz. Kimseyi zorlayan yok" dedi.
            Sa'd ibn-i Muaz da; "Yerinde bir söz söyledin." dedi ve mızrağını yere saplayıp oturdu. Mus'ab ona İslam dinini anlattı ve Zuhrüf Suresi'nin başından okumağa [7] başladı. Sa'd İbni Muaz o güne kadar hiç dinlemediği, bilmediği bir şey dinlemişti. Mus'ab'ın İslamiyet hakkındaki sözlerini ve okuduğu Kur'an-ı Kerim'i dinledikten sonra Sa'd'ın yüzünde de iman belirtileri başlamıştı. O da Useyd gibi Müslüman olmak için ne yapmak lazım geldiğini sordu. Onlar da izah ettiler. Bunun üzerine Sa'd ibn-i Muaz kendisine izah edilenleri yerine getirip Müslüman oldu. Daha sonra mızrağını alıp kavminin ve kavmi ile birlikte olan Useyd ibn-i Hudeyr'in toplanmış bulundukları yere döndü.
            Kavmi, Sa'd ibn-i Muaz'ı karşılarken birbirlerine "Allah'a yemin ederiz ki Sa'd, size yanınızdaki gidişinden başka bir yüzle döndü!" dediler.
            Sa'd ibn-i Muaz, onların yanına gelip durdu ve; "Ey Abdüleşheloğulları! Benim, aranızda işimi, gidişimi nasıl bilirsiniz" diye sordu.
            Onlar da; "Sen bizim ulumuzsun. Görüş ve düşünüşde en üstünümüz, en iyi olanımızsın" dediler.
            Sa'd'İbni Muaz onlara; "Siz Allah'a ve Rasulüne iman edinceye kadar, sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun." dedi.
            Sa'd ibn-i Muaz'ın bu sözü üzerine Abdüleşheloğulları mahallesinde o gün akşama kadar, kadın erkek, Müslüman olmadık kimse kalmadı. İşte Abdüleşheloğulları kabilesinden iki ileri insanın Müslümanlığı kabul etmesi, bütün kabilenin, Medine halkının, kadınlı ve erkekli olarak İslam dairesine girmelerine vesile oldu.
         İKİNCİ AKABE BİATI

            Bi'setin 13.yılında Hac için Medine'den Mekke'ye gelen 500 kadar kimse arasında 75 de müslüman vardı. Bunlardan 73'ü erkek, 2'si kadındı. Peygamber Efendimiz'i görmek, emirlerini telakki etmek, O'na biat etmek ve O'nu Medine'ye davet etmek istiyorlardı.
            Medine'den gelen Müslümanlardan Kab'ibn-i Malik ile beraber, önce bir kaç kişi Peygamber Efendimiz'e gelerek; "Ya Rasulellah, bu sene hacca gelenler arasında bulunan kardeşlerimizle, sizi görüp biat etmek isteriz. Bu nerede ve ne zaman mümkün olur?" diye sordular.
            Peygamber Efendimiz; gecenin üçte ikisi geçtikten sonra Akabe'de toplanmalarını ve bundan, müşriklerin haberdar olmaması için bu hususu bir duyanın bir başkasına asla söylememesini tembih etti.
            Peygamberimiz, amcası Hz.Abbas'ı yanına alarak, tesbit edilen zamanda Akabe'ye geldi. (Gerçi Abbas henüz Müslüman olmamış ise de, Ebu Talib'den sonra, Peygamber Efendimiz'in himayesini üzerine aldığı ve gayet tedbirli bir kimse olduğu için böyle mühim bir toplantıda hazır bulunarak, işi sağlam bir esasa bağlamak istemişti.)
            İlk önce Abbas söze başladı, ve; "Ey Yesrib (Medine) Ehli! Bu, kardeşimin oğlu bana insanların en sevgilisidir. Kavmi içinde kadir ve kıymeti yüksektir. Biz, kendisini şimdiye kadar her türlü düşmandan koruyup muhafaza ettik. Bundan sonra da himaye etmeğe azimliyiz. Ancak, sizin O'nu aranıza davet talebinizle beraber kendisi de size katılmağı, sizin beldenize gitmeği kabul ve arzu ediyor. Eğer bütün Arap kabilelerinin düşmanlıklarına, O'na muhalefet edenlere karşı, kendisini koruyabilecek, O'nunla beraber savaşmaktan geri durmayacak gücü kendinizde buluyor ve bunu taahhüt ediyorsanız, sizinle beraber gitsin. Yok eğer buradan çıkıp gittikten sonra onu yalnız ve yardımcısız bırakıverecekseniz, şimdiden bu işten vazgeçin. Yine kavmi içerisinde izzeti ile kalsın." dedi.
            Medineli Hz.Es'ad ibn-i Zürare, Abbas'a; "Ey konuşmaları ile bize söz dokunduran kişi! Senin, insanların en sevgilisi olduğunu söylediğin zat, Allah'ın Rasulü'dür. O'nun, Rab'binden getirdikleri, insan sözüne benzemez. Biz, O'nu, canımız, malımız telef oluncaya kadar korumağa ve O'na sadakat göstermeğe kararlıyız, dilediğin te'minatı bizden alabilirsin." dedi.
            Sonra, Peygamber Efendimiz'e hitaben; "Ey Allah'ın Rasulü!, kendin için arzu ettiğin ahdi bizden al, Rabbin için istediğin şartları da bize koş." dedi.
            Peygamber Efendimiz, onlara, Kur'an-ı Kerim'den bazı ayetler okuyup teşvikte bulunduktan sonra; "Rabbim için istediklerim: O'na şirk (hiçbir ortak) koşmaksızın ibadet ve taatta bulunmanız, namaz kılmanız, zekat vermeniz, doğruluğu emir ve kötülüğü nehy etmeniz, gerek sevinç ve gerek keder halinde din işinde kusur etmemeniz, hakkın yerine getirilmesi için hiç kimseden çekinmemenizdir.
            Beni de, Allahü Teala'nın Peygamberi olarak tasdik etmekle nefsimi, kendi nefsinizi ve evlat iyalinizi esirgeyip koruduğunuz gibi muhafaza etmeniz ve bu yolda ahid vermenizdir." buyurdu.
            Medineli şair Hz.Abdullah ibn-i Revvaha; "Ey Allah'ın Rasulü! Bu söylediklerini yapıp da, Allah ve Rasulü yolunda ölürsek bize ne var?" diye sordu.
            Peygamber Efendimiz; "Allah'ın rızası ve Cennet var." buyurdu.
            Bunun üzerine, Medineli Müslümanlar; "bu ne hayırlı, ne kadar kazançlı bir alış veriştir!..." diyerek, O Hazretin buyurduğu esaslar üzerine elini tutup [8] biat etmeğe başladılar. Allah'ın Rasulü'nü, can ve başla koruyacaklarına, O'nun düşmanlarına karşı savaşacaklarına dair söz verdiler. Böylece, can verip cennet aldılar.
            Ayrıca bu biatda, Medineli Müslümanlar bir madde de kendileri ilave ederek, Peygamberimiz'i Medine'ye davet etdiler ve kendisini koruyacaklarına dair kılınçları üzerine ahd-ü piman etdiler.
            Bütün Müslümanların, Peygamber Efendimiz'in elini tutarak biat edişlerini gören amcası Abbas, sıra iki kadına gelince; "Gidin,.. siz biat etmiş oldunuz." diyerek, Peygamber Efendimiz'in kadınlara elini vermediğini anlatmış oldu.
            Peygamber Efendimiz, Akabe'ye katılan Medineli Müslümanlar'a; İslam dininin yayılması ve düşmanlarına karşı müdafaa edilmesi için biat ehli arasından oniki nakib (temsilci) seçmelerini bildirdi.
            Bunun üzerine; Hazrecliler dokuz, Evsliler üç kişi olmak üzere, kavimlerinin ileri gelenlerinden, akıl, ilim ve irade sahibi oniki temsilci çıkardılar.
            Peygamberimiz, bu oniki kişinin temsilcisi olarak da, Hz.Es'ad ibn-i Zürare'yi ta'yin etti. Rasulü Ekrem, bu temsilcilere; "Havariler, kavimleri içerisinde nasıl Meryem'in oğlu İsa'nın vekilleri idi iseler, siz de kavminiz içerisinde benim vekillerimsiniz. Ben de, kavmimin (Mekkeli Muhacirlerin) kefiliyim." buyurdu.
            Bu ikinci Akabe biatında, ilk defa icabında İslamın düşmanlarına karşı harp kararı alındığı için, bu biatın İslam Tarihinde yeri çok büyüktür. Bu itibarla «Büyük Akabe Biatı» diye isimlendirilmiştir.
            MUSAFAHA

            Musafaha; iki kişinin birbirlerine muhabbetlerini izhar için ellerini uzatarak el sıkışmalarına denir. Eshabı Kiram'dan Bera bin-i Azibe göre; mü'minin kardeşi ile selamlaşması musafaha ile tamamlanır.
            Katade; Enes ibn-i Malik'e "Eshabı Kiram birbirleriyle musafaha ederler miydi?" diye sordum. "Evet!" dedi. Hammad bini Zeyd iki elini uzatarak musafaha yapardı.
            Çocuklarla musafaha, onların başları sıvanmak ve kendilerine "Barekallahü fike" diye dua edilmek suretiyle yapılır.
            İslamda ilk musafahayı, Yemen'den Medine'ye geldikleri zaman Yemenliler yapmış, Peygamber Efendimiz onlar hakkında; "Onlar sizden daha yufka yüreklidirler." buyurmuştu.
            Eshabı Kiram, Peygamber Efendimiz'in ellerini öperlerdi. Hz.Ali, amcası Hz.Abbas'ın elini öpmüştü. Cafer ibn-i Ebi Talib, Habeş ülkesinden Medine'ye döndüğü zaman Peygamberimiz de onun iki gözünün arasını öpmüştü.
            Erkeklerin kadınlarla musafaha etmeleri, el sıkışmaları haramdır. Peygamberimiz biat alırken bile onlardan hiçbirinin eline elini değdirmemiştir. Hz.Aişe (R.Anha) validemiz bu hususta "Vallahi Rasülullah'ın eli, avucu hiçbir kadının eline, avucuna değmemiştir." buyurur.
 
DipNot:
[1] [Her ne kadar o zaman hac farz kılınmamış idiyse de Adem (AS) dan beri hac yapılmağa devam ediliyordu.]
[2] [Melce' : Sığınılacak yer]
[3] [Mi'rac r Efendimiz, amcasının kızı Ümmühani validemizin evinde (diğer rivayette Kabe'nin Hatiym kısmında) bulunuyordu.]
[4] [Sıddık: çok samimi, daima doğruluk üzere, Allaha ve peygamberine çok sadık olan, sözü ile işi bir olan kişi]
[5] [Okunan ayetlerin meali:  "O zamanı an ki; İbrahim «Rabbim bu şehri emniyet içinde yaşat! Beni  de oğullarımı da putlara tapmaktan uzak tut! Ey Rabbim! Çünkü onlar insanlardan birçoğunu idlal ettiler, sapıttılar. Bundan sonra kim bana uyarsa işte o bendendir. Kim de bana karşı gelirse.. gerçekten sen çok yarlıgayıcı, çok esirgeyicisin...İlh.» demişti...ilh." (Sure-i İbrahim, ayet 35-52).]
[6] [Biat: İslam esaslarına uyacaklarına dair Allah Rasulü'ne bağlılık beyanı; bir ahd-i piman olup, elleriyle  Peygamber Efendimiz'in ellerine sarılıp and içmektir.]
[7] [Okunan Ayetlerin meali; "Hidayet yolunu apaçık gösteren şu Kitaba andolsun ki, gerçekten biz O'nu anlayasınız diye Arapça bir Kur'an yaptık. Şüphe yok ki O, katımızdaki ana kitaptadır. Çok yüce ve çok hikmetlidir. Siz, haddi aşan bir kavimsinizdir diye artık, O Kur'an-ı sizden uzaklaştırıp vazgeçip bırakı mı verelim? Halbuki biz önceki ümmetler içinde nice Peygamberler gönderdik. Onlar da, kendilerine Peygamber geldikçe onunla alay eder dururlardı. Onun için, biz kuvvetçe bunlardan daha çetinlerini yok ettik. O, önceki ümmetlerin misalleri geçmiştir. Andolsun ki, onlara «gökleri, yeri kim yarattı?» diye sorsan, elbette «onları, O kudretiyle herşeye üstün gelen, ilmiyle herşeyi bilen Allah yarattı!» derler." (Sure-i Zuhrüf, ayet 1-9)]    
[8] [Buradaki el uzatma ve biatlaşma gösteriyor ki İslam'da el tutma vardır. Yani bir konu hakkında eğer anlaşma olursa el uzatılabilir.]
  
           HİCRET

            Son Akabe biatından sonra, Mekke'deki Müslümanların durumu çok tehlikeli bir safhaya girmişti. Müşrikler, Müslümanları dışarı çıkarmamak, Mekke'de ezmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Müslümanlar, uğradıkları zulüm ve işkencelere dayanamayarak Peygamber Efendimiz'e şikayetlendiler ve hicret için müsaade istediler.
            Peygamber Efendimiz, onlara, hicret için henüz müsaade olmadığını söyledi. Bundan bir kaç gün sonra, sevinçli bir halde; "Sizin hicret edeceğiniz yurdun, iki karataşlık arasında, hurmalık bir şehir, Yesrib (Medine), olduğu bana bildirildi, gösterildi. Mekke'den çıkıp gitmek isteyen oraya gitsinler. Medineli Müslüman kardeşleri ile birleşsin. Yüce Allah, onları size kardeş yaptı ve Medine'yi size emniyet ve huzur bulacağınız bir yurt kıldı." buyurdular. Bunun üzerine, Mekke'de bulunan Müslümanlar bölük bölük hicrete başladılar. Peygamber Efendimiz ise, Medine'ye hicrete Cenab-u Hakk tarafından müsaade edilinceye kadar Mekke'de kaldı.
          MEDİNE-İ MÜNEVVERE'YE İLK HİCRET EDENLER

            Akabe biatından bir yıl önce Ebu Seleme Abdullah ibn-i Abdul Esed, Mekke'den Medine'ye hicret etmek istemişse de, müşrik akrabaları, zevcesi ile kızını elinden almışlar, Ebu Seleme de yapayalınız Medine yolunu tutmuştu. Bir sene sonra zevcesi ile kızı Selma da gelip Kuba'da kendisine kavuştu.
            Akabe biatından sonra Amr ibn-i Rebia ve zevcesi Leyla sezdirmeden Medine'ye hicret edip, Kuba'da Mübeşşir ibn-i Abdul Münzir'e müsafir oldu.
            Abdullah ibn-i Cahş ve kardeşi ama şair Abd. ibn-i Cahş ve bütün Cahşoğulları aileleri (ki yirmi erkek, sekiz kadındı) kapılarını kapayıp Medine'ye hicret ettiler. Bunlar da, Kuba'da Mübeşşir ibn-i Abdul Münzir'e müsafir oldu.
            Hz.Ömer (R.A)'in Hicreti
            Cahşoğullarından sonra, Hz.Ömer, dostu Ayyaş ibn-i Rebia ve Hişam ibn-i As'la hicrete hazırlandılar. Mekke'den on mil uzaklıkta belli bir yerde buluşmağı kararlaştırdılar.
            Hz.Ömer, Mekke'den ayrılacağı sırada kılıncını kuşandı, yayını, oklarını, mızrağını alıp Kabe'ye gitti. Kureyş ulularının gözleri önünde, Kabe'yi, yedi defa tavaf ettikten sonra iki rek'at namaz kıldı ve şöyle dedi: "Anasını ağlatmak, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak isteyen varsa, şu vadinin arkasında bana gelip kavuşsun".
            Hiçbir kimse, onun ardına düşmek cesaretini gösteremedi.
            Müşrikler Hişam'ı bırakmadılar. Hapsettiler. Çeşit çeşit işkenceler yaptılar. Hz.Ömer'le Ayyaş ibn-i Rebia, yirmi kişilik bir kafile ile Medine yolunu tuttular. Medinenin Avali semtinde oturan Umeyye ibn-i Zeyd oğullarına müsafir oldular.
            Hz.Hamza, Zeyd ibn-i Haris, Ebu Merset Kennaz, Enes Ebu Kebşe Medine'ye hicret edip, Kuba'da Gülsüm ibn-i Hidm'e müsafir oldular.            
            Suheyb'in Medine'ye Hicret Edebilmek için Bütün Servetinden Vazgeçmesi
            Suheyb'in Mekke'de pek çok malı ve alacağı vardı. Müşrikler, bu malları alıp gitmesine müsaade etmeyeceklerini söylediler. Suheyb, onlara; "Mallarımı sizlere verecek olursam, yolumu açar, beni sebest bırakır mısınız?" diye sordu.
            "Evet." dediler.
            Suheyb; "Ben de mallarımı size verdim." dedi ve ancak bu şekilde Medine'ye gitmek imkanını buldu. Peygamber Efendimiz, Suheyb'in bu hareketini duyunca; "Suheyb kazandı." buyurdular.            
            Hz.Ebu Bekr'in Hicret Etme Arzusu
            Hapsedilen veya işkence altında bulundurulan ya da hastalık ve zayıflıklarından dolayı yola çıkamayan Müslümanlarla Hz.Ebu Bekir, Hz.Ali ve Peygamber Efendimiz'den başka Mekke'de erkek Müslüman kalmamıştı. Kimisi Habeşistan'a gitmiş, kimisi de Medine'ye hicret etmişti.
            Hz.Ebu Bekir (R.A.), Medine'ye hicret etmek istedikçe, Peygamber Efendimiz O'na; "Acele etme! Belki Allah, sana bir arkadaş bulur!" derdi.
            Bir gün Hz.Ebu Bekir (R.A.); "Ya Rasulellah! Hicret etmemize müsade olunacağını umuyor musunuz?" diye sordu.
            Rasulüllah (S.A.V); "Evet, umuyorum!" deyince, Hz.Ebu Bekir (R.A.) hicret etmekten vazgeçti. İki deve satın alıp onları ahırda ağaç yaprağı ile beslemeğe başladı.
            Müşriklerin Darünnedve'de Yaptığı Toplantı ve Necid'li Bir Şeyh'in Toplantıya Katılışı
            Kureyş müşrikleri, Mekke'den hicret eden Müslümanların Medine'de korunduklarını, tutunduklarını, Medine'li Müslümanlarla birleşip kuvvetlendiklerini görünce, Peygamberimiz' in de bir gün, onların başına geçeceğini ve kendilerine karşı savaşacağını düşünerek telaşa düştüler. Bu yolda tedbir almak üzere Rasulü Ekrem'in atalarından Kusay ibn-i Ka'ab'ın «Darünnedve» adını taşıyan konağında toplanmağı kararlaştırdılar. Kureyş'in ileri gelenleri, öteden beri önemli işleri, ancak bu konakta toplanıp konuşur ve karara bağlarlardı.
            Kureyş müşrikleri, Peygamber Efendimiz'in işini konuşmak üzere kararlaştırılan günün sabahında Darünnedve'de toplanmağa başladılar. Bu sırada, üzerine ağır elbise giyinmiş, cin fikirli, cingöz bir ihtiyarın kapıda dikilip durduğunu gördüler.
            Ona; "Ya şeyh! Sen kimsin?" diye sordular.
            O da; "Necid halkından bir ihtiyarım. Toplantı olacağını işittim. Toplantıda sizinle bulunup, konuştuklarınızı dinlemek, yerinde görmediğim görüşler olursa mütalaamı bildirmek istiyorum!" dedi.
            "Olur, gir!" dediler. Necid'li de onlarla içeri girdi.
            Müşrikler birbirlerine; "Bu adamın, işi, nerelere kadar götürdüğünü pek ala görüp duruyorsunuz. Biz, Vallahi, O'nun, kendisine uyan ve bizden olmayanlarla birleşerek, bir gün üzerimize yürümeyeceğinden asla emin değiliz!" dediler.
            Bunun üzerinde görüş birliğine vardıktan sonra, alınacak tedbirleri düşünmeğe, düşündüklerini de aralarında konuşmağa başladılar.
            İçlerinden Ebul Bahteri ibn-i Hişam; "O'nu, zincire vurarak hapse attıktan ve üzerine kapıyı kilitledikten sonra; O'ndan önce yaşayan şair Züheyr ve Nabiga'nın başlarına gelen akibet gibi, O'nun da başına gelecek olanı, ölümünü gözleriz!" dedi.
            Necid'li şeyh; "Hayır, vallahi bu düşünceniz yerinde değildir. Andolsun ki siz, O'nu dediğiniz gibi hapsedecek olursanız, O'nun işi kilitlediğiniz kapının arkasından arkadaşlarına erişir, üzerinize yürürler, O'nu elinizden çekip alırlar. O'nun telkin ve propagandası ile çoğalarak bu işte size galebe çalarlar! Onun için, bu re'yiniz yerinde değildir. Siz, başkasına bakınız!" dedi.
            Tekrar, düşünüp taşınmağa koyuldular.
            İçlerinden Esved ibn-i Rebia; "O'nu aramızdan, memleketimizden sürüp çıkarırız. O, aramızdan çıksın da nereye giderse gitsin, bir şey olmaz. O'nu, aramızda bulmayınca biz de artık, O'nunla uğraşmaz, işlerimizi düzeltir, öteden beri olduğu gibi güzel güzel geçimimize bakarız!" dedi.
            Necid'li şeyh; "Hayır! vallahi, bu düşünceniz de yerinde değildir. O'nun sözünün güzelliğini, yumuşaklığını, tatlılığını, getirdiği şeylerle insanların kalplerine hakim olup durduğunu görmüyor musunuz? Vallahi, siz, bu dediğinizi yapacak olursanız, O'nun, Arap kabileleri arasına girerek, sözleriyle onlara hakim olup, kendilerini peşine takmayacağından, onlarla birlikte üzerinize yürüyüp, sizi memleketinizden uzaklaştırmayacağından, işinizi elinizden almayacağından, size istediğini yapmayacağından emin olamazsınız. Siz, O'nun hakkında bundan başka bir tedbir düşünün!" dedi.
            Müşriklerin Peygamberimiz'in Hayatına Son Verme Kararı
            Ebu Cehil ibn-i Hişam; "Vallahi, ben, O'nun hakkında sizin hiç düşünmediğiniz, bundan sonra da hiç düşünemeyeceğiniz bir tedbir düşündüm!" dedi.
            "Ey Hakem'in babası! Nedir o?" dediler.
            Ebu Cehil; "Benim düşünceme göre, aramızda her kabileden güçlü kuvvetli, şerefli, soylu birer delikanlı ayırır, alırız. Sonra, onlardan her birine keskin birer kılıç veririz. Onlarla hepsi birden O'nu bir vuruşta tek adam vurmuş gibi vurup öldürürler. Biz de O'ndan kurtulmuş, rahata kavuşmuş oluruz. Delikanlılar bunu, bu şekilde yapınca O'nun kanı, bütün kabilelere dağılmış olur! Abdimenafoğulları ise, bütün bu kabileler ile savaşmağı göze alamaz ve buna güç yetiremezler. Öyle olunca da diyet ödememize razı olurlar. Biz de Abdimenafoğullarına O'nun diyetini öderiz!" dedi.
            Necid'li şeyh; "İşte söz, şu adamın söylediğidir. Bu, öyle yerinde bir mütalaadır ki onun üstüne, ondan gayrı yerinde bir mütalaa göremiyorum." dedi.
            Ebu Cehil'in mütalaası benimsendi. Dağıldılar.
            Kendisini, Necid'li bir şeyh gibi gösteren ve kaynaklarda umumiyetle insan suretine girmiş şeytan diye anılan, süikast toplantısında birinci derecede rol oynayan adamın; Kureyş müşriklerinden Velid ibn-i Mugire'nin yeğeni olduğu ve Ebu Cehil tarafından kendi görüşlerini benimsetmek için toplantıya tarafsız bir hakem sıfatıyla sokulmuş olabileceği daha kuvvetli ihtimal dahilindedir.
           
                HİCRET EMRİ VE HİCRET HAZIRLIĞI

            Tirmizi'nin ibn-i Abbas'dan rivayetine göre; Peygamber Efendimiz'e hicret emri, İsra Suresinin 80. ayetiyle verilmiştir. "De ki: Rabbim! Beni, gireceğim yere doğruluk girdirişiyle girdir, çıkacağım yerden de doğruluk çıkarışı ile çıkar. Tarafından bana hakkıyla yardım edici bir huccet de ver!" (İsra Suresi, ayet 80).
            Allah Rasulü'nün Hz.Ebu Bekir (R.A.) İle Görüşmesi
            Hz.Aişe'nin (R.Anha) bildirdiğine göre, Rasulü Ekrem Efendimiz Hz.Ebu Bekr'in evine her gün sabah veya akşam vakitlerinde uğramak ihtiyadında idi. Mekke'den, kavmi arasından çıkıp, Hicret etmesine müsaade edildiği gün, öğle vakti sıcağında, hiç gelmediği bir saatte başını sararak geldiği haber verilince,
            Hz.Ebu Bekir (R.A.); "Vallahi, Rasulüllah, bu saatte hiç gelmezdi. Bu saatte gelişinde elbette bir iş var!" dedi.
            Hz.Peygamberimiz, kapıya gelip içeriye girmek için izin istedi.
            "Buyurun!" denildi.
            İçeri girince Hz.Ebu Bekir (R.A.), minderinden kalktı, Rasulü Ekrem oturdu. Hz.Ebu Bekr'e; "Yanında kim varsa, dışarı çıkar!" dedi.
            Hz.Ebu Bekir (R.A.); "Ya Rasulellah! Onlar kızlarımdır. Yabancın değiller! Babam, anam sana feda olsun! Ne haber var?" dedi.  
            Allah Rasulü; "Yüce Allah, bana, Mekke'den çıkmağa ve Medine'ye hicret etmeğe izin verdi!" deyince,
            Hz.Ebu Bekir (R.A.); "Ya Rasulellah! Sizinle yoldaşlık var mı?" diye sordu.
            Peygamberimiz; "Yoldaşlık var!" deyince Hz.Ebu Bekir (R.A.), sevincinden ağladı.
            Hz.Aişe, o güne kadar bir insanın sevinçten ağladığını hiç görmediğini söyler.
            Artık hicret yolculuğuna çıkılacaktı. O sıralarda müşrik, fakat güvenilir bir adam olan Abdullah ibn-i Üreykıt'ı yol kılavuzu olarak tuttular. İki binit devesini de yanında bulundurup yaymak ve üç gece sonra Sevir dağı eteğinde buluşmak üzere kendisine teslim ettiler.
            Rasulü Ekrem Efendimiz, Hz.Ebu Bekr'in yanından ayrılarak evine döndü.
             PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN MEDİNE'YE HİCRETİ

            Vahiy meleği Cebrail gelip müşriklerin kararını Peygamber Efendimiz'e bildirdi ve "Şimdiye kadar yattığın yatağında bu gece yatma!" dedi.
            Peygamber Efendimiz, Hz.Ali'ye: "Yatağımda yatıp uyu. Şu yeşil, geniş aba hırkamı da örtün, onun içinde uyu, korkma! Sana onlardan hoşlanmayacağın hiçbir şey erişmez!" dedi.
            Peygamberimiz, uyuyacağı zaman bu yeşil aba, hırkasına bürünüp uyurdu. Halebi'ye göre; Dört zira boyunda, iki zira eninde olan bu aba hırkayı Allah Rasulü'nün sonradan cuma ve bayramlarda giydiği de olmuştur.
            Mekke'li müşriklerin, saklamak üzere, Peygamberimiz'e verdikleri birçok emanet eşya vardı. Mekkeliler, kıymetli eşyalarını saklayamamaktan korkarlarsa, onları, Peygamberimize teslim ederler, bu hususta O'na son derece güvenirlerdi. Rasulü Ekrem, bu emanetleri sahiplerine dağıtıncaya kadar Mekke'de kalmasını da Hz.Ali'ye emretti.
            Müşriklerin Peygamber Efendimiz'in Evini Kuşatması
            Her kabileden seçilmiş olan katiller; gecenin üçte biri geçince Peygamber Efendimiz'in kapısının önünde toplandılar, Peygamberimiz'in uykuya dalmasını gözetlemeğe başladılar.
            Rasulüllah'ın kapısında toplananlar arasında Ebu Cehil, Hakem ibn-i Ebul As, Ukbe ibn-i Ebu Muayt, Nadr ibn-i Haris, Ümeyye'tibni Halef, ibn-i Kaytala, Zem'a ibn-i Esved, Tuayme ibn-i Adiy, Ebu Lehep, Übey ibn-i Halef, Nübeyh ibn-i Haccac, Münebbih ibn-i Haccac da vardı.
            Ebu Cehlin Alaylı Konuşmasına Peygamberimiz'in Cevabı
            Peygamber Efendimiz'in kapısı önünde toplanan müşriklere, Ebu Cehil; "Muhammed'in iddiasına göre siz, O'na uyar, Müslüman olursanız, bütün Araplara ve Arap olmayanlara hakim olacakmışsınız! Ölümünüzden sonra diriltilecek, Ürdün bahçeleri gibi bahçelere kavuşacakmışsınız! Eğer, O'nun dediğini yapmazsanız boğazlanacak, ölümünüzden sonra da diriltilip sizin için hazırlanmış olan cehennemde yanacakmışsınız" dedi.
            O sırada, Peygamberimiz kapıyı açıp müşriklerin karşısına çıktı. Ebu Cehil'e; "Evet, bunu, söyleyen Benim! Cehenneme girip yanacak olanlardan birisi de sensin!" dedi.
            Peygamberimiz'in Katiller Arasından Kur'an Okuyarak ve Başlarına Toprak Saçarak Çıkıp Gitmesi
            Yüce Allah, kudretiyle müşriklerin gözlerini göremez bir hale getirmişti. Rasulü Ekrem, yerden aldığı bir avuç toprağı müşriklerin başlarına saçtı ve okuyarak onların aralarından geçip gitti.
            Cenab-u Hakk bu hususu Yasin Suresinde şöyle beyan ediyor: "Yasin! O hikmet dolu Kur'an'a andolsun ki; Sen, hiç şüphesiz insanlara gönderilen peygamberlerdensin! Dosdoğru bir yoldasın. Bu Kur'an da, kudretiyle her şeye üstün gelen, Rahmetiyle herkesi esirgeyen Allah'ın indirdiği bir Kitab'dır ki, ataları, azapla korkutulmamış, bu yüzden gaflet içinde kalmış olan bir kavmi korkutman için Sana indirilmiştir.
            Andolsun ki; bunların çoğuna o azap sözü hak olmuştur. Artık bunlar iman etmezler. Gerçekten biz, onların boyunlarına laleler geçirdik ki bunlar çenelerine kadar dayanmıştır. Şimdi onlar, kafaları ve burunları yukarı kaldırılmış bir haldedirler! Biz onların önlerinden bir set, arkalarından da bir set çektik. Onları öylece bıraktık, artık görmezler. (Yasin Suresi, ayet 1-9).
            Müşrikler, Peygamber Efendimiz'in kapısında bekleşirlerken, yanlarına bir hemşerileri uğradı. Onlara; "Siz buralarda ne bekliyorsunuz?" diye sordu.
            "Muhammed'i bekliyoruz." dediler.
            "Hay Allah sizi umduğunuza erdirmesin, elinizi boşa çıkarsın! Vallahi Muhammed yanınızdan çıkmış, sonra da sizden başına toprak saçmadık bir kimse bırakmayıp yoluna gitmiş! Siz, kendinize yapılan şeyi görmüyor musunuz?!" dedi.
            Her birisi, ellerini başlarına götürüp toprak saçılmış olduğunu anlayınca şaşırdılar ve buna da «Muhammed'in sihirlerinden bir sihirdir!» demekten başka söz bulamadılar.
            Kapının yarığından içeri baktıkları zaman yatakta birisinin abaya sarınıp bürünerek yattığını görünce; "Vallahi bu abasının içinde uyuyan Muhammed'dir!" dediler. Sabah ortalık ağarıncaya kadar beklediler.
            Müşriklerin bu cinayeti karanlıkta işlemeyip ortalık ağardıktan sonraya bırakmaları, ihtimal ki; katillerin muhtelif kabilelere mensub bulunduklarını Haşimoğullarına göstermek içindi.
            Sabahleyin döşekten Hz.Ali doğrulup kalkınca; "Vallahi, bize söylenilen söz doğru imiş" dediler.
            Yüce Allah bu münasebetle indirdiği ayetinde şöyle buyurmaktadır: "Hani bir zaman, o kafirler, seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri, yahut yurdundan zorla çıkarıp sürmeleri için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı kuruyorlarken, Allah da onlara mukabele ediyordu. Allah, tuzak kuranlara mukabele edenlerin hayırlısıdır." (Enfal Suresi, ayet 30).
            Gar-ı Sevr'e (Sevir Mağarasına) Sığınmaları
            Rasulüllah Efendimiz; perşembe günü geceleyin Hz.Ebu Bekr'in evine geldi. O'nunla birlikte evin arkasındaki küçük kapıdan çıkarak Mekke'nin aşağısında, güneybatısında üç mil uzaklıkta bulunan Sevir dağına doğru ilerlemeğe başladılar. Rasulü Ekrem bir ara pabuçlarını çıkararak yalınayak yürümek zorunda kaldı. Bu şekilde yürümekten ayakları aşındı ve acıdı. Hz.Ebu Bekir (R.A.), Peygamberimiz'in kah önüne geçerek önünden yürümekte, kah arkasına geçerek arkasından yürümekte idi.
 
Peygamber Efendimiz, O'na; "Ya Eba Bekir! Niçin böyle yapıyorsun?" diye sordu.
            Hz.Ebu Bekir (R.A.); "Önünüzü, arkanızı gözetlemek, sizi korumak için" dedi.
            Gece karanlığında Sevir mağarasına ulaştılar. Mağara, haşerat ve vahşi hayvanların yuvası idi. Hz.Ebu Bekir (R.A.), içeride yılan veya yırtıcı bir hayvan bulunup bulunmadığını kontrol etmeden Rasulü Ekrem'i içeri bırakmak istemedi.
            Hz.Ebu Bekir (R.A.); "Allah aşkına ben girmedikçe sen girme! Eğer içeride zararı dokunacak bir şey varsa onun zararı Sana dokunmasın, bana dokunsun" dedi.
            Hz.Ebu Bekr'in Ayağının Yılan Tarafından Isırılması   
            Hz.Ebu Bekir (R.A.) mağaraya girdi. Eliyle yerleri yokladı, düzledi. Mağaranın bir tarafında bir delik buldu. İzarını yırtıp orayı tıkadı. Geri kalan kısmına da ayaklarını dayadı. Sonra Rasulüllah'a; "buyurun!" dedi.
            Rasulüllah içeri girdi. Başını, Hz.Ebu Bekr'in dizine koyup uyudu. O sırada Hz.Ebu Bekir (R.A.), yılan deliğini kapamış olan ayağından ısırıldı. Rasulüllah'ı uyandırmak korkusuyla hiç kımıldamadı. Ancak, gözlerinin akan yaşı Rasulüllah'ın yüzüne damlayınca O'nu uyandırdı.
            Rasulü Ekrem; "Ne oldu sana Ya Eba Bekir?" diye sordu.
            O da; "Babam, anam sana feda olsun! Yılan tarafından ısırıldım!" dedi.
            Rasulüllah, ısırılan yere tükrüğünü sürünce ayağındaki ağrı, sızı dindi...
            «Onun içindir ki, bir hatıra ve nişan olarak Hz.Ebu Bekir (R.A.)'nın soyundan gelenlerin ayağının altında ben vardır.»
            Müşrikler Peygamber Efendimiz ile Hz.Ebu Bekr'in Peşinde
            Ortalık ağarınca, müşrikler Peygamber Efendimiz'in evine daldılar. Hz.Ali döşeğinden kalkınca;
            "Nerede arkadaşın, amcanın oğlu?" dediler.
            Hz.Ali; "Bilmiyorum! Ben, O'nun üzerinde gözcü müyüm? siz, O'nu çıkıp gitmeğe zorladınız. O da çıkıp gitti!" dedi.
            Müşrikler, Peygamberimiz'i ele geçiremeyince içlerinde Ebu Cehil de olduğu halde, Hz.Ebu Bekr'in kapısına dikildiler. Hz.Ebu Bekr'in kızı Esma dışarı çıktı, "Ey Ebu Bekr'in kızı! Nerede baban?" diye sordular.
            Esma; "Vallahi, babamın nerede olduğunu bilmiyorum!" deyince, çok yaramaz kötü ve hırçın bir adam olan Ebu Cehil öfkelenerek, Esma'nın yanağına bir tokat vurdu. Küpesi kulağından yere fırladı.
            Müşrikler Mekke'nin aşağısını, yukarısını aramağa, taramağa koyuldular.
            Hz.Muhammed (S.A.V.)'i ve Hz.Ebu Bekr'i bulup getirene veya öldürene yüz deve verileceği, Mekke'nin dört bir yanında tellallar bağırtılarak halka duyuruldu. Mekke dağlarında aranmadık, taranmadık yer bırakılmadı.
            Her kabileden ikişer genç silahlandı. Yanlarına meşhur Müdliçoğullarından iyi iz sürücü Alkeme'yi de aldılar. Peygamber Efendimiz'le Hz.Ebu Bekr'in izlerini bulup süre süre Sevir mağarasının yakınlarına kadar gelip dayandılar.
            Alkame; "Vallahi, aradığınız kimseler, şu mağaradan ileri geçmemişlerdir. Onun yanındadırlar. İz burada kesiliyor" dedi. Aradaki mesafe 40 zira'a kadar indi.
            Hz.Ebu Bekir (R.A.), çok telaşlandı ve tasalandı.
            Rasulüllah; "Tasalanma! Allah, bizimledir!" dedi.
            Hz.Ebu Bekir (R.A.); (yavaşca) "Ya Rasulellah! Onlardan birisi eğilip de ayaklarının dibinden bakıverse bizi görür!" dedi.
            Rasulü Ekrem; "Ya Eba Bekir! İki kişinin üçüncüsü Allah olursa, sen akibetin ne olabileceğini, yakalanacağımızı mı sanırsın?" dedi.
            Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'inde bu hadiseye şöyle işaret eder: "Eğer siz, O'na yardım etmezseniz (etmeyin), kafirler, O'nu Mekke'den çıkardıkları zaman, bizzat Allah, O'na yardım etmişti ki, o zaman Rasulüllah ancak, ikinin ikincisi idi. Onlar, (Sevir dağının tepesindeki) mağarada idiler. Peygamber, arkadaşına «tasalanma! Allah hiç şüphesiz bizimledir»! dediği zaman Allah, O'nun arkadaşının üzerine sekinetini indirmiş, O'nu da göremediğiniz ordularla desteklemiş, kafirlerin kelimesini alçaltmıştı. Allah'ın kelimesi ise, O çok yücedir. Allah, kudretiyle herşeye üstün gelen, her yaptığını yerli yerince yapandır!" (Sure-i Tevbe, ayet 40).
            Mağaranın Önüne Örümceğin Ağ Örmesi, Güvercinin Yuva Kurması
            Müşrikler; mağaranın sağını solunu araştırdılar. İçlerinden birisi, mağaranın önünde yuvalanan yaban güvercinini görünce geri döndü. Arkadaşları ona; "Mağaraya ne diye bakmadın?" diye sordular. O da; "Mağaranın ağzında iki yaban güvercininin yuvalandığını gördüm. Bundan, içeride hiç kimsenin bulunmadığını anladım." dedi.
            Ümeyyet'ibn-i Halef; "Mağaranın üzeri, örümcek ağıyla kaplanmış iken, siz ne diye şüphelenip duruyorsunuz? Vallahi, ben bu ağın Muhammed doğmadan önceye ait olduğu kanaatindeyim" dedi. Bazıları da; "Eğer onlar mağaraya girmiş olsalar, güvercinin yuvası dağılır, yumurtası kırılır, örümceğin ağı da bozulurdu!" dediler. Böylece, müşrikler umduklarına eremeden geri döndüler. Mevla'nın kudreti ve himayesi işte böyle tecelli ediyor, kafirleri de böyle şaşırtıyordu.
            Sevir Mağarası'nda Geçirilen Günler
            Allah Rasulü, perşembe günü geceleyin Hz.Ebu Bekr'i yanına alarak mağaraya girmişti. Cuma, cumartesi, pazar gecesini orada geçirdiler.
            Hz.Ebu Bekr'in oğlu Abdullah, anlayışlı ve becerikli bir gençti. Babasından aldığı direktif üzerine, gündüzleri Mekkelilerle bulunur. Onların, Hz.Peygamberimiz ve Hz.Ebu Bekir (R.A.) hakkında söylediklerinden işitebildiklerini, karanlık basınca Sevir mağarasına gelip anlatırdı. Geceyi Peygamber Efendimiz ve Hz.Ebu Bekir (R.A.) ile birlikte geçirdikten sonra, tanyeri ağarırken Mekke'ye döner, geceyi Mekke'de geçirmiş gibi müşriklerle sabahlardı.
            Amir ibn-i Füheyre de, O'nun gelip gittiği yol üzerine koyunlarını sürerek izini belirsiz ederdi. Hz.Ebu Bekr'in kızı Esma ise, geceleri yiyecek getirirdi. Hz.Ebu Bekr'in azadlı kölesi Amir ibn-i Füheyre, Hz.Ebu Bekr'in koyunlarını Mekkelilerin koyunları ile birlikte otlatır, (aldığı direktife göre) karanlık basınca Hz.Ebu Bekr'inkilerini mağaranın önüne getirip bırakırdı. Peygamber Efendimiz ve Hz.Ebu Bekir (R.A.) de, onlardan bir kaba süt sağar, güneşin hararetinden ısınmış temiz taşların içine koyarak, sütü ısıtır ve içerlerdi. Amir ibn-i Füheyre gecenin sonuna doğru gelip koyunlara seslenir, onları da önüne katarak yaymağa götürürdü. Bu hal üzere üç gün geçti.
            Halkın, Rasulüllah Efendimiz ve Hz.Ebu Bekir (R.A.) hakkındaki arama taramaları biraz yatışır ve tavsar gibi oldu. Kılavuz olarak tutulan Abdullah ibn-i Üreykıt da, kendisine emanet edilen iki deve ile birlikte kendi devesini de yanına alarak pazartesi günü seher vakti sevir dağının eteğine geldi.
            Hz.Ebu Bekr'in Kızı Esma'nın «Cennet Kuşağı» İle Müjdelenmesi
            Yol azığı olmak üzere bir koyun kesilmiş, eti pişirilmişti. Hz.Ebu Bekr'in kızı Esma, bunu bir dağarcığa koyup bir tulum su ile birlikte mağaraya getirdi.
            Esma, yemek dağarcığını bağlamak için bağ getirmeği unutmuştu. Esma, yola çıkılacağı zaman belinden kuşağını çözüp ortasından yırtarak bir parçası ile yemek dağarcığını, öteki parçasıyla da su tulumunun ağzını bağlayınca, bu fedakarlığından memnun olan Peygamberimiz, O'na; "Sana Cennette iki kuşak var!" buyurdular. Bundan dolayı Esma «Zatün nitakayn (iki kuşak sahibesi)» diye anıldı.
            Hz.Ebu Bekr'in Babasının Telaşlanması
            Hz.Ebu Bekr'in, Müslüman olduğu zaman kırkbin dirhemi vardı. O bunları İslam davası uğrunda seve seve harcamaktan geri durmadı. Peygamber Efendimiz'le Mekke'den ayrılacağı zaman, ancak beşbin veya altıbin dirhemi kalmıştı. Bunların bir kısmını yanında götürmek üzere oğlu Abdullah ile mağaraya getirtti.
            Esma der ki: "Babam Ebu Bekir, böyle, malını yanına alıp gidince, dedem Ebu Kuhafe yanımıza geldi (o zaman gözleri görmezdi);
            «Vallahi ben, sanıyorum ki, O, bütün malı yanında alıp götürmüştür!» dedi.
            «Hayır dedeciğim! O, bize pek çok mal bıraktı!» dedim ve hemen babamın, evin bacasına koyduğu madeni paraları aldım (ki babam paralarını hep oraya koyardı). O paraları bir örtünün üzerine koyduktan sonra dedemin elini tutup «dedeciğim! elini şu mal üzerine bir sür» dedim. Dedem, elini ona koyunca;
            «Eh! Bunu size bıraktığına göre mesele yok. Çok güzel. Artık, bu size yeter! Ben, vallahi bize bir şey bırakmadı sanmıştım!» dedi."
            Peygamberimiz'in Kusva İsimli Deveyi Satın Alması ve Sevir'den Ayrılış
            4 Rebiulevvel pazartesi günü Rasulüllah ve Hz.Ebu Bekir (R.A.) mağaradan çıkarak mağaranın yanında bekleyen kılavuz Abdullah ibn-i Üreykıt'ın yanına geldiler. Hz.Ebu Bekir, iki devesini de Rasulü Ekrem'in yanına getirdi ve üstün olanını Rasulüllah'a arz ederek; "Anam babam sana feda olsun! Buyur ya Rasulallah!" dedi.
            Peygamber Efendimiz; "Ben, bana ait olmayan bir deveye binemem!" deyince,
            Hz.Ebu Bekir; "O, senindir! Babam anam sana feda olsun! Bin!" dedi.
            Peygamberimiz; "Hayır! Satın aldığın bedeli ne ise bana bildirmedikçe ona binemem!" dedi. (Hz.Ebu Bekir, onu, Harisoğullarının hayvanları arasından seçip başka bir deve ile birlikte 800 dirheme satın almıştı.)
            Hz.Ebu Bekir (R.A.); "Onu şu kadara filancalardan satın aldım!" dedi.
            Peygamber Efendimiz Kusva'yı Hz.Ebu Bekr'in satın aldığı 400 dirhem ile kabul edince,
            Hz.Ebu Bekir (R.A.); "Ya Rasulellah! Artık bu sizindir! Binebilirsiniz!" dedi.
            Rasulüllah da, Hz.Ebu Bekir de develerine bindiler. Hz.Ebu Bekir (R.A.), yolda kendilerine hizmet etmek üzere azadlı kölesi Amir ibn-i Füheyre'yi yanına aldı. Yol göstermesinde çok maharetli olan Abdullah ibn-i Üreykıt önlerine düştü. Sevir dağından ayrıldılar.
Rasulü Ekrem'in «Kusva» diye anılan bu devesi Hz.Ebu Bekr'in halifeliği zamanına kadar yaşadı. Medine'nin Baki Kabristanlığı'na salınmıştı. Kendisine hiç dokunulmazdı. Orada kendi halinde yayıla yayıla öldü.
            Peygamber Efendimiz'in Vatan Sevgisi
            Allah Rasulü, Mekke'nin aşağısından geçerken devesini Hazvere mevkiinde durdurarak Mekke'ye mahzun mahzun baktı;
            "Vallahi! Sen Allah'ın yarattığı yerlerin en hayırlısı, Allah katında en sevgili olanısın! Senden, çıkarılmamış olaydım, buradan çıkmazdım. Bana senden daha güzel, daha sevgili vatan yoktur. Kavmim, beni, senden çıkarmamış olsalardı, çıkmaz, senden başka bir yerde yurt yuva tutmazdım." dedi.
            Bunun üzerine, Yüce Allah Peygamber Efendimiz'e şöyle vahyetti: "Elbette, O Kur'an'ın tebliğini üzerine farz kılan Allah, Seni, yine döneceğin yere (Mekke'ye) döndürecektir." (Kasas Suresi, ayet 85).
            Süraka'nın Hz.Peygamberimiz'i Takip Edişi ve Başına Gelenler 
            Kureyş Müşrikleri, Rasulüllah ile Hz.Ebu Bekr'i bulana veya öldürene yüzer deve va'detmiş bulunuyorlardı. Kendine güvenenler O'nu aramağa koyulmuştu. Çok iyi iz takip eden Süraka adında iri yapılı birisi de, bu mükafatı almak için atını, silahını, fal çektiği oklarını da yanına aldı, bundan sonra elini fal çantasına atıp oklarını çıkardı.
            «Muhammed ile Eshab'ına zarar verebilir miyim?, veremez miyim?» diye oklarla fala baktı. Hoşlanmadığı ok; «O'na zarar verilemez» oku çıktı.
            Fakat oka itibar etmeyerek, yüz deveyi almak arzu ve iştihasıyla hemen atının üzerine atladı. Onu, dört nala kaldırıp koşturdu. Rasulüllah ile arkadaşlarına yaklaşacağı sırada atının ayakları birden bire sürçüp yere kapandı. Süraka da üzerinden yuvarlandı. Kendi kendine "Bu, ne hal?" dedi. Sonra fal oklarını çıkarıp fala baktı. Yine, hoşlanmadığı ok, «O'na zarar verilemez!» oku çıktı.
            Süraka, oka isyan etti. Peygamber Efendimiz'i takipten vazgeçmedi. Hemen atına atlayıp koşturmağa başladı. Birden bire atı yere kapandı. Süraka da üzerinden yuvarlandı. "Bu, ne hal?" dedi. Sonra fal oklarını çıkarıp tekrar fala baktı. Bu defa da, hoşlanmadığı «O'na zarar verilemez!» oku çıktı.
            Süraka, yine oka isyan etti ve Rasulü Ekrem'i takipten vazgeçmedi. Atına atlayıp koşturmağa başladı. O kadar yaklaştı ki artık, Allah'ın Rasulü ve arkadaşları Süraka'yı görüyor, o da, onları görüyordu. Hatta Süraka, Rasulüllah Efendimiz'in okuduğu Kur'an-ı Kerim'i bile işitebiliyordu.
            Rasulüllah, arkasına hiç dönüp bakmıyordu. Hz.Ebu Bekir (R.A.) ise, sık sık arkasına dönüp bakınıyordu.
            Buhari'nin Enes Bin Malik'ten rivayetine göre; Hz.Ebu Bekir (R.A.), arkasına dönüp bakınınca, bir atlının arkalarından koşup kendilerine yaklaştığını gördü. "Ya Rasulellah! İşte atlı, gelip bize yaklaştı." dedi.
            Peygamberimiz arkasına baktı; "Allahım düşür onu" diyerek dua etti.
            Süraka gelip yetişince, Hz.Ebu Bekir (R.A.) ağlamağa başladı.
            Peygamber Efendimiz, O'na; "Niçin ağlıyorsun?" diye sordu.
            Hz.Ebu Bekir (R.A.); "Vallahi, ben, kendim için ağlamıyorum. Sana bir zarar gelir diye ağlıyorum!" dedi.
            Süraka, Peygamber Efendimiz'e saldıracağı bir mesafeye gelince; "Ya Muhammed! Bu gün Seni benden koruyacak kimdir?" diye bağırdı.
            Peygamberimiz; "Beni, Cebbar ve Kahhar olan Allah korur!" buyurdu,
            Cebrail indi; "Ya Muhammed! Yüce Allah yeryüzünü sana itaatçı kıldı. Ona dilediğini emredebilirsin" dedi.
            O sırada, Süraka'nın atının iki ön ayağı, dizlerine kadar yere battı. Süraka da üzerinden yuvarlandı. Atını kaldırmağa zorladı. At da kalkmak için çabaladı. Fakat, bir türlü ayaklarını yerden çıkarmağa kadir olamadı.
            Süraka'nın Peygamber Efendimiz'den Eman Dilemesi
            Süraka; "Ya Muhammed! İyice anladım ki, bu senin işindir! Allah'a dua et de kurtulayım! Sana hiç dokunmayacağım! Beni görecek kimselere de senden hiç bahsetmeyeceğim" dedi. Süraka'nın atı çabalayarak, horuldayarak kalkıp dikilince, iki ayağının gömüldüğü çukurdan göğe doğru ateş dumanı gibi, tozlu bir duman yükselip dağıldı.
            Bunun üzerine, Süraka; "El eman!" diye bağırdı.
            Rasulü Ekrem ile arkadaşları durdular. Süraka da atına binerek yanlarına kadar geldi.
            Süraka bunca saldırılarından Allah Rasülü'nün bu şekilde korunulduğunu görünce, artık iyice anladı ve kanaat getirdi ki; O'nun gerçekleştirmek istediği şey yakında gerçekleşecektir. "Ben, Süraka ibn-i Çu'şüm'üm! Bana bakın, benden şüphelenmeyin. Size söyleyeyim ki, artık benden hiçbir zaman hoşlanmayacağınız bir hareket gelmeyecektir! Kavmin, Senin hakkında şöyle şöyle vaadlerde bulundu" diyerek Kureyş'in, Peygamber Efendimiz'e ve Hz.Ebu Bekr'e yapmak istedikleri şeyleri birer birer haber verdi. Kendilerine yol azığı ve levazımı vermek istedi. Almadılar ve ondan, başka hiçbir şey de almak istemediler.
            Süraka, Peygamberimiz'e; "Şu ok çantamdan bir ok alıp bununla, filan filan yerdeki develerime ve hizmetçilerime uğra! Ondan dilediğini al!" dedi.
            Allah Rasulü; "Ey Süraka! Sen İslam dinini arzu etmedikçe, ben de senin deveni, sığırlarını arzu etmem! Sen, bizi gördüğünü gizli tut, kafi!" dedi.
            Süraka; "Ey Allah'ın Peygamberi! Bana istediğini emret!" deyince,
            Rasulüllah: "Yurdunda dur! hiçbir kimsenin, bize gelip kavuşmasına meydan verme!" dedi.
            Günün başlangıcında Peygamberimiz'in üzerine düşmanca yürüyen Süraka günün sonunda, Allah'ın hikmeti ile adeta O'nu koruyucu bir silah oluvermişti.
            Süraka'ya Emanname Yazılıp Verilmesi
            Hz.Peygamberimiz, Hz.Ebu Bekr'e; "Söyle O'na, bizden istediği nedir?" dedi.
            Hz.Ebu Bekir (R.A.), bunu, Süraka'ya söyleyince, Süraka; "Benimle aranda bir eman vesikası olmak üzere bana bir yazı yaz!" dedi.
            Rasulüllah da, Hz.Ebu Bekr'e; "Ona, istediğini yaz" buyurdu.
            Bunun üzerine, Hz.Ebu Bekir (R.A.), Amir ibn-i Füheyre'ye emretti. O da bir deri parçasına yazıp Süraka'ya uzattı. Süraka onu alıp ok çantasına koydu. İzi sıra geri döndü. Olan bitenlerden hiçkimseye hiçbir şey anlatmadı, sustu.            
            Süraka'nın Ebu Cehil'e Cevabı
            Ebu Cehil, Süraka'nın böyle eli boş dönüp sustuğunu görünce Müslüman olmasından korktu ve onu söylediği beytlerle kötülemeğe, halkın gözünden düşürmeğe çalıştı.
            Süraka da, Ebu Cehil'e verdiği manzum cevabında; "Ey Hakem'in babası! Sen, atımın ayakları yere battığı zamanki halini bir görmüş olaydın, anlar ve hiç şüphe etmezdin ki Muhammed (A.S.) delilli ve hüccetli Peygamberdir. Artık, O'na kim dayanabilir?. Sana yaraşan, Kureyş kavmini, O'na saldırmağa kışkırtmak değil, saldıranlara engel olmaktır. Ben, sanıyorum ki O'nun yaymak ve duyurmak istediği şey elbette bir gün gelişecek ve yayılacaktır. Öyle ki, bütün halk, O'na çatmağı değil, O'na uymağı ve kendisiyle barışıklık içinde bulunmağı isteyecektir!" dedi.
            Medine Yolculuğuna Devam
            Peygamber Efendimiz, Harrar'dan geçişinin ertesi günü, Talha ibn-i Ubeydullah ve Zübeyr ile buluştu.
            Bunlar, Şam'dan ticaret kafilesiyle gelip Mekke'ye gitmekte idiler. Peygamber Efendimiz'le Hz.Ebu Bekr'e birer beyaz Şam maşlahı (elbisesi) giydirdiler ve Medine'li Müslümanlardan birisinin; "Rasulüllah ve arkadaşları, geciktiler!" dediğini haber verince, Peygamber Efendimiz, hareketini hızlandırdı.
            Rasulü Ekrem önde, Hz. Ebu Bekir arkada giderken, yolda bir adamla karşılaştılar. Adam Hz.Ebu Bekr'i tanıdı. "Ey Ebu Bekir! Şu önünde giden zat kimdir?" diye sordu.
            Hz.Ebu Bekir (R.A.) da setretmek için; "O zat, bana yol gösteren birisidir!" dedi.
            Büreyde'nin Müslüman Oluşu ve Peygamber Efendimiz'in Önünde Sarığını Sancak Yaparak Medine'ye Girişi
            Kureyş müşriklerinin, Peygamberimiz'i tutup getirene 100'er deve verecekleri vaadini işiten Büreyde ibn-i Husayb, aile efradından 70 atlı ile beraber yola çıkmışlardı. Peygamber Efendimiz, Amim mevkiine eriştiği zaman, gelip Peygamber Efendimiz'e kavuştular.
            Peygamberimiz ona; "Sen kimsin?" diye sordu.
            Büreyde; "Ben, Büreyde'yim!" dedi.
            Rasulüllah, Hz.Ebu Bekr'e dönüp; "Ya Eba Bekir! İşimiz serinledi ve düzeldi." dedi.
            Allah Rasulü Büreyde'ye; "Kimlerdensin?" diye sordu.
            Büreyde; "Eslem kabilesindenim!" dedi.
            Peygamberimiz, Hz.Ebu Bekr'e; "Selamete erdik" dedi.
            Büreyde'ye; "Eslem'in kimlerinden, hangilerindensin?" dedi.
            Büreyde; "Sehimoğullarındanım!" dedi.
            Peygamber Efendimiz; "Ya Eba Bekir! Okun çıktı!" dedi.
            Büreyde, Peygamber Efendimiz'e; "Peki, ya sen kimsin?" diye sordu.
            Peygamber Efendimiz; "Ben Abdulmuttalib'in oğlu Abdullah'ın oğlu Muhammed'im ve Allah'ın Rasulüyüm" diyerek onu, İslamiyete davet edince, Büreyde de yanındakiler de şehadet getirerek Müslüman oldular. Böylece hidayetten nasibi olan bu insanlara Mevlamızın inayeti ve hidayeti yetişti. Allah'ın Rasulü'ne düşmanlık için gelenler O'na sadık birer dost oluverdiler.
            Yanlarındaki biraz sütü Peygamber Efendimiz'e takdim ettiler. Onu Peygamber Efendimiz ile Hz.Ebu Bekir (R.A.) içti.
            Büreyde, hayvanlarının az sütlü oluşundan şikayetlendi. Peygamberimiz de onlara bereket duası yaptı.
            Peygamber Efendimiz, yatsı namazını orada, bu yeni Müslümanlarla birlikte kıldı. O gece, Büreyde, Meryem Suresi'nin baş tarafından birkısmını Peygamber Efendimiz'den öğrendi.
            Sabaha çıkıldığı zaman, Büreyde; "Ya Rasulellah! yanında bir bayrak olmadan Medine'ye girmen uygun düşmez!" dedi. Sarığını çıkardı. Mızrağının ucuna bağladı. Medine'ye girinceye kadar Peygamber Efendimiz'in önünde onu taşıyarak yürüdü.
            Büreyde, daha sonraları tahdisi nimet olarak hep; "Allah'a hamd olsun ki Sehimoğulları, hiç zorlanmadan boyun eğdiler, Müslüman oldular!" derdi.
            Rasulü Ekrem, onun hakkında; "Eshabımdan bir zat bir memlekette ölecek. O kıyamet gününde o memleketin nuru ve o memleket halkının önderi olacaktır!" buyurmuştu.
            Gerçekten Büreyde, İslam mücahitleriyle Horasan'a kadar gitmiş, Merv'de vefat etmiştir.
            Kuba'ya Geliş
            Rasulüllah (S.A.V.), Rebiülevvel ayı içinde bir pazartesi günü kabakuşlukta, güneşin en kızgın sırasında Kuba' ya eriştiler.
            Kuba; Medine'nin güneyinde, iki mil uzağında üzüm bağları, hurma, incir ve nar bahçeleri bulunan sevimli bir köydü.
            Bir Yahudinin Peygamber Efendimiz'i Uzaklardan Görmesi
            Medine'deki Müslümanlar, Peygamberimiz'in Mekke'den yola çıktıklarını işittikleri zaman, sabah namazını kıldıktan sonra Harre mevkiine çıkarak, öğle sıcağı basıncaya kadar Allah Rasulü'nü beklerlerdi. Yine bir gün, uzun uzun bekledikten sonra dönmüşlerdi. Evlerine girdikleri sırada, Yahudilerden birisi, kendisine ait bir işi için kulelerden bir kulenin üzerine çıkıp uzakları gözetlerken, Peygamber Efendimiz'le Eshab'ının beyazlara bürünmüş olarak serab ve sisleri yara yara gelmekte olduklarını gördü. Yahudi, Müslümanların Peygamber Efendimiz'i bekleyip durduklarını biliyordu. Hemen yüksek sesle;
            "Ey Arab topluluğu! Ey Kayle oğulları! İşte nasibiniz, devletiniz, gelmesini bekleyip durduğunuz Ulu adamınız geliyor!" diyerek haykırdı.
            Medine'li Müslümanların Peygamberimiz'i Karşılamaları
            Yahudinin sesini işiten Medine'li Müslümanlar, Peygamber Efendimiz'i karşılamak için, silahlanıp, evlerinden dışarı fırladılar. Rasulü Ekrem'in gelmekte olduğunu işitince Amr ibn-i Avf oğullarının getirdikleri tekbirlerle yerler sarsıldı. Peygamber Efendimiz'le Hz.Ebu Bekir (R.A.), Harre'de iken, geldiklerini haber vermek için, badiye halkından birisini de Ebu Ümame'ye ve adamlarına göndermişlerdi. Çıkan karşılayıcılar, 500 kişi idi. Allah Rasulü'ne Harre'de kavuştular.
            Karşılayıcılar geldikleri zaman, Rasulü Ekrem Efendimiz bir hurma ağacının gölgesinde oturuyorlardı. Hz.Ebu Bekir (R.A.) de Rasulüllah'ın yanında bulunuyordu. Karşılamağa gelen Medine'li Müslümanların çoğu Rasulüllah'ı hiç görmedikleri ve Hz.Ebu Bekr'i eskiden tanıdıkları için, önce O'nu selamlıyorlar, O'nunla konuşuyorlardı. Rasulü Ekrem ise hep susuyor, sükut ediyordu, konuşmuyordu.
            Medine'li Müslümanlar, Peygamber Efendimiz'i, ancak, üzerinden gölge çekilip de Hz.Ebu Bekir (R.A.) O'nu maşlahı ile güneşten gölgelemeğe çalışırken tanıyabildiler.
            Peygamberimiz'in Kuba'da Müsafir Olduğu Ev
            Rasulüllah (S.A.V.), Eshabıyla ve karşılayıcılarla birlikte Medine'nin sağ tarafına (aliye kısmına) yönelerek yoluna devam etti ve Kuba'da Amr'ibn-i Avfoğulları ailesinden, çok yaşlı bir zat olan Külsum ibn-i Hidm'in evine indi. Hz.Ebu Bekir (R.A.) ise, Haris ibn-i Hazrec oğullarından Hubeyb ibn-i İsaf'ın Sünh'deki evine indi.
            Peygamber Efendimiz Külsum ibn-i Hidm'in evine inmekle beraber, Sa'd ibn-i Hayseme'nin evine gidip orada Müslümanlarla oturup konuşurdu.
            Hz.Ali'nin Kuba'ya Gelişi
            Hz.Ali, halkın, Peygamberimiz'e emanet ettikleri şeyleri, sahiplerine vermek için geri kalmıştı. Hz.Ali, Ebtah'da (Mekke Vadisinde) dikilerek; "Kimin, Rasulüllah katında bir emaneti varsa, gelsin, emanetini kendisine teslim edeceğim!" diye seslendi.
            Mekke'de üç gün, üç gece daha kaldıktan sonra, O da gelip Kulsüm ibn-i Hidm'in evinde Peygamber Efendimiz'e kavuştu.
            Gelirken, gündüzleri gizlenmiş, geceleyin yürümüştü. Kuba'ya geldiği zaman, ayaklarının altı kabarmış ve yarılmış bir halde idi. Rasulü Ekrem, O'nu görünce kucakladı ve şefkatinden ağladı. Hemen, ayaklarını meshedip sığayınca ıztırabı dindi.
            Kuba Mescidi'nin İnşası
            Rasulüllah Efendimiz, Kuba'da Amr'ibn-i Avfoğulları yanında 14 gece kaldı ve Kuba Mescidi'ni yapıp içinde namaz kıldı.
            Rasulü Ekrem Kuba Mescidi'ni yapmak istediği zaman;
            "Ey Kuba'lılar! Bana Harre'den taş getirin!" dedi.
            Yanına bir hayli taş toplandı.
            Rasulüllah (S.A.V), yanındaki asa ile kıbleyi çizdi. Eline bir taş alıp oraya koydu. "Ya Eba Bekir! Bir taş al, benim taşımın yanına koy!"
            "Ey Ömer! Sen de bir taş al, Ebu Bekr'in taşının yanına koy!"
            "Ey Osman! Sen de bir taş al, Ömer'in taşının yanına koy!" dedi.
            Allah Rasulü, sanki bu suretle onların halifelik sıralarını da işaretliyordu.
            Bundan sonra, Peygamberimiz orada bulunan halka dönüp; "Herkes, alacağı taşını şu çizgi üzerinde arzu ettiği yere koysun!" dedi.
            Böylece, Kuba Mescidi'nin ilk taşını kıble tarafına koyan Peygamber Efendimiz olmuştur. Sonra, sırası ile Hz.Ebu Bekir (R.A.), Hz.Ömer ve Hz. Osman Efendimiz oraya gelerek birer taş koymuşlar, sonra da bütün halk yapı işine koyulmuştur.
            Rasulü Ekrem, hayatı boyunca her cumartesi günü yaya veya binitli olarak Kuba Mescidi'ne gelir, orada iki rekat namaz kılardı.
            Kuba Mescidi'nde namaz kılmanın, umre yapmak gibi olduğu, kılınacak namazın, kılana bir umre sevabı kazandıracağı, Peygamber Efendimiz tarafından bildirilmiştir.
            Cenab-u Hak, Kur'an-ı Kerim'inde bu mescidi medhü sena ediyor ve buyuruyor ki; "Ta ilk gününden, temeli takva üzere kurulan bu mescidde namaza durmak daha doğrudur. Orada temizliği ve nezahati pek seven insanlar var, Allah da zaten temiz olanları sever." (Tevbe Suresi, ayet 108)  
         PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN MEDİNE'YE GİRİŞİ

                Rasulü Ekrem (S.A.V), Kuba'dan Medine'ye hareket etmek istediği zaman, dedesi Abdülmuttalib'in dayıları olan Neccaroğullarına haber gönderdi. Onlar da yüz kişilik bir kafile halinde silahlanıp geldiler. Peygamber Efendimiz'le Hz.Ebu Bekr'e selam verdiler ve "Siz düşmanlarınızdan emin, dostlarınız da size itaatçı olarak develerinize bininiz!" dediler.
                Rasulü Ekrem devesine bindi. Hz.Ebu Bekir (R.A.) de bindi.
                Hz.Peygamberimiz önde, Hz.Ebu Bekir (R.A.) arkada, Medine'li Müslümanlar da sağ ve sol yanlarında oldukları halde, cuma günü Kuba'dan hareket ettiler.
            Ranuna Vadisi'nde İlk Cuma Namazı
                Salim ibn-i Avfoğullarının yurdundan geçerken öğle vakti girmişti. Peygamber Efendimiz cuma namazının farz kılındığını Eshabına tebliğ buyurdular ve burada ilk cuma namazını kıldılar. Orada iki hutbe irad ettiler.
                İlk hutbede, kalkıp Allahü Taala'ya hamdü sena ettikten sonra şöyle buyurdu:
                "Ey mü'minler! Kendiniz için ahiret azığı hazırlayın ve onu kendinizden önce gönderin. Elbette bilirsiniz ki muhakkak ölecek ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız! Sonra birinize Rabbül'alemin, arada bir tercüman ve perdedar bulunmaksızın «Sana Rasulüm gelip, buyruklarımı tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, ihsanlarda bulundum, sen bu nimetlerden kendine ahiret payı ayırdın mı?» diyecek. O kimse sağa ve sola bakacak hiçbir şey görmeyecek! Sonra, önüne bakacak, orada cehennemden başkasını görmeyecek!
                Öyle ise yarım hurma ile de olsa, cehennemden kendisini korumağa gücü yeten hemen o hayrı işlesin. Onu bulamayan da güzel bir sözle kendisini korumağa çalışsın. Çünkü, bir iyiliğe on mislinden yediyüz misline kadar sevap verilir. Allah'ın selamı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun!"
                Allah Rasulü, hutbesinin ikinci kısmında şöyle buyurdu:
                "Allah'a hamd olsun! Allah'a hamd ederim ve O'ndan yardım dilerim! Nefislerimizin şerlerinden ve kötü amellerimizden Allah'a sığınırız. Allah'ın doğru yola ilettiğini, kimse saptıramaz! Saptırdığını da kimse doğru yola iletemez! Şahadet ederim ki Allah'dan başka ilah yoktur! O, birdir, şeriki yoktur.
                Sözlerin en güzeli Allah'ın Kitabı'dır. Allah, kimin kalbini Kur'an ile süsler ve onu küfürden sonra İslamiyete girdirir, o da Kur'an'ı başka sözlere tercih ederse işte o kimse felah bulmuştur. Doğrusu, Kitabullah, sözlerin en güzeli ve en beliğıdır.
                Allah'ın sevdiğini seviniz! Allah'ın Kelamından ve zikrinden usanmayınız! Allah'ın Kelamından kalbinize darlık gelmesin. Çünkü Kelamullah, her şeyin üstününü ayırıp seçer, amellerin hayırlısını, kulların güzidesi olan Peygamberleri, kıssaların iyisini zikreder, helal ve haramı beyan eyler.
                Artık, Allah'a ibadet ediniz ve O'na bir şeyi şerik koşmayınız! O'ndan gereği gibi sakınınız. Yaptığınız iyi işleri, diliniz te'yid etsin. Aranızda Allah'ın kelamı ile sevişiniz. Muhakkak biliniz ki, Allah, ahdinin bozulmasına gazap eder. Size selam olsun!"
            Peygamberimiz'in Medine'ye Girişi ve Medinelilerin Sevinci
                Hz.Peygamberimiz, Cuma namazından sonra devesi Kusva'ya bindi ve yularını da onun başına doladı. Peygamberimiz önde Hz.Ebu Bekir (R.A.) arkada, yolun iki yanını dolduran yaya ve binitli Müslümanlar da yanlarında olduğu halde Medine'nin içine doğru hareket etti.
                Medine, sevinçten çalkanıyordu!
                Bera ibn-i Azib demiştir ki; "Rasulü Ekrem Medine'yi teşrif ettiği zaman Medineliler, Rasülullah'a sevindikleri kadar hiçbir şeye sevindiklerini görmedim. Hatta kadınlar, kızlar, çocuklar «Cae Rasulullah, Taleat aleyneş Şems, (Rasulullah geldi, Allah'ın Peygamberi geldi, güneş bize doğdu, ne mutlu bize)» diye sevinç izharında bulunuyorlardı."
                Enes ibn-i Malik, Peygamber Efendimiz'in Medine'ye girdiği günden daha güzel ve daha parlak bir gün görmediğini söyler.
                Halebi'nin Hz.Aişe'den rivayetine göre, Peygamberimiz, Medine'ye girdiği zaman kadınlar, çoluklar çocuklar hep bir ağızdan:
                "Veda yokuşundan doğdu, dolunay bize!
                Allah'a yalvaran oldukça şükretmek gerekir, mutlu halimize!
                Ey bize gönderilen Yüce Peygamber! Sen,
                Sen, boyun eğmemiz gereken bir emirle geldin bize!"
                diyerek neşideler söylüyorlardı.
                Erkekler ve kadınlar evlerin damlarına çıkmışlar. Gençler ve hizmetçiler yollara dökülmüşler, «Rasulullah geldi, güneş bize doğdu» diye bağrışıyorlardı.
            Medinelilerin Peygamberimizi Müsafir Etmek İçin Yarışı
                Salim ibn-i Avf oğulları ailesinden İtban ibn-i Malik ve Abbas ibn-i Ubade, Rasulüllah'ın devesi Kusva'nın önüne geldiler; "Ya Rasülellah! Bizim yanımızda otur. Biz çok sayılı, hazırlıklı, emrine amade bir topluluğuz!" dediler.
                Rasulüllah gülümseyerek; "Hayra erin, deveye yol verin! Ona, gideceği yer buyurulmuş, duyurulmuştur!" dedi.
                Yol verilince deve, Beyazaoğullarının hizasına kadar gitti. Beyazaoğullarından Ziyad ibn-i Lebid ile Ferve ibn-i Amr gelip, onlar da aynı şekilde; "Ya Rasulellah, bize buyur, biz çok sayılı, hazırlıklı, emrine amade, seni koruyup savunabilecek kudrette bir topluluğuz!" dediler.
                Rasulü Ekrem, yine gülümseyerek; "Hayra erin! deveye yol verin! ona, gideceği yer buyurulmuş, duyurulmuştur!" dedi.
                Yol verdiler. Deve, Saideoğullarının evini geçeceği sırada Rasulü Ekrem Efendimiz'in hanelerini teşrif etmesini çok arzu eden Saideoğullarından Sa'd ibn-i Ubade ile Münzir ibn-i Amir devenin önüne gerildiler, yine onlar da aynı şekilde; "Ya Rasulellah! Bize buyur!, biz, çok sayılı, hazırlıklı, emrine amade, Seni koruyup savunabilecek kudrette bir topluluğuz!" dediler.
                Ancak, Peygamber Efendimiz yine gülümseyerek; "Hayra erin! deveye yol verin! ona gideceği yer buyurulmuş, duyurulmuştur!" dedi.
                Yol verdiler. Hülasa müsafir etmek için Eshabı Kiram birbiriyle yarışıyor, hatta bazıları devenin durmasını, evlerine sapmasını temin için hemen evlerinin önüne deve yiyeceği koyuyorlardı. Fakat o mübarek deve, hiçbirine iltifat etmiyor, şehir içinde kendisine ilham olunan yere doğru aheste aheste ilerliyordu.
                Nihayet, Peygamber Efendimiz'in Kusva adlı devesi Neccaroğullarının evine kadar gitti ve Peygamberimiz'in bugünkü Mescidlerinin bulunduğu yere çöküverdi. Burası o zaman Neccaroğullarından Sehil ve Süheyl adlarında iki yetim çocuğa ait hurma kurutma yeri idi. Deve çöktüğü zaman Peygamber Efendimiz onun üzerinden inmedi. Deve, ayağa kalktı. Rasulü Ekrem, yine onun yularını serbest bıraktı. Deve biraz yürüdükten sonra, birden bire arkasına dönüp ilk önce çöktüğü yere kadar geldi. Oraya tekrar çöktü ve kalkmadı. Boynunu ve göğsünü yere uzatıp böğürmeğe ve deprenmeğe başladı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; "İnşaallah menzilimiz burasıdır!" diyerek deveden indi.
                O sırada, Ebu Eyyüb Halid ibn-i Zeyd el Ensari ile zevcesi de oraya koşup gelmişlerdi. Ebu Eyyüb devenin palanını ve yükünü üzerinden indirdi. Yüklenerek büyük bir sevinç ve coşku ile evine götürüp koydu.
                Peygamber Efendimiz'in devesi, Halid ibn-i Zeyd el Ensari'nin evinin yanında çökünce, Neccaroğullarının küçük kız çocukları def çalarak çıkmışlar; "Biz, Neccaroğullarının kızlarıyız! Muhammed'in hısımlığı, komşuluğu ne hoş, ne mutlu!" diyerek, neşideler okumağa başlamışlardı.
                Peygamber Efendimiz onlara; "Beni seviyor musunuz?" diye soruyor,
                Onlar da; "Ya Rasulellah! Seviyoruz! Seviyoruz!" diyorlar,
                Peygamberimiz de; "Allah biliyor ki: Vallahi, ben de sizi seviyorum! Vallahi, ben de sizi seviyorum! Vallahi, ben de sizi seviyorum!" diyerek kasemle, te'kidle onlara mukabelede bulunuyordu.
            Peygamberimiz'in Hz.Halid ibn-i Zeyd'e Müsafir Oluşu
                Peygamber Efendimiz devesinden indikten sonra; "Akrabalarımızın evlerinden, hangisinin evi, buraya daha yakındır?" diye sorunca,
                Halid ibn-i Zeyd Ebu Eyyüb El Ensari Hazretleri; "Ya Rasulellah! Benim evim daha yakındır! İşte evim şurası, kapısı da şurası! devenin palanını ve yükünü de oraya indirdik." dedi.
                Peygamberimiz; "Kişi binitinin ve ağırlıklarının yanında bulunur! Git, bizi kabul için de yer hazırla!" dedi.
                Ebu Eyyüb hemen gidip yer hazırladıktan sonra geldi.
                Hz.Halid ibn-i Zeyd'in iki katlı evi vardı. Rasulullah Efendimiz; "Gelip gidenim çok olur, siz üst katta oturun, ben alt katta olayım." deyince,
                Hz. Halid ve ailesi hüngür hüngür ağlamaya başladılar; "Bu bize çok ağır geliyor. Ne olur siz üst katta olun Ya Rasulellah!" diye israr ettiler.
                Bunun üzerine Rasulullah Efendimiz üst kata çıktılar ve orada yedi ay müsafir oldular.
                Rasulü Ekrem, devesinin çöktüğü hurma kurutma yerinin kime ait olduğunu sordu. Muaz ibn-i Afra da; "Ya Rasulellah! orası, Amr'ın yetim oğulları Sehil ve Süheyl'indir." dedi.
                Bilahere, Peygamber Efendimiz tarafından bu arsa satın alındı. Arsanın bedelini Hz.Halid ödedi. Buraya Mescid-i Nebevi inşaa edildi. Yanına Peygamber Efendimiz'in ikametine has odalar yapıldı. Mescid-i Şerif inşaa olunurken gerek Muhacirler ve gerekse Ensar canla başla çalıştılar. Peygamber Efendimiz de taş taşıyarak bu işte yardımcı oldu.
                O zaman Kıble, Kudüs'deki Beyt-i Mukaddes olduğundan kapısı güney tarafına bırakılmıştı. Sonra Kıble Kabe'ye çevrilince tadilat yapılarak kuzey tarafından kapı açıldı. 
            Hicretin Tarih Başlangıcı Oluşu
                Milletler, kendilerince mühim bir hadiseyi tarih başlangıcı kabul etmişlerdir. Hristiyanlar, Hz.İsa'nın doğumunu (ki Miladi tarih başlangıcıdır.), İslam'dan önce Araplar da Fil Vakası'nı tarih başlangıcı kabul etmişlerdi. Peygamber Efendimiz'in Mekke'den Medine'ye hicreti Miladi 622 tarihinde Muharrem ayında vuku' bulmuştur. Çok mühim bir hadise olması itibariyle Allah Rasülü'nün bu hicreti Hz.Ömer (R.A.)'ın hilafeti zamanında, müslümanlarca tarih başlangıcı kabul edilmiştir.
                 İLK EZAN
                Mekke'de iken ibadetler gizli yapılıyor, namazlar tenha yerlerde eda ediliyordu. Bu itibarla Müslümanları namaz ve ibadet vakitlerinde bir araya toplamak için herhangi bir davet alametine ihtiyaç görülmüyordu.
                Medine'ye gelindiğinde, ilk günlerde önceki alışkanlıkla mü'minler namaz vakitleri yaklaştığı zaman bir araya toplanıp vaktin gelmesini bekliyorlardı. Fakat bir müddet sonra Müslümanların çoğaldığı, Mekke'deki gibi manialar olmadığı için cemaatın ibadet mahallinde toplanması ve vaktin geldiğinin haber verilmesi için bir alamete ihtiyaç hasıl oldu. Allah Rasulü, Mescid-i Nebevi'nin yapılmasından sonra, bu hususu Eshabıyla iştişare etti. Bazıları boru çalınmasını, bazıları çan çalınmasını, bazıları yüksek bir yerde ateş yakılmasını ileri sürdüler. Bunlar, gayrimüslimlere benzerlikten kaçınmak için uygun görülmedi. Bu arada, Hz.Ömer yüksek bir yerden nida olunmasını teklif etti. Bu fikir kabul edildi. Peygamberimiz'in emriyle Hz.Bilal, namaz vakitlerinde "Esselat-ü Camiatün (Cemaatle namaza)" diye nida etmeğe, seslenmeğe başladı. Bu hal Ensardan Hz.Abdullah ibn-i Zeyd'in bir rü'yasını gelip Rasulüllah'a anlatmasına kadar devam etti. Nihayet bu zatın rü'yası ve bunu teyid eden diğer Sahabilerin rü'yaları üzerine ezan, şimdiki tertibi ile sünnet kılındı.
                Hz.Bilal'in sesi güzeldi. Rasulüllah'ın emri üzerine Hz. Bilal ezan okumağa memur edildi. Mescid'in yanıbaşındaki yüksek evin damına çıkar, tatlı sesiyle ezan okur, Allah'ın büyüklüğünü ilan ederek, müslümanları namaza davet ederdi.
          ESHAB-I SUFFE 
                Mescid-i Şerif'in bir tarafında bir suffe (sofa) vardı ki üzerine hurma dallarından bir çardak yapılmıştı. Burası, evi, ailesi bulunmayan Eshabın fakirlerine verildiği için burada barınanlara "Sofa yahut Suffe Eshabı" denildi. Bunlar, Peygamber Efendimiz'den ilim irfan tahsilini gaye edinmiş olup Fahri Kainat'ın ilminden, sohbetinden azami derecede istifade edebilmek maksadıyla pek zaruret bulunmadıkça buradan ayrılmazlar, ancak dünyevi maişetlerini asgari derecede temin için dünyevi işlerle meşgul olurlardı.
                Barınacak bir çatı altı bulamayan kimsesiz yoksullar ve garipler, burada yatıp kalkarlardı. Bunlar iplerini alıp kırlardan odun toplarlar, onları satıp yiyeceklerini temin ederler, geçimlerini sağlarlardı. Kendi ellerinin emeği ile geçinmeğe çalışırlardı. Fakat her zaman iş bulamadıklarından aç kaldıkları da olurdu. Eshabın zenginleri bunları gözetirler, yardım ederlerdi. Peygamberimiz, akşamları onlardan bir kısmını çağırıp kendisi doyurur, bir kısmını da hali vakti yerinde olan sahabilerine gönderip doyurturdu.
                Rasulü Ekrem; "Bir kişinin yiyeceği, iki kişiye; iki kişinin yiyeceği, dört kişiye; dört kişinin yiyeceği, sekiz kişiye yeter!" buyururdu. Allah Rasulü başka bir gün de; "İki kişilik yiyeceği olan, Ehli Suffe'den üçüncüyü, dört kişilik yiyeceği olan, onlardan beşinciyi, yahut altıncıyı götürsün!" buyurmuştu. Hazreti Ebu Bekir onlardan üçünü, Peygamber Efendimiz de onlardan onunu alıp götürmüştü.
                Bir gün Peygamberimiz'in kızı Hz.Fatıma'nın el değirmeni ile buğday çekip un öğütmekten elleri kabarmış ve yaralanmıştı. Muhterem babacığına ellerini göstererek, yardım için bir hizmetçi isteyince, Peygamberimiz; "Kızım, Eshabı Suffenin ihtiyaçlarını gideremediğim halde ben sana nasıl yardımcı bulayım" demişti.
                Eshab-ı Suffe daima Hz.Peygamberimiz'in yanında bulunduklarından Kur'an ve Hadis dinler, öğrenir ve öğretirlerdi. Bu itibarla suffe, alelade bir sığınak değildi, bir ilim müessesesi idi. En çok hadis rivayet eden Ebu Hureyre (R.A.) burada yetişmişti.
                Peygamberimiz'in; "Benim bu mescidime gelen kişi başka bir şey için değil, hayır için, hayırı öğrenmek veya öğretmek için gelir. O, Allah yolunda cihad eden kimse mevkiindedir." Hadis-i Şerif'i, en kısa bir zamanda öğreticiler ve öğreniciler üzerinde tesirini göstermiş, Fahri Kainat'ın mescidi ve suffe, bir ilim ocağı haline gelmişti.
                Ehli Suffe'ye, Kurra da denilirdi. Kabilelere gönderilecek Kur'an öğreticileri de bunlar arasından seçilirdi. Nitekim, bu yolda vazifelendirilen ve Bi'ri Maune denilen yerde müşrikler tarafından önleri kesilerek şehid edilenlerin hepsi Ehli Suffe'dendi. Ehli Suffe'den bazen 70'inin birden geceleri bir öğreticinin başında toplanıp sabaha kadar ders gördükleri olurdu.
                İslam Tarihinin başlangıcından zamanımıza kadar Medrese, Kur'an Kursu ve Talebe Yurdu gibi değişik adlarla gelen ilim ve irfan müesseselerinin, ilim hizmetlerinin temelini ve menşeini Eshabı Suffe'nin barındığı mubarek mekan teşkil eder.
            Peygamberimiz'in Hz.Aişe İle Evlenmesi
                Medine'de, Mescid-i Nebevi'nin inşaasından sonra, bitişiğinde Peygamber Efendimiz için odalar yapıldı. Peygamber Efendimizin ikametgahı olan bu odalara «Hane-i Saadet» denildi. Bunların yapılması tamamlanınca Allah Rasulü, Ebu Eyyub el Ensari Hazretleri'nin evinden buraya taşındı. Kölesi Zeyd'i Mekke'ye göndererek orada kalmış olan zevcesi Sevda ile küçük kızı olan Hz.Fatıma'yı Medine'ye aldırdı. Kızı Rükiyye, Hz.Osman ile Medine'ye hicret etmişti. Kızı Zeynep'in kocası müşrik olduğundan Zeynep gelemedi. Hz.Ebu Bekr'in ailesini de oğlu Abdullah getirdi. Böylece Mekke'de nişanlanmış olduğu Hz.Aişe de Medine'ye gelmiş oldu.
                Mescidin yanındaki odaların yapılması tamamlanınca bunlardan birini Hz.Aişe'ye tahsis etti ve hicretten sekiz ay sonra O'nunla evlendi. Hz.Aişe o zaman gelinlik çağına girmiş bir genç kızdı. Çok zeki idi. Mükemmel bir aile terbiyesi almıştı. Hz.Ebu Bekr'in kızı olduğunu her suretle isbat etmiştir. Peygamber Efendimiz'le geçirdiği dokuz senelik hayatında, O'ndan pek çok dini mes'eleler almıştır. Fıkıhta yeri pek büyük olup, pek çok Hadis-i Şerif rivayet etmiş büyük bir alime ve müctehide bir annemizdir.
          MUHACİRLER İLE ENSAR ARASINDA KARDEŞLİK
                Eshabı Kiram; Ensar ve Muhacirin diye iki kısma ayrılır.
                Mekke'den göç ederek, Medine'ye yerleşen Müslümanlara «Muhacir» denir. Allah yolunda mallarını mülklerini bırakıp hicret ettiklerinden çok büyük mertebeye nail olmuşlardır.
                Medine'nin yerli halkı bunlara elden gelen her türlü yardımı yaptıklarından, onlara da yardım edici manasına gelen «Ensar» denir. Onlar da, Allah için hicret edip gelen Müslüman kardeşleriyle ellerindekini paylaştıkları, onlara kucaklarını açtıkları, bütün varlıklarıyla onlara yar ve yardımcı olduklarından pek büyük mertebeye nail olmuşlardır.
                Hz.Peygamber, Muhacirlerden herbirini Ensardan birine kardeş olarak tayin etti. Bu kardeşlik kan ve neseb kardeşliğinden daha kuvvetli oldu.
                Tarihte, Muhacirler ile Ensar arasındaki kardeşlik kadar kuvvetli bir bağlantı kurulduğu ve bu kadar birbirine candan kaynaşan insanlar görülmemiştir. Medine'liler yerlerini yurtlarını bırakarak gelen Muhacirlere kardeş elini uzatmışlar, onları evlerinde müsafir olarak barındırmışlar, mallarını, ekmeklerini onlarla paylaşmışlar, iş ve aş bulmuşlar ve böylece, onlara yurtlarından ayrılmanın acısını çektirmemişlerdir.
                Muhacirler ve Ensar, İslam tarihinde hürmetle anılan iki guruptur ki; bunlar, kıyamete kadar gelecek olan Ümmeti Muhammed'in öncüleri ve nümune şahsiyetler olup, başta Mevlamız'ın ve Fahri Kainat Efendimiz'in çok büyük müjdelerine mazhar olmuşlardır. Onlar, bu dine çok büyük hizmet ettiler. Allah cümlesinden razi olsun...
            Yahudilerle Münasebetler
                Medine'de bazı Yahudi kabileleri de yaşıyordu. Peygamberimiz, Medine'ye hicret etmeden önceki devirlerde Medine'de yaşayan gerek Yahudiler ile Evs ve Hazrecliler arasında ve gerekse Evs ve Hazreclilerin kendi aralarında süregelen Buas muharebeleri hepsini yıpratmış, iyice zayıflatmıştı. Bu harp ve çekişmeler her topluluğun bu şehirde birbirine üstünlük sağlamak, söz sahibi olmak istemesinden ileri geliyordu. O zamana kadar sırasıyla birbirlerine üstünlük kuran bu topluluklar hicret sırasında, yine bu çekişmelerin gayreti içerisinde idiler.
                Peygamber Efendimiz'in Medine'ye gelmesi, Müslümanlığı kabul etmeğe başlayan Evsliler ve Hazrecliler için bulunmaz bir fırsat oldu. İslam nimeti onların arasında devam edegelen çekişmelere güzellikle son verdi. Kuran'ı Kerim'de Sure-i Ali İmran 98-101. ayetlerde de buna işaret olunmaktadır.
                Rasulullah'ın Muhacirler ve Ensar arasında kurduğu kardeşlik müessesesi ile Müslümanlar daha çok kaynaştı. Ayrıca her topluluğun vaziyeti gözönüne alınarak şehirde bazı esaslar konuldu. Böylece Medine'de bir nevi devlet idaresi ve birliği kurulmuş oldu.
                Yahudiler, Evs'liler ve Hazrec'liler arasında eskiden beri süregelen söz sahibi olma çekişmeleri Allah Rasulü sayesinde son buldu. Bu usül her topluluk için de pek makbule geçti.
                Yahudiler Peygamber Efendimiz'e iman etmekten kaçındıkları için düşmanca fikir ve hareketlerinden geri durmuyorlarsa da İslamın onlara yaptığı güzel muamele karşısında, Peygamberimiz'le anlaşma yapmağı kendileri için faydalı bulmuşlardı. Onun için Peygamberimiz'e, gelip ahidnameyi imzalamak istediklerini bildirmişler ve Peygamberimiz'in Müslümanlar arasında koyduğu esaslarla yapılan ahidnameyi bilahere Yahudiler de imzalamıştı.
                Fakat Yahudiler Müslümanların kuvvetlenmesini istemediler. Medine ve havalisinde İslamın yayılışını görünce, daha önce Medine'yi beraberce koruyacaklarına dair verdikleri söz ve ahidden döndüler.
                Yahudilerden Abdullah ibn-i Selam iman etmiş, Peygamberimiz ile beraberdi. Ailesi de İslamı kabul etti. Onun İslamı kabulu Yahudiler arasında büyük gürültü meydana getirdi. "Eğer Allah'ın Rasulünü serbest bırakırlarsa, arkasına birçok insan tabi olacak ve taraftarı çoğalacaktır" diyerek hile yapmağı, fırsat vermemeği tasarladılar. Ahidlerini bozan Yahudiler işte o andan itibaren İslam ve Müslümanlar için gizli harbe başladılar.
MÜDAFAA VE HARBE İZİN VERİLMESİ
                Müslümanlar daha ilk zamanlarda, Mekke müşriklerinin eza, cefa ve işkencelerine karşı onlarla savaşmak için Peygamber Efendimiz'den devamlı izin isterler ve; "Ey Allah'ın Rasulü! Kafirlerin bu kötü muamelelerine neden tahammül ediyoruz?" derlerdi.
                Rasulü Ekrem ise böyle söyleyenlere sabır tavsiye ediyor ve "Henüz Cenab-u Hak tarafından harp etmek için emir gelmemiştir." buyuruyordu.
                Müşrikler, mü'minlerin Medine'ye hicret etmesiyle ilk anda onlardan kurtulduklarını zannettiler. Ancak Müslümanların Medine'de kuvvetlenmelerini hiç çekemediler. Bir müddet sonra şiddet tatbikine başladılar. Medine yakınlarına kadar gönderdikleri çetelerle Medinelilerin hayvanlarını alıp götürdüler. Ekili arazilerini tahrip ettiler. Böylece şehrin emniyetini bozmağa başladılar.
                Mekke müşriklerinin, Medine'ye kadar sarkarak mü'minleri takip ve rahatsız etmekte ısrarlı olmaları Medine'deki Yahudi, müşrik ve münafıkları da cesaretlendirdi. Küstahlaşmalarına yol açtı.
                Bu hadiseler karşısında Allah Rasulü Müslümanlar arasında nöbet tutturdu. Geceleri uyumayarak, emniyet ve asayiş işleriyle alakadar oldular.
                Müslümanlar daha evvel müşriklere, Kafirun Suresinde mealen buyurulduğu gibi; "Sizin batıl inançlarınız size, benim (Hak) dinim de bana..." demekle me'murdu. İş, bu dereceye geldikten sonra, Bakara Suresi'nin 193.ayetinde ve diğer nazil olan ayetlerde "Emrolunduğun üzere, fitnenin kökü kazınıncaya kadar..." savaşmak, putperetsliği Arap Yarımadası ve diğer beldelerden söküp atmakla vazifelendiler.
                Cihad ve savaşa izinle alakalı ayetlerin nazil olmasından sonra Rasulü Ekrem, İslamın gelişmesine her fırsatta mani olmaya çalışan müşriklere karşı harp ilan etmek için Sahabileriyle beraber hazırlıklara başladı.
          İLK SERİYYELER
                Seriyye; düşman üzerine geceleyin gizlice çıkarılan müfrezeler, askeri birlikler, keşif kolları demektir. Gündüz gönderilenlere ise sariye denir. Dilimizde bu kuvvetler İslam akıncıları olarak da anılmaktadır. Bunun, en azı beş kişilik, en çoğu 400 kişilik olurdu.
                Gaza veya gazve ise, düşmanla harp etmeğe gitmek manasına gelir. Müşriklerle yapılan harplerin çoğunda Rasulüllah Efendimiz bizzat bulunmuş, bir kısmında ise bulunmamıştır.  
            Gaza ve Seriyyelerin Gayesi
                Peygamber Efendimiz'in, bir gazaya gitmek isteyince, gideceği ciheti ve maksadını tevriyeli (başka manaya da gelebilecek) kelimeler içinde gizlemek adeti idi. Bunun içindir ki, bazı kaynaklarda Bedir savaşından önceki seriyye ve gazvelerdeki gayenin, cereyan tarzları ve neticeleri ile bağdaşmayacak şekilde değişik ifade edildiği görülmektedir. Halbuki, bu seriyye ve gazveler Saad ibn-i Muaz'ın da Ebu Cehil'e dediği gibi herşeyden evvel;
Kureyş müşriklerinin Hac yollarını Müslümanlara tıkamış olmalarına karşılık, Müslümanların da Kureyş müşriklerinin, Suriye ticaret yollarını kesip onları ticari ve iktisadi bakımdan sıkıntıya düşürebilecekleri hakkında bir uyarmağı,
Aynı zamanda, Müslümanlara karşı ne gibi bir hazırlıkta bulunduklarını öğrenmeği,
İleride yapılacak savaşlarda bazı kabilelerin Kureyş müşrikleri ile birleşmelerini önlemeği, hedef tutuyordu.
                Hülasa, seriyyelerden maksat; «Kureyş'e, bizim de elimiz silah tutmasını bilir demek, müşriklere gözdağı vermekti.»
                Hz.Peygamberimiz, bir Hadis-i Şerifleri'nde şöyle buyurmuşlardı: "Allah'dan başka Allah olmadığına, Muhammed (S.A.V.)'in Rasulüllah olduğuna şehadet getirinceye, namazı kılıncaya, zekatı verinceye kadar savaşmak bana emrolundu. Onlar, bunları yapınca, Müslümanlık hakkının gerektirdiği cezalar müstesna oldukça, canlarını, mallarını elimden kurtarırlar!"
                Eshabı Kiram'dan Abdullah ibn-i Amr; "Ya Rasulullah! Bana cihad ve gaza hakkında bilgi ver?" demişti.  
                Allah'ın Rasulü, O'na; "Ey Abdullah ibn-i Amr! Eğer, sen, Allah'ın rızasını umarak ve güçlüklere katlanarak çarpışırsan, Allah da seni kıyamet günü o hal üzere diriltir. Eğer sen gösteriş ve öğünmek için çarpışırsan, Allah da seni kıyamet günü o hal üzere diriltir. Hasılı sen, ne halde ölür veya öldürülürsen, Allah da seni o halde diriltir." dedi.
                İlk seriyyelerden bazıları şunlardı: Hz. Hamza, Seyfülbahr'e; Ubeyde ibn-i Haris, Batn-ı Rabig'a; Saad ibn-i Ebi Vakkas, Harrar'a gönderildiler.
            Bera bin-i Mağrur İçin Cenaze Namazı Kılınması
                Hazrec kabilesinden Bera bini Mağrur, Ensarın reislerinden ve 12 nakibinden birisi idi. Akabe'de Peygamberimiz'e biat edilirken kalkıp Allahü Teala'ya hamdü sena ettikten sonra; "Hamdolsun o Allah'a ki, bizi Muhammed'le şereflendirdi ve sevgili kıldı. Biz, Allah'a ve Rasulüne davet edilenlerin ahiri, bu davete icabet edenlerin ise, ilkiyiz. Allah'ın ve Rasulü'nün davetine icabet ettik. İşittik ve itaat ettik. Ey Evs ve Hazrec cemaatı! Allah, sizi dini ile şereflendirdi. Eğer, dinleyip itaat etmeği ve yardımlaşmağı memnuniyetle kabullendinizse, Allah'a ve Rasulü'ne itaat ediniz" demişti.
                Bera bini Mağrur ölüm döşeğine düşünce malının üçte birini, dilediği yere sarfetmek üzere Peygamberimiz'e vermelerini, ailesine vasiyyet etti ve "Kabrimde beni Kabe'ye doğru yöneltiniz." dedi. Dediği gibi yapıldı.
                Bera bini Mağrur, Hac mevsiminde Mekke'ye geleceğini Peygamberimiz'e vadetmişti. Hac mevsimine erişmeden ölüm döşeğine düşünce, ailesine; "Rasulüllah'a olan vadim dolayısıyla beni Kabe'ye çeviriniz. Çünkü, ben, O'na gelmeği vadetmiştim." dedi.
                Böylece, mezara defnedilirken Kabe'ye yönelenlerin ilki oldu.
                Peygamberimiz, Medine'ye gelince eshabıyla birlikte Bera bini Mağrur'un kabrine gitti. Kabrinin üzerinde saf bağlayıp cenaze namazını kıldı. "Allahım! Onu yarlığa! Ona rahmet et ve ondan hoşnud ol!" diyerek dua etti.
                Bera bini Mağrur, Ensar nakiblerinden ilk vefat eden ve kabri üzerinde Peygamberimiz tarafından ilk defa cenaze namazı kılınan zat oldu.
                Yer yüzünde ise ilk cenaze namazı Hz.Adem için kılınmıştı.
               
          KIBLENİN MESCİD-İ HARAM'A TAHVİLİ 
                Müslümanlar Kudüs cihetine, Mescid-i Aksa'ya dönerek namaz kılıyorlardı. Rasulü Ekrem ise Kabe'ye dönerek namaz kılmağı arzu etmekteydi.
                Hicretin ikinci yılında Rasulü Ekrem, Beni Seleme semtindeki Mescidde, Eshabı ile birlikte öğle namazını kılarken namaz içinde Kabe tarafına dönmesi vahy ile emrolundu. Emrolunan tarafa döndü ve arkasındaki cemaat da döndüler. Bu, hicretin onyedinci ayının başlarına ve Receb-i Şerif'in ortalarına doğru bir pazartesi gününe rastlamıştı. İçinde namaz kılarken Kıblenin Kabe'ye tahvil edildiği bu mescide «Mescid-ül Kıbleteyn (iki Kıbleli mescid)» denir.
                Cenab-u Hak Bakara Suresinin 144. ayetiyle Mescid-i Haram (Kabe) cihetine dönülmesini emretti ve o andan itibaren Kabe'ye dönüldü.
          ORUCUN FARZ KILINIŞI VE AŞURA ORUCU
                Hz.Peygamberimiz, Medine'ye geldiklerinde Aşura günü yahudilerin oruç tuttuklarını görünce; "Nedir bu?" diye sordu.
                Onlar da; "Bu gün hayırlı bir gündür. Bu gün Allah'ın İsrailoğullarını düşmanlardan kurtardığı, Musa'nın da şükür için oruç tuttuğu gündür." dediler.
                Bunun üzerine Peygamberimiz; "Ben Musa'ya sizden daha yakınım" dedi ve Aşura günü orucunu tuttu. Eshabına da tutmalarını emretti.
                Kıblenin Kabe'ye çevrilişinden bir ay sonra, hicretin onsekizinci ayının başlarında, Şaban ayında, Ramazan-ı Şerif orucu farz kılındı. Ramazan orucu farz kılınmazdan önce, Aşura orucu vacipti. Ramazan orucu farz kılınınca Peygamberimiz; "Aşura orucunu tutmak isteyen tutsun, bırakmak isteyen de bıraksın." dedi. Böylece Aşura günü oruç tutmak Ümmeti Muhammed için nafile oldu.
          BEDİR GAZASI (Hicri:2, M.:624)  
                Bedir, Medine'ye 80 mil mesafede bir köydür. Mekke'den Suriye'ye giden kervan yolunun üzerindedir. Müşriklerle Müslümanlar arasında en büyük harp ilk defa işte burada olmuştur. Bedir harbi, bi'setin 14., hicretin ikinci senesi Ramazan ayında vuku' bulmuştur. Hakk ile batıl arasında vuku bulmuş, Tevhid şirke, İman küfre galib gelmiştir.
                Hz.Peygamberimiz ile Müslümanlar Medine'ye yerleştikten sonra da Mekke'deki müşrikler boş durmadılar. Bir taraftan Medine'deki yahudilerden bazılarını elde ederek, gizliden gizliye onları Müslümanlık aleyhinde kışkırtıyorlar, Medine ile Mekke arasındaki arazide yerleşmiş olan halkı onların vasıtasıyla Müslümanlar aleyhine çevirmeğe çalışıyorlardı. Bunların propagandaları gittikçe ilerliyordu.
                Kureyş müşrikleri, Medine'nin yakınlarına kadar sarkarak yağmacılığa başlamış, Medine'nin otlağından bir kaç deveyi alıp götürmüşlerdi. Düşmanın bu gibi hal ve hareketleri Müslümanların son derece uyanık bulunmalarını icab ettiriyordu.
                Peygamber Efendimiz, Mekke müşriklerinin Medine'ye ansızın bir hücum yapmalarına meydan vermemek için ara sıra Müslümanlarla Medine'den çıkar, civarı tarassud ederdi. Bazen de kendisi gitmez, etrafı kontrol etmesi için gözcü gönderirdi.
                Müslümanlar, müşriklerin bitmek bilmeyen saldırıları karşısında, onlara mukabele etmek ve artık onlarla harp etmek için def'alarca müsaade istemişlerse de Peygamber Efendimiz; "Biz bununla emrolunmadık!" diyerek, müsaade etmemişti.
                Peygamber Efendimiz daima dini, irşad yoluyla yaymağa çalışmış, zorlama yoluna gitmemişti. Mecbur kalındığı zaman, nefsini müdafaa için kılınca sarılınmasına da Cenab-u Hakk müsaade etmişti. Peygamber Efendimiz'in Peygamberliğinin onbeş yılı böyle güzel sözle, nasihatla, dine davet etmekle geçti. Nihayet tecavüzleri önlemek için Allah tarafından vakti gelince harbe izin verildi.
               
            Tarafları Harbe Götüren Sebepler
                Ebu Süfyan, Müslümanların Mekke'de bıraktıkları malları da satarak Müslümanlara karşı silahlanmak için bin develik büyük bir ticaret kervanıyla Suriye'ye gitmişti. Bu servetle harbe hazırlık yapılacaktı. Bu kervanda, Mekkelilerin hepsinin malları vardı.
                Peygamber Efendimiz yine bir gün, müşrikleri gözetlemek ve düşman hakkında ma'lumat edinmek üzere, Ensardan Besbes ibn-i Amr ile Adiyy ibn-i Ebirruba'yı gözcü olarak ileri göndermişti. Gözcüler Bedir'e kadar gittiler. Kaplarına su doldurmak için oradaki su kuyusuna vardıklarında, su başında iki kişinin, Ebu Süfyan'ın ticaret kervanının yarın oraya uğrayacağı hakkında konuştuklarına şahid oldular. Onlara hiçbir şey demeden, su doldurup döndüler ve işittiklerini Peygamberimiz'e aynen naklettiler.
                Ebu Süfyan, takip edilecekleri kuşkusuyla Bedr'e kervanı sürmeden, konaklayacakları yerleri önceden bir gözden geçirip su başına da adamlar göndererek; «Buraya gelen oldu mu?» diye sordurmuştu. Su almak için iki kişinin geldiğini duyunca, takip edilmekte olduklarını sezerek, kervanı Bedr'e uğratmadan deniz sahiline, Cidde'ye sürmüştü. Bu arada, Zamzam adında müthiş çığlık atan birini kiralayarak Mekke'ye feryatçı dellal göndermişti.
                Zamzam, korkunç bir kılıkla Mekke'ye gelip şehirde sokakları dolaşarak; "Ey Kureyş! Müslümanlar kervanı yağma ediyor! Yetişin! İmdat! İmdat!" diye feryada başlamış, halkı galeyana getirmiş ve Kureyş harp için harekete geçmişti.
                Ebu Cehil de işi kızıştırıyordu. Ebu Leheb hasta yatıyordu. O da hasta yatağından harbe teşvik ederek, kendi gidemeyeceğinden yerine bir bedel çıkarmıştı. Böylece hazırlanan müşrik ordusu 100 atlı, 700 develi, kalanı yaya olmak üzere 1000 civarında idi. Müslümanlarla harp etmek üzere yola çıktılar.
                Bu arada Ebu Süfyan, kervanı hiçbir şey olmadan Mekke'ye ulaştırmış ve geri dönülmesi için de adamlarına haber göndermişti. Fakat, müşrikler tam bir harp hazırlığıyla yola çıktıklarını söyleyerek geri dönmediler. Bedr'e kadar gelip harbe hakim yerlere yerleştiler. Su başını tuttular.
                Aslında Ebu Cehil'den başkası harbi pek istemiyordu. Buna rağmen, Ebu Cehil kızgın bir halde şöyle bağırıyordu. "Buradan kat'iyyen gitmeyeceğiz. Burada üç gün kalacağız. Develer boğazlayıp yemekler yiyeceğiz, içkiler içip, çalgılar çalacağız. Bundan sonra Araplar bizim sevinç ve neş'emizi işitecekler, bizi ebediyyen sevecekler..." İşte bu azgın adam, azgınlığını böyle gösteriyordu.
                Peygamber Efendimiz, ticaret kervanının Suriye'den Mekke'ye dönmekte olduğunu öğrenince, Eshab'ı ile Bedr'e doğru harekete geçti. Fahri Kainat'ın ordusu 313 kişi olup, bunların 83'ü Muhacirlerden, gerisi Ensardan idi. Orduda, süvari gözcülerin kullandığı iki atla, münavebe ile binilen yetmiş deve bulunuyordu.
                Peygamberimiz, Ömer ibn-i Ümmü Mektüm'ü, Medine halkına namaz kıldırmak için yerine vekil bırakarak, Ramazan'ın sekizinde Medine'den yola çıktılar. Ümmü Mektüm ama olduğundan, Yahudiler bir kargaşalık çıkarmasınlar diye Allah Rasulü, Ebu Lübabe'yi de yoldan çevirerek, Medine'ye kaimi makam tayin etti. Resulü Ekrem, Ebu İnebe kuyusu yanında, Kays ibn-i Ebu Sasa'yı piyadeler üzerine çavuş tayin edip, Müslümanların sayılmasını O'na emretti. O da aldığı emir üzerine Müslümanları orada durdurup saydı ve kendisine tekmil verdi.
                Kureyş'in hazırlığından haberleri yoktu. Safra yakınına geldiklerinde, Mekke'den büyük bir ordunun çıktığını ve gelmekte olduğunu duydular.
            Peygamberimiz'in Eshabıyla İstişaresi
                Peygamber Efendimiz, Eshabıyla istişare yaptı. Yapılacak gazanın onların rızasıyla olmasını istiyordu. Ensar ve Muhacirin ise Allah Rasulü'nün tam hoşlanacağı şekilde konuştular ve O'nun mübarek kalbi sevinçle doldu.
                Muhacirin namına, Mikdad ibn-i Amr konuştu ve şöyle dedi: 
                "Ey Allah'ın Rasulü! Seni bize Allah gönderdi, biz de seninle beraberiz. Biz sana İsrailoğullarının Hz.Musa'ya dedikleri gibi kat'iyyen demeyiz...(Onlar şöyle demişlerdi: «Sen ve Rabbin gidin harp edin, biz burada oturacağız.») Biz de deriz ki;«Sen ve Rabbin gidin harbedin, biz de sizinle beraber harp edeceğiz.»"
                Ensar namına Saad ibn-i Muaz konuştu ve dedi ki:
                "Ey Allah'ın Rasulü! Biz Sana iman ettik. Senin getirdiğine inandık, Sana bu hususta söz verdik. Bize istediğini emret! Biz seninle beraberiz. Seni gönderen Allah hakkı için, eğer denize girersen Seninle beraber biz de gireriz, hiçbirimiz geri kalmayız. Biz düşmana karşı varmaktan çekinmeyiz! Muharebe vaktinde geri dönmeyiz! Sabrederiz, sadakattan ayrılmayız! Allah'dan dileriz ki bizden memnun olacağın işler nasib etsin! Hemen, Allah'ın bereketinden dileyerek, istediğiniz tarafa gidelim."
                Peygamber Efendimiz; "Böyle söyleyen bir kavim kat'iyyen yok ve mağlub olmaz." dedi.
                Ensar, ikinci akabe biatında Allah Rasulü'nü, çocukları ve aileleri gibi koruyacaklarına söz vermişler, fakat harp edeceklerine dair söz vermemişlerdi. Biat maddelerinde bu yoktu. Allah Rasulü onların ağızlarından bu sözleri işitince çok hem de çok memnun oldu. Yüzleri saadet belirtileriyle doldu ve "Yürüyün ve Allah'ın lütfuyla şad olun. İşte, Kureyş'in tek tek düşeceği noktaları görüyorum." diyerek, o noktaları mübarek elleriyle birer birer gösterdiler.
                Dava, kervanı basmak değil, küfür safını yıkmaktı. İstişare neticesinde, geri dönmek müşriklere ve yahudilere cesaret vereceğinden, harbe karar verildi.
                Müşrik ordusu evvelce gelip Bedir suyunu zaptettiklerinden, Peygamber Efendimiz, ordusuyla Bedir'de kumluk bir sahraya indiler. Yürürken insanların ve hayvanların kumdan ayakları kayıyordu. Onun için Müslümanlar susuz kalmaktan korktular. Fakat, sabaha karşı yağan bol yağmur, Müslümanların yüzünü güldürdü. Allah tarafından, bir te'yid-i Rabbani olan bu yağmur sularından bol bol istifade ettiler. Kumluk arazi, yağmur yağınca biraz pekleşti. Üzerinde yürümek de kolaylaştı.
                Bu arada Habbab ibn-i Münzir, inilen yeri beğenmeyerek şöyle dedi: "Ya Rasulellah! Buraya vahiy ile mi indik, yoksa bu harp durumu icabımıdır?"
                Peygamber Efendimiz; "Mes'ele harp durumu işidir" deyince,
                Habbab; "Bedir köyünün en sonundaki kuyunun önüne ordugah kurulmasını" teklif etti.
                Bunu münasib buldular. Oraya gidip büyük bir havuz yaptılar. İçini su ile doldurduktan sonra diğer kuyuların üzerine çör çöp atarak kapattılar. Böylece düşman ordusunun onlardan faydalanmasını önlediler. Çünkü «harp hiledir».
                Bu hadise bize istişarenin ehemmiyetini gösteriyor.
                Orada, Saad ibn-i Muaz'ın işaretiyle Allah'ın Rasulü için bir gölgelik yaptılar. Peygamberimiz, o güneşlik altında, kalbi ile Allah'a yönelerek; "Ey Allahım! Kureyş, atlarıyla ve ordularıyla Senin Rasulü'nü yalanlamak için geldiler.
                Ya Rabbi! Bana vadettiğin zaferi bugün ver!
                Ya Rabbi! Sen eğer bu topluluğu helak edersen, Sana yeryüzünde ibadet edilmeyecek." diye dua etti.
                Bu duasında o kadar vecd ve istiğraka gelmişti ki, ridası (hırkası) omuzundan düştüğü halde farkına varmıyordu.
                Hz.Ebu Bekir (R.A.), Peygamber Efendimiz'in ridasını alıp omuzuna koymağa çalışıyordu... Şöyle diyerek Allah Rasulü'ne mukabelede bulundu: "Ya Resulallah, duan arşı titretti. Allah elbette vaadini yerine getirecek".
                Fakat Allah Rasulü duasına devam etti. Hafif bir uykuya dalar gibi kendinden geçti. Rü'yada, zaferin hilalini gördü ve müslümanlara şöyle müjdeledi: "Bu gün kim sabırla ve sebatla harp ederse ve bu yolda öldürülürse Allah onu cennete koyar."
            Bedir Harbinde Nasıl Çarpışılacağının Müzakeresi
                Rasulü Ekrem, Bedir gecesi yanındakilere, "Nasıl çarpışırsınız?" diye sormuştu.
                Asım ibn-i Sabit kalkıp eline yayı ve oku aldı; "Ey Allah'ın Rasulü! Kureyş kavmi, ikiyüz zira' (takriben 150-180 metre mesafe) veya o kadar yaklaştıkları zaman yay ile ok atışı olur. Kureyş kavmi bize ve onlara taş yetişecek kadar yakınımıza geldikleri zaman, taşla mücadele yapılır. Kureyş kavmi, bize ve onlara mızrak erişecek kadar yakınımıza sokulduklarında, kırılıncaya kadar mızrakla mücadele yaparız. Kırılınca da mızrağı koruz" dedi. Kılıncı alıp kuşandı ve onu sıyırarak, "Kılınç sıyrılır. Kılınçla çarpışmağa tutuşulur!" dedi. Bunun üzerine Rasulüllah; "Harbin icabı budur, bu tarzda çarpışılmasını gerekli gördüm. Çarpışan, Asım'ın çarpışması gibi çarpışsın!" buyurdu.
            Tarafların Karşılaşması ve Harbin Başlaması
                Ertesi sabah, iki ordu birbiriyle karşılaştı. Mü'minlerle müşrikler karşılaştıkları zaman, mü'minler, müşrikleri az, müşrikler de mü'minleri az ve zayıf görerek her iki taraf çarpışmağa isteklenmiş ve heveslenmişti. Müşrik ordusunun başı olan Ebu Cehil, durmadan harbe teşvik ediyordu. Müşriklerin bayrağından birini Ebu Azize ibn-i Umeyr, diğerini Nadir ibn-i Haris, diğerini Talha ibn-i Talha taşıyordu. 
                Rasulü Ekrem, meydana çıkıp Müslümanların saflarını düzeltti. Bazıları saftan dışarı çıkmışlardı. Sanki, düşman üzerine ilk önce biz gideceğiz diyorlardı.
                Peygamber Efendimiz, asası ile onları saflarına dahil etti ve son olarak şöyle dedi: "Ben emretmedikçe düşman üzerine gitmeyiniz. Fakat ok menziline gelindiği zaman onlara ok atınız." buyurdu.
                Peygamber Efendimiz, askerlerini saf saf dizdikten sonra sancaktarlar tayin etti. Muhacirlerin bayrağını Müs'ab ibn-i Umeyr'e, Hazrec'in bayrağını Habbab ibn-i Münzir'e, Evs'in bayrağını Saad ibn-i Muaz'a verdi.  
            Harp Mübareze İle Başladı
                Mübarezeye ilk olarak müşriklerden, Rebiaoğulları Utbe, Şeybe ve Utbe'nin oğlu Velid çıktılar. Bunlara karşılık, Müslümanların saflarından birçok sahabinin çıkmak için ileri atılmaları üzerine Peygamber Efendimiz, üç kişiye karşı sadece üç kişinin çıkmasını emretti. Bunun üzerine Beni Neccardan ve Ensardan olan Afra namındaki hanımın oğulları, Ensar gençlerinden Avf ile Muaz ve bir de Abdullah ibn-i Revvaha çıktı.
                Utbe onlara sordu: "Siz kimsiniz, kimlerdensiniz?"
                Onlar da adlarını, şanlarını teker teker saydıktan sonra karşılık verdiler; "Ensardanız! Allah Rasulü'nün Medine yardımcılarındanız!" dediler.
                Utbe; "Bizim sizinle işimiz yok." deyip bu üç kişiyi reddettiler. Bunun sebebi de, karşılarındaki insanları aşağılık görmeleri idi. Medineliler ziraatla, Mekkeliler ise ticaretle uğraştıklarından, Medinelileri hep küçümserlerdi.
                Müşrik mübarizler, yüzlerini Peygamber Efendimiz'e çevirerek; "Ya Muhammed! Bize kendi içimizden (Mekkelilerden) kendi kanımızdan adam çıkar!" diye bağırdılar.
                Bunun üzerine Peygamber Efendimiz çok celallendi. Hemen; "Kalk ya Ubeyde! Kalk ya Hamza! Kalk ya Ali!" buyurarak, Onların, üç müşriki susturmalarını istedi. Üç yiğit ayağa kalkarak onların yanına doğru yürümeğe başladı. O vakit Hz.Ubeyde 63, Hz.Hamza 58, Hz.Ali 21 yaşlarında idi. Düşmanı susturmak, onların ya Müslüman olmalarını sağlamak veya İslama attıkları iftiraları kendilerine yalatmak üzere, düşmana doğru ilerlediler. Bu üç kişi Arap aleminin en cesur savaşçı kişileri idi. Hz.Hamza ve Ubeyde İslamdan önce Arablar tarafından da takdir edilen kimselerdi. Hz.Ali ise, Allah'ın arslanı idi. Üçü de meydana çıktıkları zaman adet üzere isim ve şöhretlerini söylediler. Zaten Allah'ın bu üç arslanını tanımayan da yoktu.
                Meydandaki üç müşrik, kalabalığa doğru dönerek; "Tam bunlar bizim dengi-mizdir. Biz bu üç kişi ile kılınç sallarız." diye bağırmağa başladılar.
                Artık onları durdurmak için hiçbir sebeb kalmamıştı. Mübareze başladıktan sonra, yapılan darbeleri teşvik amacıyla her iki taraftan da sesler yükseliyor, takdirlerle, Allah, Allah sesleri gökyüzünü kaplıyordu.
                Müslüman mübarizlerin en yaşlısı Hz.Ubeyde, Utbe ile; Hz.Hamza, Şeybe ile; Hz.Ali de, Velid ile karşılaştılar. Hz.Hamza ve Hz.Ali rakiplerini imanın savurduğu birer kılınç darbesiyle hemen hakladılar, devirdiler. Hz.Ubeyde, Utbe ile birbirine hamleler yapıyorlardı. Amma yaptıkları hamleler ihtiyarlıkları dolayısıyla yerini bulmuyordu. Hz.Ubeyde aynı kuvvet hamlesiyle kılıncını savururken düşmanıyla beraber kendisi de dizinden yaralandı. İşlerini bitiren Hz.Ali ve Hz.Hamza hemen atıldılar. Utbe'nin de işini bitirdiler. Hz.Ubeyde'yi omuzlarından tutup Peygamber Efendimiz'in yanına getirdiler.
                Hz.Ubeyde'nin ayağından kanlar akıyordu. Bu mübarek zat ayağının ağrısını unutmuştu. Rasulüllah'a; "Ya Rasulallah! Ben şehid miyim?" diye sordu.
                Kainatın Efendisi; "Evet" dedi. Ayağına bakarak, "Senin yerin cennettir" dedi. Bunun üzerine Ubeyde'nin yüzü güldü.
            Harbin Şiddetlenmesi
                Taraflar arasında ferdi cenk bitince, saflar birbirine yaklaşmağa başladı. O anda görünen manzara; birbirine sıkı sıkı yapışmış yürüyen bin kişilik küfür ordusu, suratlar asık, kaşlar çatık, ellerde yalın kılınç geliyorlar. Karşılarında sadece 313 mü'min, amma her biri bir orduya bedel.
                Umumi bir hamle başladı.
                Allah'ın Rasulü yerden bir avuç kum aldı ve yaklaşan düşmana saçarak; "Yüzler yere sürünsün! yüzleri kara olsun!" dedi.
                Çarpışma evvela şiddetli bir ok atışı ile başladı. Sonra iki taraf taş, mızrak, kılınç, hançer, birbirine girdiler. Toz duman, nara, çığlık, demir sesleri birbirine karışmış, geriden hücum işaretleri veren davul sesleri başlamıştı.
                Sağa, sola, öne, daima ileriye kılınç sallayan Müslümanlar, hiç tanımadıkları, şimdiye kadar görmedikleri, beyazlar giyinmiş, başları beyaz sargılı insanları yanlarında gördüler. Bunlar Allah'ın emriyle insan şekline girmiş meleklerdi. Müslümanlar arasına katılmışlardı. Dövüşen mü'minler, kulaklarında duymadıkları, bilemedikleri sesler olarak; «Dayanın, düşman zayıf! Allah sizinledir» seslerini duyuyorlardı.
                Müslümanlar, arslanlar gibi atıldılar. Kelleler uçuyor, Kureyş'in elebaşıları birer, birer yere düşüyorlardı. Ebu Cehil de bunların arasındaydı.
            Müşriklerin Mağlubiyeti
                Kureyş müşrikleri, 70 ölü, 70 esir vererek ve bütün eşyalarını bırakarak kaçtılar. Mü'minler 6'sı Muhacirlerden, 8'i Ensardan 14 şehid verdi. Bedir şehidlerinin cenaze namazını Peygamber Efendimiz kıldırdı.
                Müslümanlar, bu harpte daha ziyade, Kureyş'in elebaşılarını gözetip temizlemek istiyorlardı. Çünkü Müslümanlar, ne çektilerse onların elinden çekmişlerdi. Onun için, Kureyş ulularından çoğunun Bedir harbinde öldürüldüğünü görüyoruz.
                O zamanlar İslam düşmanlığının azılı lideri, elebaşısı Ebu Cehil idi. Ensardan Afra Hatunun iki oğlu Muaz ile Muavviz, onu öldürmeğe and içmişlerdi. Bu iki genç, harbin en şiddetli zamanında Abdurrahman ibn-i Avf'a rastlamışlar, Ebu Cehil'i tanımadıklarından, kendisinden Ebu Cehli göstermesini ısrarla rica etmişlerdi. O sırada, Ebu Cehil karargahından müşrikleri kışkırtmak için çıkmış, "anam beni bu gün için doğurdu" diye, harbi kızıştırıyordu. Abdurrahman ibn-i Avf, Ebu Cehl'i Afra Hatunun iki genç oğluna gösterdi. Onların ikisi de yıldırım gibi at üzerindeki Ebu Cehil'e saldırdılar. Yaralayıp yere düşürdüler. Bu arada kendileri de şehid edildiler.
                Afra Hatunun oğulları gibi, Ebu Cehl'i arayanlar arasında Ensardan Muaz ibn-i Amr da fırsat kolluyordu. O esnada Ebu Cehl'in yanına yaklaşarak kılıncını salladı ve ayağını yaraladı. Artık yürüyemez hale gelen küfür önderi mecalsiz yere serilmişti. Bu arada Ebu Cehlin oğlu da babasının kanlar içinde yerde yuvarlandığını görünce yardımına koşmuş, Ensardan Muaz'ı yaralamış, bir kolunu kesmiş ve arkasından takibe düşmüştü. Fakat, babası Ebu Cehil (aynı zamanda küfrün de babası) ölüler arasına serilmişti.
            Ebu Cehl'in Son Sözleri ve Başının Kesilmesi
                Rasulü Ekrem, durumdan çok memnun oldu. Ebu Cehli ortalarda göremediği için, onun ne olduğunu merak etmişti.
                Yanındakilere; "Acaba Ebu Cehl'e ne oldu, ondan ve diğerlerinden bize kim haber getirebilir?" buyurunca, Abdullah ibn-i Mes'ud hemen oradan ayrılarak müşriklerin yere serilmiş laşeleri arasında Ebu Cehl'i kanlar içinde can çekişir görünce sevindi. Hemen kılıncını çekip ayağı ile boynuna bastıktan sonra Ebu Cehil gözlerini açtı.
                Abdullah ibn-i Mes'ud; "Ey Ebu Cehil! Sen misin?" deyince,
                Ebu Cehil, O'na; "Ey koyun çobanı! Bir büyük reisi muhakkak büyük kimseler öldürmez. Bu ilk defa olan bir iş değildir. Sen, hangi tarafın galip geldiğini biliyor musun?" diye sordu.
                Abdullah ibn-i Mes'ud; "Allah'ın yardımıyla zafer bizim tarafta. Sizin gibi bütün kefereleri temizledik. Kalanlar da kaçıyorlar." diye cevap verdi.
                Aldığı cevap üzerine Ebu Cehil çok üzüldü. Gözlerini kapamadan önce, hayatı boyunca düşmanı saydığı Kainatın Efendisi'ne şöyle haber gönderdi: "Muhammed'e söyle ki şimdiye kadar O'nun düşmanı idim. Şimdi düşmanlığım bir kat arttı".
                Abdullah ibn-i Mes'ud daha fazla dayanamadı ve şeytanın yuvası haline gelen kafasını bir kılınç darbesiyle gövdesinden ayırdı. (Ebu Cehil ölürken bile imana gelmeyen keferelerin en büyüklerindendir. Ondan sonra daha birçok kefere gelecektir. Amma onun gibisi gelmeyecektir. Çünkü o Kainat'ın Efendisi'ne çok eziyet etmişti.) Abdullah ibn-i Mes'ud cüsse bakımından Ebu Cehil'den küçüktü. Amma onun başını kestikten sonra saçlarından tutup sürüyerek Rasulüllah'ın huzuruna getirdi ve söylediklerini nakletti.
                Peygamber Efendimiz, onun başını görünce sevindi. Allah'a şükretti ve kendi kavmine dönerek; "Bu ümmetin firavunu işte budur." dedi. Ayrıca bir Hadis-i Şeriflerinde; "Bizim firavunumuz, Musa'nın firavunundan daha eşetti. Çünkü, Musa'nın firavunu ölürken «Musa'nın ve Harun'un Rabbisine iman ettim» dedi, bu demedi." buyurmuşlardır.
            Gömülen Müşrik Ölülerine Peygamberimiz'in Hutbesi
                Müşrikler, öyle bir bozguna uğramışlardı ki, ölülerini bile toplayamadan kaçtılar. Peygamber Efendimiz burada, bir insanlık vazifesi olarak, Bedir şehidlerini techiz-i tekfinden sonra, müşrik ölülerini toplatıp bir kör kuyuya gömdürttü.
                Müşrikleri kuyuya doldurduklarında, kafirlerin en mel'unlarından olan Ümmiye'tibni Halef öyle şişmişti ki, cesedi, zırhının içinde öldüğü için, kuyunun ağzından geçmedi. Zırhının içinden çekilip çıkarılınca, bedenin etleri dağıldı. Onu olduğu yerde bıraktılar. Üzerini kum ve taşlarla kapattılar.
                Kuyu ağzına kadar kafir cesetleri ile dolunca, Peygamber Efendimiz kuyunun başına gelerek, şöyle hitapta bulundu: "Ey kuyuya atılanlar! (dedikten sonra içindekilerden bazılarını adıyla ve sanıyla anarak),
                Ey Utbe'tibni Rebia! Ey Şeybe'tibni Rebia! Ey Ümmiye'tübni Halef! Ey Ebu Cehl'ibn-i Hişam! (diyerek, birer birer saydıktan sonra);
                Sizler, Peygamberinizin en kötü kavmi ve kabilesi idiniz! Siz Beni yalanladınız! Başkaları ise beni tasdik edip doğruladılar! Siz beni yurdumdan yuvamdan çıkardınız! Başkaları ise bana kucak açtılar! Siz benimle çarpıştınız! Başkaları ise bana yardım ettiler! Siz Rabbiniz'in size vadetmiş olduğu azabı gerçekleşmiş buldunuz mu? Ben Rabbim'in bana vadetmiş olduğu zaferi gerçekleşmiş buldum!" dedi.
                Müslümanlardan bazıları, bu arada Hz.Ömer; "Ya Rasulellah! Sen şu cansız cesetlere, kokmuş laşelere, ne diye seslenir, söz söylersin. Ölülere konuşuyorsun, onlar duyar mı?" deyince.
                Peygamber Efendimiz; "Muhammed'in varlığı kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi duyuyor ve eşitiyor değilsiniz! Fakat, onlar bana cevap vermeğe kadir olamazlar" dedi. 
 
          İSLAMIN ZAFERİ VE MEDİNEYE DÖNÜŞ
                Bedir Harbi, 17 Ramazan cuma günü olmuştu. Medineliler, neticeyi merakla bekliyorlardı. Onlar büyük bir ordu ile karşılaşılacağını bilmiyorlardı. Sadece kervanın takip edilip, yakalanacağını zannediyorlardı. Peygamber Efendimiz, harp biter bitmez, Abdullah ibn-i Revvaha ile Zeyd ibn-i Harise'yi Medine'ye müjdeci gönderdi. O esnada Rasulü Ekrem'in kerimelerinden biri olan Hz.Rukiyye vefat etmişti. Peygamber Efendimiz, O'nun rahatsızlığından dolayı zevci Hz.Osman'ı Bedr'e götürmemiş, başında bırakmıştı. Medinedeki bütün Müslümanlar üzüntülü idiler. Onu yeni defnetmişlerdi. Gelen müjde haberi, onlara üzüntülerini unutturdu. Onları ferahlattı.
                Harpten sonra Peygamber Efendimiz ve ordusu ikindi namazını Bedir'de kılıp, Useyl  mevkiine vardı. Orada bir müddet kaldıktan sonra Medine'ye vardılar. Medine'ye yaklaştıklarında Revha'da karşılamağa gelenlerle buluştu. Karşılayıcılar Peygamberimiz'i tebrik ettiler. Arkalarından bir gün sonra esirler de getirildi.
                Müslümanlardan üç kat fazla ve mükemmel silahlarla mücehhez müşrik ordusunun, bozguna uğratılıp mağlup edilmesi haberi Mekkelileri şaşkına uğrattı. Habere önce inanamadılar. Bir avuç Müslümanın koca bir orduyu yeneceğini havsalaları almıyordu. Fakat, gerçek bu idi. Hasta yatağında olan Ebu Leheb'in hastalığı bir kat daha arttı. Ona bu haber ölümden beterdi. Kahroldu. Dayanamadı, yedi gün sonra öldü. Öldüğünü de bilen olmadı. Üç dört gün öyle kaldı. Ölüsü koktu. Oğulları bile kendisiyle alakadar olmadı. Terkedilmişti. Bütün Mekke halkı homurdanmağa başladı. Nihayet mecbur kalıp bir çukur açtılar. Uzun kazıklarla leşi ite ite oraya atıp üstüne kum, toprak koydular. Bu mağlubiyet karşısında, Mekkeli müşrik kadınlar siyahlara bürünerek matem tutmağa başladılar.  
            Esirler Hakkındaki Muameleler
                Müslümanlar, alınan esirleri takdir edilen fidye (kurtuluş akçesi) karşılığı serbest bıraktılar. Bu parayı bulamayanlar, Müslümanlardan onar kişiye okuyup yazma öğretmek şartıyla serbest bırakıldılar. Bu, İslam'ın ilme verdiği ehemmiyetin, ilmin her şartta ve fırsatta öğrenilmesini istediğinin önemli bir delilidir.
                Peygamberimiz, Eshabına esirlere iyi muamele yapılmasını emretti. Eshabı Kiram esirlere kendi yediklerinden ve giydiklerinden daha iyisini yedirip giydirdi. Bu alicenaplık karşısında, esirler çok duygulandı, içlerinden bazıları Müslüman oldu.
                Ebu İzze adında bir şair vardı. Peygamber Efendimiz'e: "Beş kızım var, benden başka kimseleri yok, beni onlara bağışla!" diye ricada bulundu. Peygamber Efendimiz de onu fidye almaksızın bıraktı. Fakat, sonradan o yine sözünde durmadı. Uhud harbinde öldürüldü.
               
          YAHUDİLERİN HUZURSUZLUK ÇIKARMALARI
                Medine'de, Ensardan ayrı bir topluluk olarak yahudiler de vardı. Ehli kitap olan yahudiler, çok eskiden gelip yerleşmişler, sanatla, bilhassa kuyumculukla iştigal ederlerdi.
                Peygamberimiz'in Muhacirin ile Medine'ye teşrifinden sonra, Medine'de bir İslam devleti kurulmuştu. Müslümanların dışında kalan yahudilere ve gayri müslümlere de adaletle muamele olunacağı, fitne çıkarmamaları ve taşkınlık yapmamaları halinde mallarının, canlarının İslamın teminatı altında olduğu bildirilmişti. Böylece bir anlaşma yapılmış, kendilerine emnü eman verilmişti.
                Ancak Bedir zaferi, Medine'deki yahudileri kuşkulandırdı. Müslümanların gücü onların gözüne battı. Müslümanların aleyhine fırsat kollamağa başladılar. Daha önce anlaşma yapan yahudiler, şimdi sözlerinden dönüyorlardı. İlk dönen Kaynuka yahudileri oldu. Bunlar savaşçı idiler. Kendilerine güveniyorlardı. Müslümanlara; "Muharebenin ne olduğunu bilmeyen Mekkelilerle çarpışmağa aldanmayın. Eğer bizimle harp ederseniz, harbin tadını alırsınız." diyorlardı.
                Kaynuka yahudileri, Müslümanlara dilleriyle, elleriyle, eziyet ediyorlardı. Bir gün bir Müslüman kadını ziynetlerini tamir ettirmek için, bir yahudi kuyumcusuna girmişti. Yahudiler, oraya toplanmışlar, Müslüman kadınla eğlenmek ve onunla alay ederek gülmek istiyorlardı. Bunun için, kadının haberi olmadan elbisesinin arka eteğini arkasına iliştirdiler. Kadın ayağa kalkınca üzeri açıldı. Ona gülüştüler. Kadın feryat etti. Kadının bu halini gören bir Müslüman, hemen kuyumcunun üzerine atıldı ve onu öldürdü. Fakat, diğer yahudiler de onun üzerine hücum ederek onu şehid ettiler. Şehid edilen Müslümanın ailesi yahudilere karşı Müslümanlardan imdat istedi. Bu hadise, Kaynuka yahudileri ile Müslümanların arasında husumeti alevlendirdi.
                Bunun üzerine, Allah Rasulü oraya geldi. Onlardan, daha önce verdikleri söze riayet etmelerini istedi. "Aksi halde Kureyş'in başına gelen sizin de başınıza gelir" dedi.
                Kaynuka yahudileri çok şer bir cevap olarak; "Ya Muhammed, Sen gafil olma, Senin karşılaştığın, harp tekniğini bilmeyen bir kavimdi. Sen bunu fırsat bildin. Biz ise harbi çok iyi bilen bir kavimiz." dediler.
                Allah Rasulü de onları kuşatmak ve onlara hadlerini bildirmekten başka çare bulamadı. Onları 15 gün muhasara etti. Allah onların kalplerine korku düşürdü. Kurtulmaktan ümitlerini kesince, Peygamber Efendimiz'in emir ve hükmüne boyun eğdiler. Kalelerinden inerek teslim oldular.
                Peygamberimiz, onları Medine'den çıkardı. Silahlarını ve kuyumculuk aletle-rini geride bırakarak Şam hududunda bir yere yerleştiler.
                Allahü Teala'nın şu ayeti bu hadiseye uygun düşer: "Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler."
                Bu da, ahdini bozanların son hali oluyordu.
            SEVİK GAZVESİ
                Kureyş müşriklerinin Bedir'de bozguna uğraması üzerine Ebu Süfyan; Peygamber Efendimiz'le çarpışıp Evs ve Hazrec kabilelerini yok etmedikçe, başına ve bedenine su dokundurmamağa ve koku sürünmemeğe yemin etmişti.
                Bu yeminini yerine getirmek üzere Zilhicce ayında Kureyş'ten 200 süvari ile Mekke'den çıkıp Medine'nin Urayz nahiyesine kadar ilerlediler. Sık bir hurmalığı, iki ev ve ekini ateşleyip yaktılar. Tarlalarında çalışan, Ensardan bir zat ile amelesini de bulup şehid ettiler. Ebu Süfyan bununla yeminini yerine getirmiş oluyordu. Takip edilmekten korkarak oradan acele geri dönüp, Mekke'ye doğru kaçmağa başladılar.
                Peygamber Efendimiz, bu baskını haber alınca Eshabıyla görüştü. Yerine Ebu Lubabe, Beşir ibn-i Abdil Münzir'i bırakıp takibe çıktı. Kargarat-ül Küdre denilen mevkiye kadar ilerledi.
                Ebu Süfyan ve arkadaşlarının savuşup gittiklerini, kaçarken yüklerini hafifletmek için yiyecekleri olan seviklerini (kavrulmuş buğday ununu) torbalarıyla birlikte, ekinlerin arasına yer yer attıklarını gördüler. Müslümanlar, müşriklerin götüremeyip bıraktıkları pek çok sevik torbalarını topladılar. Bundan dolayı, bu gazveye «sevik gazvesi» adı verildi.  
 
UHUD MUHAREBESİ    (Hicri:3, M.:625)  
                Müşrikler, Bedir Harbinde uğratıldıkları ağır mağlubiyeti bir türlü hazmedemediler. İntikam almağa karar verdiler. Şam'dan dönen Ebu Süfyan başkanlığındaki ticaret kervanının malları Darunnedve'ye konmuş ve Ebu Süfyan, Kureyş'in başı olmuştu. Bedir Harbinde ölenlerin biraderleri, yakınları, Ebu Süfyan'ın yanına gelerek; "Muhammed bizim büyüklerimizi öldürdü. O'ndan intikamımızı almamız lazım. Bizleri öksüz bıraktı. Şu kervanın malını tamamen bize verin ki bir ordu hazırlayıp, O'ndan intikamımızı alalım." dediler.
                Zaten, Ebu Süfyan da, sahipleri ölen, bu malları ne yapacağını düşünüyordu. Onların sözüne hemen "olur!" cevabını verip hazırlık yapmalarını söyledi. Hepsi toplanarak, Bedir harbinin bir sebebi olan bu kervanın mallarını, ordunun hazırlığı için kullandılar ve kuvvetli bir ordu hazırladılar.
                Ebu Süfyan, Bedir'de akrabası ölen birkaç kişiyi sokaklarda konuşturup, halkın hislerini galeyana getirdi. Böylece cahiliyet gayretleri arttı. Müşriklerin kalplerinde kin ve ihtiras ayyuka çıktı. Hazırlanan Kureyş ordusu, hicretin üçüncü senesi Şevval ayının ilk çarşamba günü Uhud'a vardı. Kureyş ordusu 3000 kişi idi. Orduda 3000 deve, 200 at vardı. Askerin 700'ü zırhlı idi. Ayrıca, harbe kışkırtmak üzere, bu orduya 15 kadar kadın da katıldı.
                Bu arada, Peygamberimiz'in amcası Hz.Abbas, halen Mekke'de kavminin eski dininde olup, Kureyş'in bu yaptığı hazırlıkları Peygamber Efendimiz'e bir mektupla haber verdi. Haberci, Rasulü Ekrem'i Kuba yakınlarında bularak haberi iletip, mektubu verdi. Müşriklerin durumunu O'na anlattı. Hz.Abbas tarafından gönderildiğini söyledi. Peygamber Efendimiz mektubu aldı ve Übeyy'ibn-i Keab'e okuttu. Artık müşriklerin hareketini öğrendi. Bu haberin gizli tutulması gerekirdi. Allah Rasulü, haberi önce Eshabın büyükleri ile istişare etti. Kureyş'e nasıl mukabele edilecekti?
                Peygamber Efendimiz'in fikri Medine'de şehir harbi yapmaktı.
            Peygamber Efendimiz'in Rü'yası 

                Peygamber Efendimiz, cuma gecesi bir rü'ya gördü. Sabahleyin yanına gelen Müslümanlara; "Ben vallahi bir rü'ya gördüm. Hayra yordum. Rü'yamda, boğazlanmış bir sığır, kılıncımın ağzında açılmış bir gedik, ellerimi sağlam bir zırhın içine soktuğumu gördüm!" dedi.
                "Ya Resulallah, bunları ne şekilde yordun?" diye sordular.
                "Sağlam zırh giymek, Medine'de kalmağa işarettir. Orada kalınız. Kılıncımın ağzında bir gedik açıldığını görmem, bir zarara uğrayacağıma işarettir. Boğazlanmış sığır, Eshabımın şehid düşmelerine işarettir." buyurmuşlardı. (Peygamber Efendimiz, bu rü'yayı yorarken, «Kılıncımın gedilmesi, Ehli Beyt'imden bir kişinin öldürülmesidir!» de demişti.)
                Peygamber Efendimiz, gördüğü bu rü'yadan mülhem olarak, Kureyş müşrikleri ile Medine dışında çarpışmağı uygun görmüyordu. İstişare meclisinde fikirleri sorulan Eshab'dan bazıları ile münafıklardan Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül'ün fikri de «Medine'de kalınması, şehir harbi yapılması» idi. Zaten, etrafı sağlam kayalarla çevrili olan Medine şehri muhkem bir kaleden farksız idi. Müşriklerin, Medine'ye girmelerine imkan olmadığı gibi, böyle bir şey düşünmelerine de imkan yoktu.
            Gençlerin Arzusu
                Peygamber Efendimiz ve Eshabın büyüklerinden birçoğunun görüşü böyle iken, henüz gençliğinin baharında olan gençler ise kaplarına sığmıyor ve şöyle diyorlardı: "Ya Resulallah! Biz bu günleri bekledik. Allah istediğimizi yerine getirdi. Dışarı çıkmak ve müşriklerle savaşmak istiyoruz. Düşmanlarımızla göğüs göğüse cenk edelim. Biz Kureyşlilerin; «Muhammed (S.A.V) ve Sahabesinin Medine surlarını ve kalelerini muhasara ettik, hurmalıklarını çiğnedik, ekinlerini ezdik» diyerek memleketlerine dönmelerini kat'iyyen istemeyiz. Böyle olursa kuvvetimiz kaybolur. İnsanlar üzerimize hücum ederler".
                Bedir harbinde bulunamayan Müslümanlar ile gençler, cennetle ve şehadetle müjdelenmek isteyenler, müdafaayı Medine haricinde yapmak fikrinde israr ediyorlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, gençleri kırmamak ve bütün Müslümanların isteklerini yerine getirmek için hazırlık yapıp dışarı çıkmalarına karar verdi.
                Peygamber Efendimiz'in; "Eğer sabrederseniz Allah size yardım edecektir." buyurması üzerine Müslümanlar çok sevinmişlerdi. Günlerden cuma günü olup, cuma hutbesinde cihadın faziletlerinden bahsetti. Sabırlı olurlarsa, zafere nail olacaklarını bildirdi. Cuma namazını ve ikindi namazını kıldırdıktan sonra Hz.Ebu Bekir ve Hz.Ömer'le birlikte evine girdi. Zırhlarını giyip, kılınçlarını taktılar. Bu da gösteriyordu ki; cihad yapılacaktı.
                Bu arada, dışarıda harp hakkında münakaşa ediliyordu. Useyd ibn-i Hudayr ve Sa'd ibn-i Muaz şöyle dedi: "Siz Allah Rasulü'nün Medine'de kalmak fikrini gördünüz. Fakat, hariçte müdafaada bulunmağı istediniz. Allah Rasulü bunu iyi görmemekle beraber kabul etti. İşi O'na bırakmalıydınız, O'na vahiy gelir ve işin ne şekilde sunulacağını bize bildirirdi. Bu mevzuu Allah Rasulü'ne yeniden götürün ve O'na tabi olun".
                Askerler, yaptıklarına pişman olmuşlardı. Doğruca Rasulüllah'ın bulunduğu yere geldiler. "Ey Allah'ın Rasulü! Bize, Size muhalif olmak yakışmaz, Sen dilediğini yap. Biz sana uyarız" dediler.
                Artık olan olmuştu. Çünkü Rasulü Ekrem silahlarını almış ve zırhını da çoktan giymişti. Yine de onların böyle söylemesi, memnunluk uyandıran bir hareketti. Onların bu sözlerine memnun olmakla beraber; "Hiçbir peygamber zırhını giydikten sonra çıkarmaz." buyurdu.  
            
Harp İçin Medine'den Ayrılış
                Peygamber Efendimiz, Medine'de yerine kaim-i makam olarak Ömer ibn-i Ümmü Mektüm'ü bıraktı. Allah Rasulü, kıt'alara birer sancak verdi. Muhacirlerin sancağını Müs'ab ibn-i Umeyr'e, Evs kabilesinin sancağını Useyd ibn-i Hudeyr'a, Hazrec kabilesinin sancağını Hubab ibn-i Münzir'e verdi. Atına bindi. Ordunun başına geçti. İlk emri: "Medine'den çıkıyoruz" oldu.
                İslam ordusu 1000 nefer ve 100 zırhlı olarak Medine'den hareket etti. Bütün kadınlar caddelere çıkmış, onları teşyi ediyor, ilahilerle uğurluyorlardı. Sa'd ibn-i Muaz ile Sa'd ibn-i Ubade Rasulü Ekrem'in önünde yürüyorlardı. Maksatları, Kainatın Efendisi'ni korumaktı. Üzerlerindeki zırh ve ellerindeki kılınçla, hiç kimseyi O'na yaklaştırmayacak kadar güçlü ve azimli idiler.
                Medine ile Uhud arası tam bir saatlik yoldu. O gün, Uhud'a gidilmeyip, Uhud ile Medine arasında yarım saatlik yer olan Şiheyn mevkiinde gecelendi. Rasulü Ekrem orduyu teftiş etti. Bir yoklama yaptı. Bu arada çarpışamayacak yaşta küçük çocukların da geldiklerini gördü. Yaşları 13-15 arasında bulunan onyedi genç de gelmişti. Peygamber Efendimiz, onları Medine'ye döndürdü ve Medine'de çocukları ve kadınları beklemek ve korumakla vazifelendirdi.
           
Harbe Katılmalarına İzin Verilen Küçükler
                Zübeyr ibn-i Rafi; "Ya Rasulallah! Rafi ibn-i Hadic, iyi ok atıcıdır." diyerek, O'nun ordudan ayrılmamasını istedi.
                Rafi ibn-i Hadic der ki: "Rasulüllah'a arzolunduğum zaman ayaklarımda mestlerim vardı. Ayağımın ucuna basarak uzun görünmeğe çalıştım. Rasulüllah da benim orduya katılmama müsaade etti. Bana müsaade edince, Semure ibn-i Cündüp, üvey babası Mürey ibn-i Sinan'a; «Babacığım! Rasulüllah, Rafi ibn-i Hadic'e müsaade etti, beni geri çevirdi. Halbuki ben, güreşte onu yenerdim.» dedi.
                Mürey ibn-i Sinan; «Ya Rasulallah! Sen benim oğlumu geri çevirdin, Rafi ibn-i Hadic'e müsaade ettin. Oğlum onu yener.» dedi.
                Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; «Güreşsinler bakalım» buyurdu."
                Gençler güreştiler. Semure, Rafi'yi yendi. Hz.Peygamberimiz, onun da orduya katılmasına müsaade etti. O zaman Semure ile Rafi 15'er yaşında idiler.
            
Uhud'daki İslam Karargahı
                Peygamber Efendimiz, Şiheyn'de derlenip toparlandığı sırada, müşrikler de Ebu Amr'ın arazisinin bulunduğu yere kadar harp düzeni halinde, yavaş yavaş uzandılar. Peygamberimiz, Uhud'a doğru ilerleyip, köprünün bulunduğu yere kadar geldiler. Artık Müslümanlar da müşrikler de birbirini iyice görüyorlardı.
                İslam ordusu ile Uhud'a kadar deve kuşu gibi boynunu uzata uzata gelmiş olan Abdullah ibn-i Ubeyy'ibn-i Selül, artık kanlı bir müsademenin kaçınılmaz olduğunu görünce, Peygamber Efendimiz için; "O, rey ve görüş sahibi olmayan gençlerin sözünü dinledi de beni dinlemedi. Ey ahali! Şuracıkta biz, ne diye kendimizi öldüreceğimizi bir türlü anlayamadık." diyerek, kavminden kuşku içinde bulunan ve kendisine uyan 300 kişi ile birlikte oradan geri döndü.
                Peygamber Efendimiz, Uhud'da Şip vadisine inince, orada arkaları Uhud dağına dayalı, yüzleri Medine'ye karşı olmak üzere karargahını kurdu. Ordusunu çarpışma düzenine koymağa başladı. Solda bulunan Ayneyn tepesine Abdullah ibn-i Cübeyr kumandasında 50 okçu yerleştirdi. Onlara; "Ben emir vermedikçe, galip olsak da, mağlub olsak da kat'iyyen yerinizden ayrılmayacaksınız. Müşrikleri hezimete uğrattığımızı görseniz bile yerinizi terketmeyeceksiniz. Düşmanı yenip ganimet toplamağa koyulduğumuzu görseniz de, sakın bize uymayınız! Kuşların bizi kapıştıklarını görseniz de ben size adam gönderip emir vermedikçe, sakın yerinizden ayrılmayınız. Düşman süvarisi gelirse, okla mukabele eder, ok atarsınız. Çünkü, at oku yiyince ilerleyemez, geri döner." buyurdu.
                Uhud'da Müslümanların parolası «Emit, Emit (öldür, üldür)» idi.
           
Uhud'da Müşriklerin Yeri
                Kureyş müşrikleri, Medine'ye arkalarını çevirmişler, Müslümanlara karşı saf bağlamış bulunuyorlardı. Müşriklerin sancağını, Talha ibn-i Ebi Talha tutuyordu. Kureyş ordusunun kumandanı Ebu Süfyan idi. Diğer kumandanlar ise; okçuların başında Abdullah ibn-i Rebia, sağ cenah kumandanı Halid ibn-i Velid, sol cenah kumandanı İkrime ibn-i Ebu Cehil, fırka kumandanları ise Saffan ibn-i Umeyye ile Amr'ibn-i As idi.
                Müşriklerin parolası «Ya Lel Uzza ve ya Lel Hübel» idi. Böylece putlarından medet bekliyorlardı.
                Kureyş kadınları, ordunun arkasında Ebu Süfyan'ın karısı Hind'in başkanlığı altında defler çalıyor, şiirler söylüyor ve orduyu harbe teşvik ediyorlardı.
Uhud Harbine Nasıl Başlandı ve Nasıl Bitti?  
                İki taraf da harbe iyice hazırdı. Bu esnada Allah'ın Rasulü elinde bir kılıç olduğu halde havaya kaldırarak; "Bunun hakkını kim verecek?" buyurdu.
                Kılıncın üzerinde şu beyt yazılı idi:
                "Fil'cübni arun Vefil'ikbali mekremetün
                Vel'mer'ü bilcübni layencu mine'l-Kaderi"
                (Korkaklıkta ar ve zillet, ileri atılmakta şeref ve izzet vardır. Kişi korkaklık ile kaderden kurtulamaz.)
                Kılınca birçok talib olanlar oldu ise de Peygamber Efendimiz, onlara vermedi. Ebu Dücane; "O kılıncın hakkı nedir, ya Rasulallah?!" diye sordu.
                Peygamber Efendimiz; "Onun hakkı eğilip bükülüp kırılıncaya kadar onu düşmana vurmaktır. Onunla Müslüman öldürmemek, onunla kafirlerin önünden kaçmamaktır. Onunla Allah sana zafer, yahud şehidlik nasib edinceye kadar Allah yolunda çarpışmaktır." dedi.
                Ebu Dücane; "Ya Rasulallah! Ben onu, hakkını yerine getirmek üzere alıyorum." dedi.
                Hz.Peygamberimiz, elindeki kılıcı ona teslim etti. Ebu Dücane, çok cesaretli, kahraman bir kişi idi. Harp meydanında kurnaz davranırdı. Başına kırmızı bir sargı sarar, halkın yanına onunla çıkarsa, çarpışmak istediği anlaşılırdı.
                Ebu Dücane, Peygamber Efendimiz'in elinden kılıncı alınca, başına kırmızı şalı sararak Müslümanlar ile müşrikler arasında meydana çıkıp çalımlı çalımlı yürümeğe, gezinmeğe başladı. Peygamberimiz, O'nun böyle kurula kurula yürüdüğünü görünce; "Bu bir yürüyüştür ki Allah, onu, bu yerin başkasında sevmez." buyurdu.
                Ebu Dücane, düşman ordusunun içine öyle bir daldı ki kelleler uçuyor, önüne gelen kafirleri paramparça ediyordu. Ebu Dücane, ulaşabildiği, yetişebildiği her şeyi, yarıp yırtarak, kesip biçerek, dağın eteğinde deflerle müşrikleri kışkırtan kadınların yanına kadar ilerledi. Kılıncı onlara kaldırmışsa da Rasulüllah'ın kılıncının şerefini gözeterek, kadın kanını ona bulaştırmak istemediğinden vurmadı, korkuttu. Kadınlar feryat ederek kaçıştılar.
                Taraflar birbirine iyice yaklaşmışlardı. Müşriklerin Hevazin süvarileri, İslam okçularının korudukları geçide dalmak istedilerse de oka tutulunca, geri dönmek zorunda kaldılar.
                Müşriklerden, deve üzerinde bir adam meydana çıkıp çarpışmak için er diledi. Bunun üzerine, Zübeyr ibn-i Avam ona doğru vardı. Devenin üzerine sıçrayıp, adamın boğazına sarıldı. Deve üzerinde boğuşmağa başladılar.
                Peygamber Efendimiz; "Yere, aşağı doğru düşür onu!" dedi.
                Müşrik, yere düştü, Zübeyr ibn-i Avam da üzerine çöküp onun başını kesti.
                Bu defa, Kureyş ordusunun sancaktarı Talha bin-i Ebi Talha; "Benimle çarpışmak için kim çıkar er meydanına" diyince,
                Hz.Ali buna karşı çıktı, Talha'yı bir hamlede yere serdi ve onların sancaklarını yere düşürdü. Sonra, sancağı alan onun kardeşi Osman ibn-i Ebu Talha'nın üzerine, Peygamber Efendimiz'in amcası Hz.Hamza hücum edip kılıncı ile kolunu yaraladı. Fakat, bu defa da, sancağı Ebu Said ibn-i Talha almıştı. O'nu da çok hızlı davranan Sa'd ibn-i Ebi Vakkas hakladı. Ebu Said yere düşünce sancağı Nafi ibn-i Ebi Talha aldı. Müşriklerin sancağı durmadan el değiştirdiği halde, Müslümanların sancağı hala bir kişinin elinde idi. Allahü Teala gene Müslümanlara yardım ediyordu. Müşriklerin bayrağını tutmakla vazifeli Talha sülalesinden başka kimse kalmadığından, yedinci adamı da Hz.Hamza bir hamle ile katletti.
                Hz.Hamza, kükremiş bir arslan gibi düşman ordusuna girmiş; öne, sağa, sola kılıç sallayarak müşrikleri kırıp geçiriyordu. Devamlı ilerliyordu. 31 müşrikin başını gövdesinden ayırmıştı. O'nu gören düşman asker sürüleri önünden savrulup kaçıyordu. Artık muharebe bütün şiddeti ile başladı. Müşrik ordusu erimeğe başlayıp, fena halde bozuldu.
 
            Hz.Hamza'nın Şehadeti
                Ebu Dücane Hazretlerinin öldürmekten yüz çevirdiği Hind, Cübeyr bin-i Mudim'in kölesi olan Vaşi'ye, Hz.Hamza'yı öldürdüğü takdirde bir çok vaatlerde bulundu. Çünkü Hz.Hamza, Bedir'de Hind'in babasını ve kardeşini öldürmüş, Uhud'da pekçok müşrik başını uçurmuştu. Hz.Hamza, Cubeyr'in amcasını da Bedir'de öldürmüştü. Ayrıca Cübeyr, kölesine, Uhud'da Hz.Hamza'yı öldürdüğü takdirde, kendisinin azad edilip hürriyete kavuşturulacağını vadetmişti.
                Köle Vaşi de hürriyet ve mal arzusuyla, bir kayanın arkasına gizlendi. Oradan Hz.Hamza'yı gözlemeğe başladı. O sıralarda Hz.Hamza var gücüyle kılıncını savuruyor, müşrikleri harman gibi bir yerden kaldırıp diğer tarafa ölmüş olarak atıyordu. Hamza'nın karşısına Siba ibn-i Abdul Uzza'yı çıkarmışlardı. Allah'ın arslanının kılıncını kaldırıp indirmesiyle müşrikin de yere düşüp ölmesi bir olmuştu.
                Vaşi, bu arada saklandığı yerden çıkıp tam arkasından mızrağını atarak Hz.Hamza'yı sırtından vurdu. Hz.Hamza yaralandığı halde, hem de öldürücü yara aldığı halde yıkılmak nedir bilmiyordu. Önüne gelen müşrikleri temizlerken Kelime-i Şehadet getiriyordu. Böylece Uhud'da hem şehid, hem de şehidlerin reisi oldu.
                Nihayet harp iyice kızışmıştı, Müslümanlar güçlerinin üstünde bir takatla harbediyorlardı. Sabırla cihada devam ederek, müşrikleri bozguna uğrattılar. 3000 kişilik müşrik ordusu, 700 kişilik orduyu yenememişti, kaçmağa başladılar. 
            BİR HATA VE NETİCESİ
                Peygamberimiz, düşman süvarisine karşı koyacak süvarisi yokken ordusunu öyle tertip etmişti ki; düşman süvarisinin hücum edebileceği sadece bir yer kalmıştı. Orayı da okçularla kapatmıştı. Abdullah ibn-i Cübeyr kumandasında 50 okçuyu oraya yerleştirmiş, "Düşman süvarisi buradan hücum edecek olursa ok atarsınız. At oku yiyince geri döner. Ben emir vermedikçe galip olsak da, mağlup olsak da buradan asla ayrılmayınız" diye sıkı sıkıya tembih etmişti.
                Fakat, ilk anda düşman ordusunun bozguna uğratılmasından, zaferin kazanıldığını, harbin bittiğini zannederek okçuların çoğu yerinden çıkıp, ganimet toplamak üzere gidiverdiler. Her ne kadar kumandanları «sakın ayrılmayın» demişse de harp bitti diye, dinlemediler. Kumandanları Abdullah ibn-i Cübeyr on kişiyle kaldı. Tam bu esnada, oranın zayıfladığını fırsat bilen Kureyş ordusunun süvari kolu kumandanı Halid ibn-i Velid, 200 kişilik bir kuvvetle, dağ geçidinde kalan okçuları şehid etti. İslam ordusunun sol cenahından dolaşıp arkadan çevirdi ve arkadan vurdu. İşte böylece harbin çehresi birden değişti. Galib durumda olan Müslümanlar mağlup duruma düştü.
                Bu hal, Müslümanları hayret ve şaşkınlığa düşürdü. Halid ibn-i Velid'in Müslümanları arkadan çevirdiğini öğrenen Kureyş kaçmaktan vazgeçerek geri döndüler. İki hücum arasında kalan Müslümanlar neye uğradıklarını bilemediler. Ümitsizliğe düştüler. Düşmanlar kudurmuşlardı. Hz.Peygamber'in yanına kadar gelmeği başarmışlar, Fahri Kainat'ın etrafındaki Müslümanları dağıtarak O'nun yanına kadar sokulmuşlardı.
                Saad ibn-i Vakkas (R.A.)'ın biraderi Utbe-t-übnü Ebi Vakkas, müşriklerin saflarında idi. O da Peygamber Efendimiz'in çadırına kadar gelmişti. Attığı taşlarla Allah Rasulü'nün alt dudağı yaralandı ve alt çenesinin sağ yanındaki rebaiyye (kesici) dişi kırıldı ve mübarek dişi şehid oldu.
                İbni Kamia'nın kılıç darbesiyle Fahri Kainat'ın sağ omuzu yaralandı ve yine onun kılıç darbesiyle başındaki miğfer de parçalandı. Miğferin halkalarından ikisi Rasulüllah'ın şakaklarına, yanaklarına battı.
                 [Filhakika, Peygamberimiz'e eza verenlerin hepsi de üzerlerinden sene geçmeden belalarını buldular. İbni Kamia Uhud'dan ev halkının yanına döndüğü gün dağa ava gitmişti. Dağda, kendisini bir dağ keçisi boynuzlayarak delik deşik etti. İbni Şihab'ı Mekke yolunda ak benekli dişi bir yılan sokarak öldürdü, Utbe ibn-i Ebi Vakkas'ı Hatıp ibn-i Ebi Beltea öldürdü.]
                Peygamber Efendimiz'in bulunduğu yerde, kılıçlar şakırdıyor, oklar sağnak sağnak yağıyordu. Bunun üzerine Eshab, halka oluşturmuşlar, Ebu Dücane de kendisini kalkan yaparak, Peygamber Efendimiz'i koruyorlardı. Oklar O'na değmiyordu. Düşman, onun canına kasdedip her taraftan, Alemlere Rahmet olan Yüce Peygamberimiz'e oklar atarken, O'nun mübarek lisanından şu dua göklere yükseliyordu: "Ya Rabbi! Kavmim cahildir. Sen onlara hidayet et. Onları affet. Çünkü onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar".
                İnsanlık tarihinde acaba başka böyle bir hadise var mıdır?
                O gün Ebu Talha, bu sıkıntılı anlarda Peygamberimiz'in yanından hiç ayrılmamış, kendi kalkanı ile O'nun mübarek yüzünü muhafaza etmiştir. Rasulüllah harp sahasına bakmak istedikçe; "Aman, başınızı kaldırmayınız! Olmaya ki, bir ok isabet eder," derdi.
                Sa'd ibn-i Ebu Vakkas ise Allah Rasulü'ne yaklaşan herkese durmadan ok yağdırıyor, Rasulü Ekrem de O'na kendi oklarını kendi eliyle vererek; "Bunları da at!" diyor ve kendisi için dua ediyordu. Sa'd ibn-i Ebu Vakkas kendisine verilen okları müşriklere attıkça, hiçbirisi Rasulü Ekrem'in yanına yaklaşamıyordu.
                Ümmü Emare diye anılan Nesibe Hatun, harp sabahı eline su tulumunu almış, Müslümanlara su dağıtıyordu. Kendisi Akabe'de Rasulü Ekrem'e biat edenlerdendi. Bu defa zevci ve iki oğlu ile beraber Uhud gazasında bulunup, su hizmeti yanında, onların kahramanlıklarını da görmek istemişti. Vakta ki Müslüman mücahitleri iki taraftan gelen hücum arasında kalıp şaşırınca ve arkasından hezimet de başlayınca, elindeki su tulumunu bırakmış, onun yerine bir kılınç alarak, Allah Rasulü'nü Kureyş'e karşı müdafaa etmeğe başlamıştı. Son olarak İbni Kamia ile vuruşurken yaralandı.
                Ebu Dücane ise Allah Rasulü'nü müdafaa ediyor, gelen saldırılardan O'nu korumağa çalışıyordu. Bu esnada sırtı kirpi gibi oklarla dolmuştu.
                Düşmana şiddetle karşı koyan Enes ibn-i Nadr, 70 kılıç darbesi yedikten sonra şehid edildi. O'nu kız kardeşi ancak parmaklarından tanıyıp teşhis edebildi.  
            Uhud'da Peygamberimiz'in Ubeyy ibn-i Halef'i Öldürmesi
                Ubeyy ibn-i Halef, Mekke'de Peygamberimize rastladıkça; "Ya Muhammed! Benim bir atım var, her gün ona 16 ölçek darı yediriyorum, bir gün gelir onun üzerine biner seni öldürürüm!" diyordu.  
                Peygamber Efendimiz de; "Belli olmaz, belki İnşaallah ben seni öldürürüm!" buyururmuştu.
                Ubeyy ibn-i Halef Uhud'da, Hz.Peygamberimiz'in hayatına son vermek için and içmişti. Kardeşi Ummiyet'ibn-i Halef'in intikamını almak istiyordu. "Muhammed nerededir?" diye bağırıyordu. "Gelsin de benimle çarpışsın. Peygamberse beni öldürür." diyordu.
                Peygamberimiz Uhud'da çarpışırken arkasına dönüp bakmıyor, Sahabilerine; "Ubeyy ibn-i Halef'in arkamdan gelmesinden korkarım. O'nu gördüğünüz zaman bana yaklaştırınız!" diyordu.
                Peygamberimiz Şı'ba geldiği sırada Ubeyy'ibn-i Halef'in atını gördü ve onu tanıdı. Ubey ibn-i Halef; "Ya Muhammed! Sen kurtulursan ben kurtulmayayım" diyerek gelip kavuştu.
                Peygamberimiz'in yanında bulunan Sahabileri; "Ya Rasulallah! İçimizden birisi ona karşı koysa, saldırsa olmaz mı?" dediler.
                Peygamber Efendimiz; "Bırakınız, gelsin o!" dedi.
                Ubeyy'ibn-i Halef, Peygamberimiz'in yanına kadar geldi. Eshabı Kiram, dayanamayarak onun önünü kesmek istediler.
                Peygamberimiz; "Geri durunuz" dedi. Hemen Haris ibn-i Sımmen'in mızrağını eline aldı. Sonra Sahabilerine kükremiş devenin silkinmesi gibi silkindi. Onları devenin sırtından sineklerin uçup dağılışı gibi etrafından dağıttı. Rasulüllah'ın o sıradaki celadeti hiç kimsede yoktu.
                Peygamberimiz davranınca Ubeyy'ibn-i Halef dönüp kaçmağa başladı. Peygamberimiz ona; "Ey yalancı nereye kaçıyorsun?!" dedi ve onu (boynunun miğferle zırh yakası arasındaki kısmından) mızrakla vurup yaraladı. Şah damarını kopardı. Ubeyy, sığır bögürür gibi böğürerek atından yere yuvarlandı, kaburga kemiklerinden bazısı da kırıldı. Müşrikler onu ordugahlarına getirdiler. Yarasının kanı çıkmıyordu. Ağrısı sızısı dayanılacak gibi değildi.
                Bunun için Übeyy; "Vallahi Muhammed beni öldürdü!" dedi.
                Arkadaşları; "And olsunki, sen aklını kaybetmişsin! Sendeki yaranın hiç ehemmiyeti yok!" dediler.
                Ubeyy ibn-i Halef ise; "O bana Mekke'de «Seni ben öldüreceğim» demişti, Vallahi O benim üzerime tükürse yine beni öldürür!" dedi.
                Ubeyy'ibn-i Halef bir gün veya bir günün bir kısmı geçtikten sonra, Mekke'ye 6 mil uzaklıkta bulunan Selef'e gelince öldü. Yolda giderken; «Susadım, susadım» diye bağırdığı, bir adamın da «Su verme ona, çünkü o Rasulüllah'ın düşmanıdır» dediği rivayet edilir.
                Ayrıca Peygamber Efendimiz, kılıncını parlata parlata yürüyen bir müşriki yaya olarak karşılayıp; "En'en-Nebiyyü la kizib, En'ebnü Abdülmuttalib la kizib. (Ben, Peygamberim! yalan yok! Ben, Abdulmuttalib'in oğluyum! yalan yok!)" diyerek onu vurup öldürdü.
                Sahabenin büyükleri, Allah Rasulü'nün etrafında toplandılar ve O'nu düşmandan korumak için beraberce dağa çıktılar.
            Sahabenin Peygamberimiz'in Etrafında Toplanmaları
                Muharebe nerede ise bitmek üzere idi. Rasulü Ekrem, maiyyetindeki Müslümanlara, Uhud vadisine toplanmalarını emretti. Bütün Müslümanlar Uhud vadisinde toplanmışlardı. Hz.Ali Rasulü Ekrem'e su götürmüştü. Rasulü Ekrem orada namazını kıldı.
                Müminler emniyetli bir yere çekilince ilk iş olarak Peygamberimiz'in tedavisi ile meşgul oldular. Mubarek yüzüne batan iki zırh halkasını Ebu Ubeyde'tibni'l Cerrah dişleri ile çıkardı. Çıkarırken de kendi dişlerinden ikisi düştü.
                Müşrikler, bitirmekte oldukları işi yarım bırakmak istemediler ve Uhud dağına tırmanıp Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak istiyorlardı. Bu hali gören Rasulü Ekrem Allah'a şöyle yalvardı; "Ya Rab! Artık oraya çıkmasınlar!"
                Allahü Teala, Habibinin, Kainatın Efendisi'nin duasını kabul etmişti. Müşrikler bütün uğraşmalarına rağmen bir türlü istedikleri yere çıkamıyorlardı. Çıkamayacaklarını anladıkları zaman, bu işten vazgeçtiler. Bu arada Hind ve etrafındaki kadınlar muharebe arasındaki şehidlerin kulaklarını ve burunlarını kesip kendilerine gerdanlık yapıyorlardı.
                Muharebe sona ermiş sayılırdı. Fakat, Ebu Süfyan hala şüphe içerisinde idi. Çünkü Rasulü Ekrem'in ölüp ölmediğini bilmiyordu. Bunu öğrenmek maksadıyla, bulunduğu tepeden; "İçinizde Muhammed var mıdır?" diye bağırmağa başladı.
                Üç defa tekrarladı, cevap verilmedi.
                Bu sefer: "Peki! içinizde Ebu Bekir var mıdır?"
                Buna da cevap verilmedi.
                Bu defa; "İçinizde Ömer ibnil Hattab var mıdır?" diye sordu.
                 (Rasulü Ekrem, Eshabı Kiram'a; "Sakın sesinizi çıkarmayınız" diye buyurmuştu.)
                Sorulan suale cevap gelmeyince, Ebu Süfyan rahatlıyordu, ölmüşler sanıyordu. Kendi kendine şöyle dedi: "Eğer sağ olsalardı elbette cevap verirlerdi. Cevap vermediklerine göre öldüler, artık biz kazandık, yapılacak bir şey kalmadı, geri dönebiliriz".
                Amma Hz.Ömer dayanamadı. Olduğu yerden bağırmağa başladı. "Yalan söylüyorsun Ebu Süfyan, söylediğin bütün şahıslar yaşıyorlar. Senin hakkından muhakkak geleceklerdir".
                Ebu Süfyan şaşırmıştı; "Muharebe nöbetledir. Bugün Bedir gününün karşılığıdır." diyordu.
                Hz.Ömer kızmağa başlamış; "Hayır, çünkü sizin ölüleriniz cehenneme, bizim şehidlerimiz cennete gitmişlerdir. Aramızdaki fark bundan ibarettir." dedi.
                Bunun üzerine Ebu Süfyan; "Beri gel, ya Ömer!" dedi.
                Hz.Ömer, Rasulü Ekrem'den müsade aldıktan sonra, ileri gitti. Ebu Süfyan'ın ne diyeceğini merak ediyordu. Ebu Süfyan: "Ya Ömer! Allah için doğru söyle, biz Muhammed'i katlettik mi?".
                Hz.Ömer bu soruya şöyle cevap vermişti: "Hayır! Allah'a yemin ederim ki hayır! Rasulü Ekrem şimdi senin söylediğin sözleri duyuyor".
                Bunun üzerine Ebu Süfyan; "Ben sana İbni Kamia'dan daha fazla inanırım. Sen yalan söylemezsin." dedi.
                Ebu Süfyan artık muharebe edecek durumda değildi. Bunun için atını geri çevirdi. Mekke'ye döneceklerdi. Son defa olarak; "Gelecek sene Bedir'de buluşalım" dedi.
                (Hz.Ömer, Rasulü Ekrem'e bakmıştı. Rasulü Ekrem «olur» anlamında başını sallayınca;) Hz.Ömer de; "İNŞALLAH" diye cevap verdi.
                Müşrikler galip durumda idiler. Amma korkuyorlar, ne yapacaklarını bilemiyorlar, birbirlerinden bile çekiniyorlardı. Çünkü, karşılarında bulunan orduda kendi akrabaları bile vardı. Onlardan birini öldürmek, düşman kazanmaktan başka bir şey değildi.
                Rasulü Ekrem'in her tarafı tozdan berbat olmuştu. Amma Allah'ın sevgilisi kendisini düşünmüyor, etrafında savaşan insanların varlığını öğrenmek istiyordu.
                Peygamber Efendimiz ibn-i Mesleme'ye dönerek; "Acaba Sa'd ibn-i Rebiğ ne haldedir? Şehitler arasında mıdır? Yoksa yaralı mıdır? O'nun durumundan bana haber getiriniz. Çünkü on müşrikle çarpıştığını gördüm." buyurdu ve eliyle vadinin bir köşesine işaret ederek; "Ben onu bir ara orada görmüştüm!" dedi.
                Ensardan Muhammed ibn-i Mesleme Peygamber Efendimiz'in işaret ettiği tarafa doğru gitti. Her tarafa baktı. Bulamadı. Şehitlerin ve yaralıların yanına gitti. Aramağa başladı. Belki ağır yaralıdır, kendisine yardım lazımdır düşüncesiyle nihayet; "Ey Sa'd! Beni Rasulü Ekrem gönderdi. Neredesin? Şehitler arasında mısın? Yaralılar arasında mısın? Ses ver." diye çağırmağa başladı.
                Rasulüllah'ın ismini duyan Sa'd; "Buradayım, yaralılar, şehidler arasındayım." diye, inilti şeklinde seslenebildi.
                Muhammed ibn-i Mesleme tekrar bakınmağa başladı. Nihayet kulağına gelen sesin sahibini buldu. Vücudu yaralar içerisinde olup, yüzü hala gülüyordu. Henüz ruhunu teslim etmeden Mesleme onun yanına kadar gelebilmiş ve yerden başını kaldırarak konuşmasını sağlamıştı.
                Sa'd şöyle buyurdu: "Rasulüllah'a benim selamımı ilet. Şu anda cennet kokularını duyuyorum. Kavmim Ensar'a da selamımı söyle; Peygamberimiz'e ihlasla bağlılık ve itaat hususunda kirpikleriniz kımıldar oldukça son derece gayret ediniz. Değilse, Allah katında mazur olamazsınız." ve gözlerini kapatarak vefat etti. Ensarın en ulularından biri olan Sa'd, Rasulü Ekrem'e Akabe'de biat etmiş, din-i mübinin yüceliğini orada kabul edip, kendi kavmine yaymak için vazife bile almıştı.
                Mesleme, O'nun yanından ayrılarak verilen vazifeyi yaptığını bildirmek üzere, Rasulü Ekrem'in yanına gelip Sa'd'ın şehid olduğunu ve selamını Rasulü Ekrem'e ilettikten sonra gözleri yaşarmıştı. Bunun üzerine Rasulü Ekrem Sa'd hakkında; "Ya Rab! Sen Sa'd'dan razı ol" diye dua etmişlerdi.
                Rasulü Ekrem muharebe sahasında dolaşmağa başlayıp şehid olan Müslümanları kontrol ediyor ve üzüntülerini ifade ediyorlardı. Bir ara amcası Hz.Hamza'yı gördü. Halinden şiddetle müteessir oldular. Kulakları kesilmiş, karnı hunharca deşilmişti. Tanınmayacak halde idi. Bu hale Rasulü Ekrem o kadar üzüldüler ki şimdiye kadar böyle üzülmemişlerdi. Gözleri yaşlarla doldu.
                Peygamberimiz, Hz.Hamza'nın cesedinin başına dikilerek; "Hiçbir zaman, senin kadar musibete uğranmamış ve uğranmayacaktır. Ben, bunun kadar beni gazaplandıran bir yerde de durmamışımdır, Ey Rasulüllah'ın amcası!
                Ey Allah'ın ve Rasulüllah'ın arslanı Hamza!
                Ey hayırlar işleyen Hamza!
                Ey üzüntüleri gideren Hamza!
                Ey Rasulüllah'ı koruyucu olan Hamza!
                Allah sana rahmet etsin! İyi bilirim ki; Sen, hısım ve akrabalık haklarını gözetir, daima hayırlı işler işlerdin. Eğer senden sonra yas tutmak gerekseydi, sevinmeği bırakıp sana yas tutardım..." diye hitabede bulundu.
                Hz.Hamza, halkı tarafından sevilir ve sayılırdı. Müslüman olduktan sonra Müslümanlar rahat etmişlerdi. Peygamber Efendimiz bundan dolayı Hz.Hamza'yı çok severlerdi. Allah'ın arslanı olan Hz.Hamza, Rasulü Ekrem'den iki yaş büyüktü.
                O sabah iki mübarek Sahabi'den Sa'd ibn-i Ebi Vakkas (R.A.) şöyle dua etmişti: "Ya Rab! Bir büyük düşmana rastlayarak onunla cenk edeyim, galip geleyim, O'nu yerle bir edeyim." Böyle niyet etmiş, böyle dua etmiş, böyle yalvarmıştı. Cenab-u Hakk O'nu niyetine ulaştırdı.
                Abdullah ibn-i Cahş (R.A.) ise şehidlik, Allah'a vuslat ve O'nun yüce makamına ermek için; "Ya Rab! Büyük bir düşmanla cenk edeyim, O beni şehid etsin, kulaklarımı burnumu kessin, Sen bana «kulakların ve burnun nerede?» dediğin zaman, Senin ve Peygamberin'in uğruna kesildi diyeyim." diyerek yalvarmıştı.
                Sa'd ibn-i Ebi Vakkas, O'nu şehidler arasında bu halde görünce şaşırmıştı. Çünkü, Allah'dan istediklerini elde edenlerden biri de O idi. Abdullah ibn-i Cahş ise bu sıralar henüz 40 yaşını yeni doldurmuştu.
                Uhud harbinde müşriklerden 20 ile 30 kadarı öldürüldü. Müslümanlar 70 şehid verdiler. Rasulü Ekrem, şehidleri öylece gömmeği emretti. Çünkü, şehidler üzerinde hangi elbiseleri varsa öyle gömülüyorlardı.
            Allah'ın Nusreti ile Mağlubiyetten Galibiyete
                Müslümanlar, büyük bir üzüntü içinde Medine'ye döndüler. Bu üzüntüye Hz.Peygamber'in emirlerini dinlemediklerinden kendileri sebebiyet vermişlerdi. Medine'deki yahudiler ve münafıklar bu mağlubiyete sevinmişlerdi. Bu, Hz.Peygamber'e ağır geldi. Ayrıca müşriklerin geri dönüp Medine'ye bir baskın yapmaları, saldırı düzenlemeleri ihtimali de vardı. Hatta müşriklerden Ebu Cehlin oğlu Ikrime, kumandanları Ebu Süfyan'a bunu teklif de etmişti.
                Peygamber Efendimiz, Müslümanların zayıf düşmediğini hem yahudilere hem de müşriklere göstermek için, yaralı ve yorgun olduğu halde düşmanı takip etmeğe karar verdiler. 16 Şevval, harbin ertesi pazar günü Rasulü Ekrem, Bilal-i Habeşi Hazretlerine; "Dön! Uhud harbinde bulunanlara haber ver. Hemen toplansınlar. Düşmanın peşine düşeceğiz" buyurdu.
                Bilal-i Habeşi, kendisine verilen vazifeyi her zaman olduğu gibi yerine getirmişti. Çünkü, harpte olup da bu çağrıya gelmeyen yoktu. Bütün Müslümanlar mescidin yanında toplandılar. Rasulü Ekrem orada Medine muhafızlığına Ümmü Mektüm (R.A.)'ı tayin ederek sancağı Hz.Talha (R.A.) hazretlerine verdi. Bu, hemen yola çıkacaklarına işaret ediyordu. Rasulü Ekrem de muharebede yaralanmıştı. Böyle olduğu halde atına binerek 630 kadar İslam mücahidi ile yola çıktı. Medine'ye sekiz mil mesafede bulunan Hamra-ül'Esed mevkiine geldikleri zaman konaklamağa karar verdiler. Orada üç gece söndürmeksizin ateş yakarak, tereddüt içinde olan düşmana karşı kuvvetli ve kalabalık olduklarını gösterdiler.
                Mekkeliler, Uhud'dan çekilmişler, Revha'ya gelmişlerdi.
                Hz.Peygamberimiz arkalarından bir gözcü gönderdi ve; "Git bak! Eğer develere biniyorlarsa Mekke'ye gidiyorlar, yok atlara biniyorlarsa Medine'ye saldıracaklardır." dedi.
                Haberci, develere bindiklerini söyledi.
                Fakat, Mekkelilerde bir tereddüt vardı. Kimisi harp için geri dönülsün istiyorlardı. Ebu Süfyan da Müslümanlardan korkmağa başlamıştı. Müşrikler hemen toplanıp Mekke'ye doğru hareket ettiler. Açık açık kaçıyorlardı. Müslümanlar Uhud'da mağlup olmuşken galip duruma geçtiler.
                Rasulü Ekrem ve ordusu müşriklerin kaçtığını öğrenince, sevinçlerinden ilahi söyleyerek Medine'ye döndüler.
            Uhud Harbinden Alınan Tarihi Ders
                Uhud Harbi neticesinde müslümanların aldığı tarihi ders; her halükarda mutlak surette emre itaatın lüzumudur. Zira, düşman süvarisini karşılamak üzere yerleştirilen okçulara, Peygamberimiz tarafından; "Ben emir vermedikçe yerinizden ayrılmayınız" buyrulduğu halde onların, daha yeni olmalarından, emre itaatın mutlak surette lüzumunu bilemeyerek, harp kazanıldı zannıyle yerlerinden ayrılıvermeleri mağlubiyete sebep olmuştur.
            Kuzman'ın Müslüman Askerler Arasında Çarpışarak Gösterdiği Yararlıklara Rağmen Cehennemlik Oluşu
                Kuzman, Uhud Muharebesine çıkmaktan kaçınmıştı. Kadınlar O'nu; "Sen, yoksa kadın mısın!?" diye ayıplayınca, arlanarak kılıncını ve yayını alıp harbe koştu. "Ey Evs Hanedanı! ölmek, sizin için, utanmaktan, kaçmaktan hayırlıdır. Siz de benim yaptığım gibi şeref ve şan için çarpışınız." diyerek müşriklerin ortasına kılıçla daldı. Müşriklerden, Halid ibn-i Alem'i, tepeden tırnağa kadar demir zırha bürünmüş olduğu halde, omuzuna indirdiği bir kılınç darbesiyle göğsüne kadar yardı. Vail ibn-i As'ı da bir vuruşta yere serdi. Yine müşriklerden 7-8 kişi daha öldürdü. Kendisi de yaralanarak Zaferoğullarının evine getirildi.
                Uhud harbinden önce, Kuzman'ın adı anıldıkça, Peygamber Efendimiz; "O, cehennemliktir!" derdi.
                Müslümanlardan birisi ona; "Ey Kuzman! Seni tebrik ve Cennet'le tebşir ederim. Vallahi, bugün senin uğradığın musibet sana Allah'dandır." deyince,
                Kuzman; "Ne diye tebrik ve tebşir ediliyorum?! Vallahi ben, Kavmimin gayretinden başka bir maksadla çarpışmadım. Böyle olmasaydı, çarpışmazdım!" dedi. Yaralarının sancısı şiddetlenince de ok çantasından bir ok alıp kolunun damarını keserek intihar etti.
                Peygamberimiz, Kuzman'dan bahsedildiğinde, onun hakkında; "Şüphe yok ki Allah bu dini, facir bir adamla da te'yid eder" buyurmuştur.  
          HİCRETİN ÜÇÜNCÜ SENESİ HADİSELERİ
                Hz.Ali'nin oğlu Hz.Hasan dünyaya geldi.
                Hz.Peygamberimiz, Hz.Ömer'in kızı Hz.Hafsa ile evlendi.
                Hz.Osman'ın birinci zevcesi Rukiyye vefat ettiğinden, yine Peygamber Efendimiz'in kızı Ümmü Gülsüm ile evlendi. Böylece Peygamber Efendimiz Hulefa-i Raşidin'in ikisine kız vermiş, ikisinin kızıyla evlenerek sıhriyet bağları kurmuştu.
                Kumar ve içki haram kılındı.
                Uhud'dan sonra, çöldeki kabilelere zaman zaman müfrezeler çıkarılmış, Uhud mağlubiyetinden cesaretlenip bir saldırı düşünmemeleri için onlara gözdağı verilerek yıldırılmış, Medine'ye saldırmaları önlenmiştir. 
 
          HİCRETİN DÖRDÜNCÜ YILI HADİSELERİ
            Lihyanoğullarının Hilesi ve Reci Seriyyesi
                Lihyanoğulları, komşuları Adal ve Kare kabilelerine giderek, «zekatlarını vermek ve İslamiyete davet etmek üzere Eshabından bazılarını, kendilerine göndermesi için» Rasulüllah'a ricada bulunmalarını istediler. (O sırada Abdullah ibn-i Üneys, Halid ibn-i Süfyan'ı öldürmüştü.) "Gelecek olanlardan bazılarını adamımıza karşılık öldürür, öcümüzü alırız. Ötekilerini de Mekke'ye Kureyş'e götürür satarız. Kureyş'in, Bedir'de öldürülen adamlarına karşı, Muhammed'in Eshabından kendilerine getirilecekleri, işkence ile öldürecekleri kadar hoşlarına gidecek bir şey yoktur." dediler.
                Bunun üzerine Adal ve Kare kabilesinden Müslüman olduklarını söyleyen bir heyet Medine'ye gelerek; "Ya Rasulellah! İslamiyet kabilemiz içinde yayılmağa başladı. Eshabından bazılarını bizimle birlikte gönder de onlar bize dini iyice anlatsınlar, Kur'an okusunlar ve İslam şeriatını öğretsinler!" diye dilekte bulundular.
                Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, onlarla birlikte Eshabından Mersed bin Ebi Mersed kumandasında yedi kişi [1] gönderdi. Bu İslam fedai birliği Reci suyu başına vardıklarında, kendilerini götürenlerin ihanetine uğradılar. Adal ve Kare kabilesi heyetinden birisi, bir bahane ile yanlarından ayrılıp, Müslümanların geldiğini Lihyanoğullarına haber verdi.
                Lihyanoğullarından 100'e yakın kişi, bu İslam fedai birliğini öldürmek için geldiler. Onlar da dağa sığınmışlardı. "Teslim olun size bir şey yapmayacağız. Hiçbirinizi öldürmeyeceğiz. Fakat, size karşılık olarak, Mekkelilerden bir şeyler koparmak istiyoruz." dediler.
                Mücahitler teslim olmayıp çarpıştılar ve şehid oldular. İçlerinden Hubeyb ibn-i Adiyy, Zeyd ibn-i Desinne, Abdullah ibn-i Tarık, öldürülmeyeceklerine dair kesin söz alınca, dağdan inip teslim oldular. Fakat, onlar sözlerinde durmadılar. Mekke'ye götürüp müşriklere sattılar. Müşrikler de, Bedir'de ölenlerine bedel olarak onları feci işkence ile şehid ettiler.
            Bi'ri Maune (Maune Kuyusu) Hadisesi  
                Kilab kabilesinden Ebu Bera Ömer ibn-i Malik Peygamber Efendimiz'e gelerek; "Ey Allah'ın Rasulü! Eğer Necid ahalisine Müslümanlardan bazılarını gönderirsen, oradakiler de Müslüman olur." demişti.
                Peygamberimiz; "Ben Necidlilere pek güvenmem, Eshabıma kötü muamele edebilirler." deyince, Ebu Bera, gönderilecek irşad heyetini koruyacağına dair teminat verdi.
                Bunun üzerine Rasulü Ekrem, Ebu Bera'nın biraderzadesi Ömer ibn-i Tufeyl'e bir mektup gönderdi. Kur'an-ı Kerim'i öğretmek ve onları irşad etmek için Ensarın ulularından Münzir ibn-i Amr (R.A.) kumandasında, kırk kişilik bir kafileyi safer ayında Necid ahalisine gönderdi.
                Kafile, Medine'ye dört konak mesafede olan Bi'ri Maune isimli yere gelerek, burada konakladılar. İçlerinden birini, Ömer ibn-i Tufeyl'e göndererek, Peygamberimiz'in mektubunu sundular. Kafir, mektuba nazar etmeden, onu getiren Sahabiyi şehid etti. Etrafındaki kabilelerden adam toplayarak Ebu Bera'nın verdiği söze rağmen, uzaklarda bekleyen Sahabilerin üzerine yürüdü. İrşad için gönderilmiş olan bütün bu mürşidleri kılıçtan geçirdi. İçlerinden yalnız bir tanesi sağ kurtulmuş ve Medine'ye dönmüştü.
                İşte bazı kabileler verdikleri sözden dönerek, müşriklerin ve yahudilerin kışkırtmaları ile böyle hıyanet etmişlerdi.
 
            Beni Nadir Gazası
                Yahudiler, tarih boyunca fesat yuvası olmuş ve devamlı insanları birbirine katmış, daima münafıklıklarını her yerde göstermişlerdir.
                Beni Nadir, yahudi milletinden ve Harun (A.S.) neslinden gelen bir kabiledir. Bu kabileden bazı kimseler, Rasulü Ekrem'e inanmışlardı. Amma diğerleri inanmak istemedikleri gibi, yapılan savaşlarda müşriklere katılanları da vardı. Medine'ye iki mil mesafede olan bu belde, sağlam hisarlarla çevirilmiş olduğu için, dışardan gelecek her türlü tehlikeyi önlemiş sayılırlardı.
                Bunlar, Müslümanlarla bir anlaşma imzalamışlardı. Buna göre, Müslümanların aleyhinde konuşmayacaklardı. Fakat, içlerinden Müslümanlara karşı büyük bir haset ve kin duyuyorlardı. Anlaşma gereğince Müslümanlardan, Amr'ibn-i Ümeyye'nin çölde Amr kabilesine mensub iki adamı hataen öldürmesi üzerine, onların diyetini ödemeğe beni Nadir kabilesinin de iştirak etmesi gerekiyordu. Bunun için Allah Rasulü yanında büyük Sahabelerden olduğu halde, Beni Nadir kabilesine gitti. Bu mevzuu konuşmak üzere bir duvarın kenarına oturdular.
                Allah Rasulü, onların bu diyeti vermek istemediklerini anladı ve vaziyetten şüphelenmeğe başladı. Beni Nadir yahudileri Peygamberi öldürmek için bir suikast hazırlıyorlardı. Rasulü Ekrem'in gölgesinde oturduğu evin damından Peygamberin başına büyük bir taş atmak için bir adam göndermişlerdi. Peygamber Efendimiz, bundan haberdar olarak derhal oradan ayrıldı ve Medine'ye döndü.
                Bir müddet sonra, Allah Rasulü Medine'den Muhammed ibn-i Mesleme'yi elçi olarak Beni Nadir'e gönderdi. Onunla şu emirleri tebliğ etti: "Antlaşmayı bozduklarından, peygambere karşı suikast hazırladıklarından dolayı, on gün zarfında memleketlerinden çıkıp başka bir yere gitmeleri emrolunuyordu. Aksi halde boyunları vurulacaktı".
                Bu emir üzerine Beni Nadir, yaptıklarından pişman oldukları halde ne yapacaklarını bilemediler. Önce memleketlerinden uzaklaşmağı kabul ettiler. Fakat, münafıkların reisi Abdullah ibn-i Übeyy, kendilerine bir elçi göndererek, 2000 kişi ile yardım edeceğini, yurtlarından çıkmamalarını söyledi. Bu yardım neticesinde onların kalelerini koruyacaklarını bildirdi. Abdullah ibn-i Übeyy yalan söylediği halde, onlar bu habere inandılar.
            Hased ve Kibirden Gelen Münafıklık Hastalığı
                Abdullah ibn-i Übeyy, Allah Rasulü Medine'ye gelmeden önce kavminin reisi idi. Daha sonra insanlar ondan ayrılıp Allah'ın Peygamberine bağlandıklarında, haset onun kalbine yerleşmişti. Amma o hakikatte müslüman değilken İslam olduğunu açıkladı. Kinini ve küfrünü gizledi. Medine'de kaybettiği mevkiini geri almak için, Allah Rasulüne hileler yapmağı düşünüyordu. İşte bunun için Uhud gününde kendi karakterine uygun olan münafıklara; "Muhammed iki çocuğa inandı da benim fikrimi kabul etmedi. Ben de O'nunla birlikte olup harp etmeyeceğim." dedi ve Medine'ye döndü.
                Ayrıca bu adam Kaynuka kabilesinin de yurtlarını terkinde müdafaalarında bulunmuştu. İşte bu gün de Ben-i Nadir yahudilerini müdafaa etmek istiyordu. Bunun için Beni Nadir reislerinden, Huyey ibn-i Ahtab şöyle diyordu: "Hayır, memleketimizi terketmeyeceğiz. Muhammed dilediğini yapsın, kalelerimiz muhkem, yanımızda bir yıllık yiyecek var, Muhammed de bizi bir yıl muhasara edemez."
                Böylece, on gün dışarı çıkmadılar. Allah Rasulü, onların bu durumu karşısında yirmi gün kalelerini muhasara etti. Abdullah ibn-i Übeyy'den de yardımın gelmediğini gören Beni Nadir reisleri, kurtulmaktan ümitlerini kesince, anlaşmaya çağırmışlardı. Allah Rasulü onlara, silahtan başka yiyecek maddelerinden ve diğer ihtiyaçlarından götürebildikleri kadar götürmelerine izin verdikten sonra, onları oradan çıkardı. Onlardan kalan araziyi Muhacirlere ve Ensardan fakir olanlara tevzi etti.
                Bu yılda, yani hicretin dördüncü yılında Hz.Ali'nin oğlu Hz.Hüseyin doğdu.
                Hz.Peygamber Efendimiz'in, yahudilere güveni kalmadığından Zeyd ibn-i Sabit'e İbrani dilini öğrenmesini emretmişti. O da hemen onbeş günde öğrenmişti. "Süryaniceyi de öğren. Bana o dilde de bazı mektuplar geliyor." buyurduğundan, onu da onyedi günde öğrenmişti.  
 
HİCRETİN BEŞİNCİ YILI HADİSELERİ
            Müreysi Gazası (Beni Mustalık Gazası)
                Müreysi, Huzaa diyarında bir suyun ismidir. Huzaa kabilesi, beni Mustalık oymağından Haris'ibn-i Zırar'ın, Müslümanlar aleyhine toplantılar düzenlediği, civardaki kabileleri kışkırttığı ve ayrıca Müslümanlarla cenk etmek için asker toplamakta olduğu duyuldu.
                Bunun üzerine Rasulü Ekrem, hicretin beşinci yılı Şaban ayının ikisinde, hareketi yerinde bastırmak için 1000 kişilik bir ordu ile müşriklerle cenk etmek üzere Medine'den çıktı. Hz.Ebu Bekir (R.A.) Muhacirlerin, Sad'ibn-i Ubade de Ensarın sancaktarları idi. Orduda on süvari bulunuyordu. Bu ordunun diğerlerinden farkı, Hz.Aişe ile Ümmü Seleme (R.Anhüma) Hazeratının da orduda olmaları idi.
                Daima Müslümanları birbirine tutuşturmak için fırsat kollamağı kendilerine bir prensip edinen münafıklar da dünyalık ganimet toplamak ve içlerinde gizli gayelerine ulaşmak için bu sefere katılmışlardı.
                Diğer taraftan, müşrikler Peygamberimiz'in büyük bir İslam ordusu ile yola çıktığının haberini almışlar, korkmağa başlamışlardı. Korktuklarını söylemiyorlar amma, Müslümanlardan korktukları belli oluyordu. Haris'ibn-i Zırar'ın etrafındaki topluluk korkusundan dağılmağa başlamıştı. Kalanlar ise Müreysi suyunda, ellerindeki kılıçlara güvenerek kalmışlardı. Rasulü Ekrem, onları su başında bastırdı. Kendilerine; "«La İlahe İllallah» deyiniz, Müslüman olunuz. Size dokunmayız." buyurdu.
                Fakat onlar, dinlemeyerek çarpışmak istediklerini bildirdiler.
                Rasulüllah Efendimiz hemen tertibini alarak, Müslümanları saf haline koyup düşman üzerine yürümelerini emretti. Kafirlerin mevzi aldığı Müreysi suyunun kenarında harp başladı. Oklar ve mızraklar atıldı. Müslümanlar öyle bir heybetle yürümüşlerdi ki, müşrikler kaçmak için birbirlerini eziyorlardı. Neticede, ancak kaçanlar kurtulabildi. Maktüllerin dışında kalan 700 kişi esir alındı. Ayrıca 5000 koyun, 1000 deve ele geçirildi.
                Esirler arasında, müşriklerin kumandanı Haris ibn-i Zırar'ın kızı Cüveyriye de vardı. Bu gazve, Müslümanlarca kolay kazanılmış olmakla beraber, tarihte mühim bir yer almaktadır. Çünkü buna üç hadise karışmıştır. Cüveyriye Hadisesi, İfk hadisesi ve münafıkların hakiki yüzlerinin ortaya çıkması.  
            Cüveyriye Hadisesi
                Elde edilen ganimetler, belli kaidelere uyularak, Müslümanlar arasında taksim ediliyordu. Haris'ibn-i Zırar'ın kızı Cüveyriye ise Sabit ibn-i Kays'ın hissesine düşmüştü. Bir reisin kızı idi. Kays, O'nu bir bedel karşılığı serbest bırakacaktı. Serbest bırakılması için fidye (kurtuluş akçesi) vermek lazımdı. Rasulü Ekrem Hazretleri İslamın büyüklüğünü anlatırcasına, Kays'a nasip olan Zırar'ın kızını bedel karşılığı ondan alarak, kendine zevce yaptı. Eshabı Kiram bunu görünce, düşünmeğe başlamışlardı. Çünkü, Cüveyriye Rasulü Ekrem'in hanımı olmuştu. Esirler ise hanımının akrabaları idi. Hanımının akrabası, Rasulü Ekrem'in akrabası oluyor düşüncesiyle, bütün esirleri serbest bıraktılar.
                Esirler serbest kaldıkları zaman, İslamın yüceliğini anlayarak birçoğu Müslüman olmuşlardı. Cüveyriye'nin talihi, onu muharebe esnasında bile gelip bulmuştu. Çünkü, hem esir olmak, hem esirlikten kurtulup, Rasulü Ekrem'in zevcesi olmak, bunların yanısıra da akrabaları serbest bırakılarak, Müslüman olmaları şerefini idrak etmişlerdi.  
            Münafıkların Reisi Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül'ün Muhacirlerle Ensarın Arasını Açmak İstemesi
                Kuyudan daha evvel su doldurmak yüzünden, Muhacirlerden birisi ile Ensardan birisi arasında ufak bir tartışma olmuştu. Bunu büyütmek ve büyük bir fitne sebebi yapmak isteyen Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül, Ensar'a; "Muhacirler, artık sizi çekemez oldular. Fakat, siz isteseniz şimdi bile onları terk edersiniz. Onlar da Medine'den çıkıp gitmeğe mecbur olurlar" dedi.
                Ordu geri dönerken, Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül, etrafındakilere; "Şu Muhacirlere bakınız! Hem bizim yardımımızla geçiniyorlar, hem de elde ettiğimiz ganimetlere ortak oluyorlar. Bu adalet midir? Onlara hiçbir şey vermeyiniz. Dağılıp gitsinler. Hele Medine'ye varalım ben onlara sorarım. Bakalım kimin sözü geçiyormuş. Yeter artık onların elinden çektiğimiz." diyordu.
                Bu sözleri Rasulüllah'a naklettiler. Rasulü Ekrem, İslam ordusunun içinde bu kadar münafığın bulunduğunu öğrenince, çok üzüldü.
                Rasulü Ekrem'in yanında bulunan Hz.Ömer, bu sözleri duyunca çok hiddetlendi. Yerinde duramadı. "Ya Rasulellah! İzin ver, sana o münafığın kafasını getireyim." dedi.
                "Hayır, Ya Ömer, hayır! Böyle bir hareket doğru olmaz. Her tarafta «Muhammed arkadaşlarını öldürmeğe başladı» derler." buyurdu.
                Münafıkların reisi Abdullah ibn-i Übeyy'in oğlu çok samimi bir Müslümandı. Babasının hareketlerinden çok müteessir oldu. Onun, Rasulüllah'ı üzüp gücendirmesine çok üzüldü. Hatta Hz.Peygamberimiz'e müracaatla; "Ya Rasulellah! Duydum ki babamın yaptıklarından dolayı, katli isteniyormuş. Müsaade edin, onu kendi elimle ben yapayım." demişti.
                Peygamber Efendimiz de ona, böyle bir şeyin olmadığını, bilakis ona iyilik etmek istediğini bildirmişti. Nitekim, bu iyilik onun ölümünde yapıldı. Techizi için kefen bulunmadığından, Allah Rasulü, onun tekfini için gömleğini vermiş, münafıkların cenaze namazının kılınmayacağına dair Ayet henüz nazil olmadığından cenaze namazını da bizzat kıldırmıştı. Buna diğer münafıklar bile hayret etmişler, bu ne büyüklük ve ne afv demekten kendilerini alamamışlardı. Bilahere bu mevzuda Ayet nazil olduğu için Peygamber Efendimiz bir daha münafıkların namazını kıldırmadı.  
            İfk Hadisesi
                Bu, Beni Mustalik Gazvesi (Müreysi gazası)'ndan dönüşte ortaya çıkan, bir iftira hadisesidir ki Müslümanları çok büyük üzüntüler içinde bırakmıştır. Bu, doğrudan doğruya Hz.Aişe R.Anha'nın şerefli şahsına tevcih edilmiş pek çirkin bir yalan ve iftiradır.
                Hz.Aişe, Müreysi Gazası'na çıkmadan, ablası Esma'dan emanet bir gerdanlık almış ve boynuna takmıştı. Kafile, sefer dönüşü konakladığı yerden sabaha karşı hareket hazırlığına başladı. Hz.Aişe, ani bir ihtiyaçla biraz uzaklaşmak zorunda kaldı. Dönüşünde ablasından aldığı gerdanlığı düşürmüş olduğunu farketti.
                Develer teker teker kalkıyor, kafile yürüyüş koluna giriyordu. Hz.Aişe, gerdanlığı bulmak için hızla geriye döndü. Karanlıkta el yordamıyla biraz aradıktan sonra gerdanlığı buldu. Dönüp hızla konaklama yerine geldiğinde kafilenin yola çıkmış, uzaklaşmış olduğunu gördü. Hz.Aişe, olduğu yerde örtüsüne sımsıkı bürülü olarak bekledi.
                Kafilenin geri hizmetlerine me'mur olan Saffan (R.A.) kafileyi epeyce arkadan takip ediyordu. Şafak vakti o noktaya vardığında Hz.Aişe'nin tek başına beklediğini gördü. Devesinden inip, kendi devesine Hz.Aişe'yi bindirerek deveyi hızlı hızlı yürütüp Medine önlerinde kafileye yetişti. Hz.Aişe, Saffan'ın devesinden inip kendi taht-ı revanına geçti.
                Böyle kısa bir müddet kendi devesinden geri kalmış olmasını fırsat bilen Abdullah ibn-i Übeyy ve bütün münafıklar fiskosa, iftira ve dedikoduya başladılar. Münafıkların niyetleri; Hz.Aişe'nin babası Hz.Ebu Bekir (R.A.)'dan başlayarak, bütün Sahabilere yayılacak dehşet hissi ve bu hissin doğuracağı ihtilaflar vesilesi ile İslam birliğini parçalamaktı. İftirayı öyle yaydılar ki Hz.Aişe'den başka herkes duydu.
                Hz.Ebu Bekir (R.A.) kıbleye doğru ellerini açmış; "Allahım! Bu işin hakikatını göster" diye iltica ediyordu.
                Müslümanların ağzını bıçak açmıyor fakat, herkes iftirayı muhal görüyordu.
                Hz.Aişe (R.Anha) ise hakkında yapılan dedikodulardan habersizdi. Bir akşam Hz.Ebu Bekr'in hizmetinde olan Mistah'ın annesiyle gezerken, ayağı sürçünce kadın, Hz.Aişe'ye dönüp oğlu Mistah'a beddua etmişti. Bundan üzülen ve taaccüb eden Hz.Aişe Mistah'ın annesine; "Ne yapıyorsun? İnsan, sahabi olan oğluna hiç beddua eder mi?" deyince kadın ağlamaklı gözlerle Hz.Aişe'ye bakarak; "Sen, ne asil ve faziletlisin! Fakat, oğlum Mistah sana yapılan iftiraya inananlardan" dedi ve iftirayı anlattı.
                O ana kadar, söylenenlerden habersiz olan Hz.Aişe (R.Anha) başından vurulmuşa döndü. Doğru babasının evine gitti. Düşüp bayıldı. Annesi teselli vermeğe çalıştı, fakat teselli olamıyordu. Hz.Ebu Bekir ve zevcesi kendisini kaldırdılar, ayılttılar. "İftiraya değer verme. Allah hakikatı gösterir, sabret." dediler.
                Hz.Aişe, evine Rasulüllah'ın nezdine döndü. Fakat, hemen ateşler içinde yatağa düştü. Allah'ın Rasulü muazzam bir vakar ve sükunet içinde çıkıp geliyor, yalnız sıhhatini soruyor ve başka hiçbir bahis açmıyordu. Hz.Aişe bu vaziyetten o kadar ürktü ki hemen izin alıp, babasının evine kapandı. Gecesi gündüzü dua ve gözyaşı ile birçok günler geçti.
                Hz.Peygamberimiz, kime sordu ise hep O'nun masumiyeti hakkında cevaplar almıştı.
                Sonra, Hz.Ebu Bekr'in evine, O'nun yanına gitti ve ilk defa hadiseyi ele aldı; "Bir günah işledinse tövbe et. Allah tövbeleri kabul eder. Günahın yoksa, hak masumluğuna şehadet edecektir." dedi.
                Herkes sustu.
                Hz.Aişe, cevap versinler diye annesine babasına baktı. Onlar da hiçbir şey söylemiyor, susuyorlardı. Hz.Aişe doğruldu. Ta can evinden konuştu; "Bu vaziyette ancak Allah'a sığınırım. O'nun yardımını isterim." dedi.
                Çok geçmeden, Allah'ın Rasulü'nün alnında, o anda kendine vahyin geldiğinin ifadesi olan, nokta nokta nur fışkıran ter damlaları görüldü. Hz.Aişe'nin masum, temiz ve pak olduğuna Allahü Teala şahadet ediyor ve O'nun hakkında yapılan iftiraları reddediyordu. Bu hususta Sure-i Nur'un 11-20 Ayetleri inmişti.
                "Müjde ya Aişe!" dendi.
                Bundan sonra annesi, Hz.Aişe'ye; "Kızım! Haydi zevcinin yanına git." dedi.
                Fakat, o anda o kadar duygulu idi ki; "Ben ancak Allah'a şükrederim. Başka kimseye minnetim yoktur." dedi.
                Halbuki bütün minnetimiz Allah'ın sevgilisi Muhammed'ül Mustafa Sallallahü Aleyhi ve Sellem'den gelecek şefaattadır. Bu inceliği herkesten de iyi bilen Hz.Aişe, sevilen zevce olmanın naz ve zerafet mevkiinde olduğundan, bu şefaatı peşin olarak almış bulunuyordu. Böylesine büyük ve zor bir imtihandan sonra naz yaptığı için Peygamber Efendimiz'e böyle söylüyordu.
                Hz.Aişe (R.Anha)'nin yüceliği, zerafeti, nezaheti hakkında 18 ayet nazil olmuştur. 
 
          HENDEK MUHAREBESİ   (Hicri:5, M.:626) 
 
                Hendek Muharebesi, yahudilerin planlaması ile, İslama muhalif topluluklar ve kabilelerin, yahudilerin ve müşriklerin, hülasa çeşitli hiziplerin aralarında anlaşıp, birleşip hep birden İslama saldırmaları şeklinde olmuş ve bu yüzden adına Ahzab (çeşitli gruplar) Muharebesi de denmiştir.
                Yahudiler, Medine diyarından çıkarıldıktan sonra, fesatlıklarını sürdürmekte devam ediyorlardı. Yahudi reislerinden olan Huyey ibn-i Ahtab, Selem ibn-i Ebil Hukayık ve Kinane ibn-i Ebi Rabiğ Mekke'ye giderek, Kureyşlilere;"Beni Kureyza kabilesi, Medine'de Muhammed ve Eshabını fena bir hale sokmak üzere bekliyor. Siz hariçten, onlar da içerden Müslümanların hesabını böylece görelim." dediler.
                Müşrikler, kendi aralarında görüşüp konuşup karar verme yerleri olan, kulüplerinde (Darünnedve'de) toplanarak kararlarını katileştirdiler.
                Bu karar üzerine Ebu Süfyan, 300 atlı, 1500'den fazla develi, diğerleri yaya olmak üzere 4000 civarında askerle Mekke'den çıktı. Mervüzzahran'a gelince, Necid tarafından Katafan askerleri gelip müşrik ordusuna katıldılar. Yahudiler bununla da kalmayıp, Necid kabilesinden beni Selim, beni Esed ve Eşa kabilelerini, İslam ve Müslümanlara karşı adavet ve isyanla doldurarak, onların da gelip Kureyş kabilesine katılmalarını sağladılar. Böylece, Ebu Süfyan'ın ordusu gittikçe büyüyerek 10.000 den fazla bir kuvvet olmuştu.  
            Peygamberimiz'in Eshabıyla İstişaresi
                Allah Rasulü, Arapların yahudiler tarafından kışkırtıldığını ve Kureyş'in bu teşebbüsünü işittiğinde, Eshabını topladı. Bu kalabalık kuvvete karşı nasıl hareket etmeleri hususunda istişarede bulundu. İstişare meclisinde bulunanlardan Selman-ı Farisi dedi ki: "Ya Rasulallah! Ben bu kadar yaş yaşadım. Birçok harplerde, darplerde bulundum. Muvafık görülürse şehrin etrafına müdafaa için bir hendek kazalım".
                Peygamberimiz, diğer sahabilerine döndü; "Siz ne dersiniz?" buyurdu.
                Onlar da aynı görüşü benimsediler.
                Bunun üzerine Rasulüllah Efendimiz; "Muvafıktır." buyurarak Selman-ı Farisi'nin görüşünü imza ettiler.
                Böylece Müslümanlar hendeğin gerisine sığınmış olacaklar, düşmana okla mukabele edecek, düşman da Medine'ye girmeğe muktedir olamayacaktı.
                Rasulü Ekrem ile Müslümanlar şehrin haricine çıkıp hendek kazmağa başladılar. Rasulü Ekrem, bizzat kendisi de kazmayı eline alıp hendek kazardı, toprak atardı. İbni Revvaha'nın beyitlerini de hep beraber söylüyorlardı.
                Beyit şu mealde idi: "Allah'ın lütuf ve hidayeti olmasaydı, biz ne hidayete erer, ne sadakalar verir, ne de ibadet ederdik. Ya Rab, bizi huzur ve sükuna kavuştur. Düşmanla karşılaşırsak bize sabır ve metanet ver. Bize tecavüz edenler, fitne çıkararak fesat peşinde koşuyorlar. Biz ise onlara mukavemet ediyoruz."
                Selman-ı Farisi (R.A.), bedenen kuvvetli olduğu gibi bu işlere de alışık olduğundan, on kişinin işini görüyordu. Eshabın arasında bulunan Münafıklar da Eshabla beraber bu işi yapıyorlardı. Amma ağır çalışmalarından, işi istemeyerek yaptıkları belli oluyordu.  
            Hendek Kazılırken Rasulüllah'ın Zuhur Eden Mucizeleri
                Hendek kazılırken herşey normal şartlar altında değildi. Hayat şartları çok zordu. Çünkü mevsim kıştı ve hava çok soğuktu. Ayrıca o yıl Medine'de kıtlık da hüküm sürüyordu. Bunun neticesi olarak açlık ve soğukla mücadele ediliyordu. Günlerce bir şey yemeden sabredildiği oluyordu. Peygamberimiz, açlık mani olmasın diye, çabuk hazmettirip takatsiz hale getirmesin diye karınlarına taş bağladılar. Eshabı Kiram da taş bağladı.
                Bu kıtlık ve açlık halinde Rasulüllah'ın birçok mucizeleri zuhur etti.  
            Beşir'in Kızının Bitmeyen Hurmaları
                Ensardan, Beşir ibn-i Sa'd'ın kızı ile Beşir'e ve dayısı Abdullah ibn-i Revvaha'ya götürülmek üzere, annesi hurma göndermişti. Kızcağız geçerken Rasulü Ekrem onun elindeki hurmayı görmüştü. Kızcağıza; "Şu hurmaları getir bakalım." dedi.
                O da Rasulüllah'ın sözünü dinleyerek, hurmaları O'na götürdü ve beklemeğe başladı. Kızcağız hurmaları avucuna aldığı zaman avucu dolmamıştı.
                Rasulü Ekrem, bir bez getirerek hurmaları o bezin üzerine yaydı. Bir avuç hurma, bezi doldurup taşırınca kızcağız hayretler içinde kalmıştı. Rasulü Ekrem hendekte çalışanları çağırttırarak öğle yemeğine davet etti. Hendekte çalışanlar hepsi birden gelmeyip, yavaş yavaş gelmeğe başladılar. Onlar yedikçe hurmalar çoğalıyor ve bir türlü bitmek nedir bilmiyordu.  
            Cabir (R.A.)'ın Koyunu
                Ensardan Cabir (R.A.) Hazretlerinin bir koyunu vardı. Cabir bu koyunu keserek hendek kazanlara vermek istedi. Ancak tamamına yetmeyeceğini de biliyordu. Bunun için ailesine koyunu kesmesini ve biraz da arpa ekmeği yapmasını emretmiş, ailesi de bu emri yerine getirdikten sonra, hemen Rasulü Ekrem'in yanına gelerek O'nu yemeğe davet etmişlerdi. Rasulü Ekrem, onun bu davetini memnunlukla karşıladı.
                Amma çok geçmeden Medine sokaklarından; "Bu akşam Rasulüllah ile birlikte akşam yemeğine Cabir'in evine buyurunuz." sesleri duyulmağa başlamıştı.
                Cabir bu sözleri duyunca şaşırmıştı. Çünkü, o sadece Rasulü Ekrem'i yemeğe davet etmişti. Böyle bir kalabalığa hazırlıklı olmadığından ne yapacağını bilemiyordu.
                Rasulüllah ete ve ekmeğe bereket duası yaptıktan sonra yanındaki halka; "Birbirinizi sıkıştırmadan içeri giriniz" buyurdu.
                Onar onar girdiler. Rasulüllah eti parçalayıp ekmeğin üzerine koyarak Eshabına sunmağa başladı. Gelen yedi, giden yedi. Bitiremediler. Bir hayli yemek de arta kaldı.
                Allah Rasulü, Cabir'in hanımına; "Bu kalanı da hem kendin yersin hem de hediye edersin" buyurdu.
                O da der ki: " Allaha yemin ederim ki gelenler bin kişi oldukları ve hepsi de yiyip doydukları halde çömleğimiz hala olduğu gibi kaynamakta, hamurumuzdan da olduğu gibi ekmek yapılmakta idi. Ondan biz de yedik, konu komşuya da hediye ettik."
            Ortaya Çıkan Sert Damar ve Çetin Kayanın Fahri Kainat'ın Darbesiyle Paramparça Olması
                Hendek kazılırken, kazma işlemeyen, kırılmayan sert bir taş kütlesine rastlandı. Peygamberimize haber verildi. Bu, kendisinin açlıktan karnına taş bağladığı, Eshabın da üç gündür bir şey yemediği zamandaydı. Rasulü Ekrem gelip o kısma baktı. Ağzına biraz su alıp bir kabın içine püskürdü. Dua ettikten sonra sert yere suyu serpti. Balyozu eline alıp oraya vurmasıyle kum gibi dağıldığı görüldü.
                Bütün Müslümanlar, hendeği kazmağa devam ediyorlardı. Hz.Selman'ın bulunduğu kısımda külünk işlemez çok sert bir kaya ile karşılaşıldı. Sahabeyi çok uğraştırdığı halde kimse onu kırıp parçalayamadı. Aletler kırılmış, çalışanlar aciz kalmıştı. Selman-ı Farisi Rasulüllah'a haber verdi.
                Bunun üzerine Kainatın Efendisi gelerek balyozu bizzat mübarek ellerine aldılar. «Bismillah» diyerek, balyozu taşa üç kere vurdular.
                Birinci vuruşunda, kayanın üçte biri koptu. Darbenin te'sirinden çakan bir şimşek Medine'nin iki kayalığının arasını aydınlattı ve Yemen tarafına sıçradı. Peygamberimiz hemen; "Allahü Ekber! Bana Yemen'in anahtarları verildi. Şimdi San'a'nın kapılarını görüyorum." buyurdu.
                İkinci vuruşta, taşın üçte biri daha parçalandı. Çakan şimşek ortalığı aydınlatıp Şam cihetine sıçradı. Peygamberimiz; "Allahü Ekber! Vallahi, Bana Şam'ın (Bizansın) anahtarları verildi. Şu anda kırmızı köşklerini görüyorum." buyurdu.
                Üçüncü vuruşta, o çetin kayanın tamamı paramparça oldu. Bu darbe ile çakan aydınlatıcı şimşek İran tarafına sıçradı. Peygamberimiz; "Allahü Ekber! Bana Fars'ın anahtarları da verildi. Şuradan Medain'i ve Kisra'nın beyaz köşkünü görüyorum." buyurdu.
                Bunlar geleceğe ait müjdelerdi. İslam fütuhatının üç dalga halinde bütün dünyaya yayılacağına işaretti ve öyle de oldu.  
            Muharebenin Başlaması
                İki hafta gibi kısa bir sürede, hendek mucizelerle dolu esrar ile tamamen kazılıp istenilen şekle gelmişti. Müslümanlar sırtlarını dağa vererek üçbin kişi ile Medine'yi müdafaa edeceklerdi.
                Vakta ki müşrikler Medine'ye geldiler. Hendekle karşılaşınca dehşete kapıldılar. Müslümanlar da onları ok yağmuruna tutmuşlardı. Kureyş, hendeğin öbür tarafında kaldı. Vakit de bir hayli ilerlemişti. Kureyş'in en kuvvetli tanıdığı, Amr ibn-i Velid hendeği geçti. Onunla Hz.Ali karşılaşıp hemen Amr'ı şiddetli bir kılıç darbesiyle yere serdi. Hendeği atlarla geçen bazıları da orada öldürüldüler. Müslümanlar, ok yağmuruna devam ettiler. O gün ikindi namazı bile geçmiş sonra kaza etmişlerdi. Akşam olmuştu. Allah Rasulü, hendeğe bekçi nöbetçiler bırakarak müşriklerin gece de hendeği geçmelerine fırsat vermedi. Havanın çok soğuk olmasına rağmen bir gedikte de bizzat Allah Rasulü nöbet bekliyor, Eshabını zaferle müjdeliyordu.
                Bu arada, Medine münafıkları şöyle diyorlardı: "Muhammed bize Kayser'in, Kisra'nın hazinelerini vadediyor. Biz ise, bugün hendek içinde mahpus olup, bir adım gidemiyoruz".
                Bir ara müşriklerin Müslümanlar üzerindeki şiddet hareketleri oldukça arttı. Buna beni Kureyza'nın ahdini bozarak, Kureyş'e iltihak haberi eklenince, Müslümanların durumu daha da zorlaştı. Böylece Müslümanlar arkalarından vurulmuş oluyorlardı.
                Cenab-u Hakk, bu hususu Kur'an-ı Kerim'inde şöyle haber veriyordu:
                "O vakit münafıklarla, kalplerinde bir maraz bulunanlar, «Allah ve Rasulü bize bir aldatıştan başka bir şey vaadetmemiş» diyorlardı. Onlar, kaçmaktan başka bir şey arzu etmiyorlardı. O vakit düşmanlar üst tarafınızdan ve alt tarafınızdan gelerek hücum etmişlerdi. O hengamede gözler dönüp kalmış yürekler gırtlaklara dayanmıştı. Türlü türlü zanlara kapılmıştınız. İşte o zaman mü'minler denenmiş ve şiddetli bir sarsıntıya uğramıştı." (Sure-i Ahzab, ayet 10-13).
                Müslümanlar bu anda; "Allahım! Ayıplarımızı ört, maiyyetimizi koru." diye dua ediyorlardı.
                Peygamber Efendimiz; hiç durmadan Müslümanlara kuvvet ve metanet veriyordu. Müslümanlar çok sıkılmıştı. Medine şehri, her taraftan kuşatılmıştı. Her taraftan Müslümanlar müşriklerle çarpışmaktaydılar. Ayrıca soğuk ve açlık da Müslümanları perişan ediyordu.  
            Harp Hiledir
                O sırada müşrik saflarında olan, Katafanlılardan Naim ibn-i Mes'ud'a Hz.Allah iman nasib etti. Naim Müslüman oldu, ama Müslüman olduğunu müşriklere söylemedi. Geceleyin bir fırsatını bulup hendeğin kenarında nöbet bekleyenlere Müslüman olduğunu ve Rasulü Ekrem'in huzuruna çıkmak istediğini söylemişti. Buna çok sevinen nöbetçiler hemen Rasulallah'ın huzuruna çıkardılar. Rasulü Ekrem de onun Müslüman olduğunu öğrenince çok sevindi. Çünkü, harp esnasında birini elde etmek galibiyeti elde etmek demekti.
                Rasulü Ekrem'in yanında şehadet getiren İbni Mes'ud; "Ben ve arkadaşlarım İslamı seçtik. Dinimizi bilmiyoruz. Bize yardım edin. Ben de size, ehli İslam'a hizmet etmek istiyorum" dedi.
                Rasulü Ekrem de; "Muharebede hile mübahtır. Zaten harp hile demektir. Sen de istediğin şeyi yapabilirsin." diye müsaade etmişti.
                Keskin fikirli bir adam olan İbni Mes'ud yapacağı şeyi tamamen Rasulü Ekrem'e anlatmıştı. Planı çok güzeldi.
                İbni Mes'ud tekrar geldiği yere geri döndü. Kureyza kabilesi daha O'nun Müslüman olduğunu bilmiyordu. Naim Kureyzaya varınca şöyle dedi: "Kureyş, havaların çok soğuk ve zor olmasından dolayı harpten bıktı. Yarın onlar giderlerse siz Muhammed ve Eshabıyla beraber kalacaksınız. Ahdinizi bozup düşmanla birleştiğiniz için acaba haliniz ne olur?. Bana kalırsa siz Kureyş ve Katafanın eşrafından bir takım adamları rehin olarak almalısınız ki onlar da bu harbi bitirmeden gitmesinler. Yoksa, sonra siz harp meydanında fedai koç gibi kalırsınız". Onlara, bu sözünün çok gizli tutulmasını söyledi. Beni Kureyza bu sözleri çok mantıklı buldu. Naim'in tavsiyesinden dolayı kendisine teşekkür ettiler.
                Naim ibn-i Mes'ud, beni Kureyza'dan sonra, Ebu Süfyan'ın yanına gitti. Onlara da; "Yahudiler, Muhammed'e olan ahitlerini bozduklarından dolayı çok pişman olmuşlar, O'nunla yine anlaşmışlar. Suçlarını affettirmek üzere Kureyş ve Katafan eşrafından 70 kişiyi Muhammed'e teslim etmeği vaadetmişler. Sizden rehin isterlerse kat'iyyen vermeyiniz. Benim bu sözümü de sakın hiç kimseye söylemeyiniz." dedi.
                İşte böylece iki kabile arasında şüphe yer almış, birbirine itimatları kalmamıştı.
                Sabah olunca, Ebu Süfyan Kureyza kabilesine harp etmeleri için bir heyet gönderdi. Beni Kureyza da; "Bugün Sept (Cumartesi) günüdür. Biz harp edemeyiz" diye mazeret gösterdiler. "Ancak öbür gün harp edebiliriz. O da şu şartla ki; bize eşrafınızdan birkaç kişiyi rehin vermelisiniz. Ta ki sizden emin olalım." dediler.
                Kureyza'nın bu hali, Naim'in dediğini doğruluyordu. Kureyş'in itimadı böylece iyice sarsılmış oldu.  
            Peygamber Efendimiz'in Duası ve Zaferin Kazanılması
                Bu esnada, Allah Rasulü kurtuluşun çabuk olması için Cenab-u Hakk'a şöyle dua ediyor, yalvarıyordu: "Allahümme münzilel'kitab, serial'hisab, ihzimil'ahzab; (Ey kitabı indiren Allahım! Ey hesabı çabuk gören Allahım! Sana, Senin dinine, Senin Rasulüne, Sana iman eden mü'min kullarına düşman olan şu kafirler topluluğunu hezimete uğrat! Müşriklere ve yahudilere bozgun ver! Aralarına zelzele ve ıstırab düşür! Onları sars, onlar üzerine bize nusrat ver..."
                Rasulüllah Efendimiz, yerden bir avuç toprak alarak; "Şahetil vücuh (yüzler yere sürünsün)" diyerek düşmanlar üzerine attı. Büyük bir mucize zuhur etti.
                Fahri Kainat'ın bu dua ve niyazının arkasından Cenab-u Hakk kasırga halinde şiddetli bir rüzgar gönderdi. Öyle şiddetli ki; ağaçları koparıyor, yerden kaldırdığı tozu düşmanın yüzüne çarpıyor, eşyayı kaldırıp yerden yere vuruyor, çadırları söküyordu. Yemek kazanları bile altüst olmuş, herşey dehşet saçıyordu.
                Kureyşliler, Müslümanlar karanlıkta hücum ederler diye korkmağa başladı. Daha sabah olmadan zaten yola koyulmuşlardı. Böylece Hazreti Allah mü'minlere, lütfu ile, inayeti ile yardımını göstermişti.  
          BENİ KUREYZA GAZASI
                Hendek harbinden sonra derin bir nefes almağa başlayan Müslümanlar, Rasulüllah ile evlerine dönüyor, hepsinin ağzında zafer nağmeleri dolaşıyordu. Rasulü Ekrem evine gelip kılıcını ve zırhını henüz çıkarmıştı ki Cebrail (A.S.) geldi. "Biz harp elbiselerini çıkarmadık, Sen de çıkarma. Beni Kureyza'ya git! Yeryüzünü onlardan temizle..." dedi.
                Peygamber Efendimiz, tekrar silahlandı. Bilal-i Habeşi'yi çağırarak O'na şöyle nida etmesini söyledi: "Allah'ın emrine itaat edenler ikindi namazını Beni Kurayza bölgesinde kılsın."
                Bilal, Rasulü Ekrem'in ne demek istediğini anlamış, hemen dışarı çıkarak cadde cadde nida etmeğe başlamıştı.
                Allah yolunda her zaman hazır olan Müslümanlar, bu sesi duyar duymaz, derhal silahlarını kuşanarak toplanmışlardı. Peygamber Efendimiz sancağı Hz.Ali'ye verdi ve Kureyza'ya doğru süratle yürüdüler.
                Kurayza kabilesi, Müslümanları böyle görünce, Allah onların kalbine bir korku verdi. Ok atarak mukabele etmeğe başladılar. Fakat, Müslümanlar herşeye rağmen onların kalelerini kuşattı. Böylece 25 gün muhasara altında kaldılar. Sonra beni Nadir kabilesinin yaptıkları gibi silahlarını bırakmak şartı ile mal ve canlarını alarak memleketlerini terk etmeğe razı oldular.
                Fakat, Allah Rasulü onların bu isteklerini kabul etmedi. Çünkü, Hz.Allah onlar hakkında idam hükmünü vermişti. Onların niyetleri Müslümanların kökünü kazımaktı.
                Beni Kurayza, Peygamberimiz'den, Evs kabilesinden Ebu Lübabe'nin istişare için yanlarına gönderilmesini istediler. Bunun üzerine Ebu Lübabe, gönderildi. Ebu Lübabe, Medine yahudilerinden Müslüman olmuş servet sahibi bir kimse idi. Peygamberimiz, kendisine kıymet verirdi. Peygamberimiz, Ebu Lübabe'yi gönderirken; "git onlara Allah ve Rasulü için nasihat et." buyurdu.
                Ebu Lübabe, kale kapısından yanlarına vardı.
                Kureyza yahudileri O'na; "Ya Eba Lübabe! Sen ne dersin? Muhammed bize, «benim hükmüm ile kaleden dışarı çıkın!» dedi" dediler.
                Ebu Lübabe de onlara nasihat etti. Fakat, bu arada bir eliyle sakalını bir eliyle de boğazını tutarak, «başınızı keser bilmiş olasınız» diye, harbetmelerine işaret etti.
                Fakat, onun bu hareketi bir nevi ihanetti. Sonra çok pişman oldu. Medine'ye gelerek kendini Mescidi Nebevi'nin direğine bağlayarak affolunmadan hiçbir şey yemeyeceğini, içmeyeceğini söyleyip ağlayıp, Allah'ın hükmünü bekledi.
                Nitekim bu samimi tövbesi affına vesile oldu. Hakkında Kur'an-ı Kerim'de şu ulvi ayet nazil oldu: "Onlardan diğer bir kısmı da günahlarını itiraf ettiler. Onlar iyi bir ameli başka bir kötü ile karıştırmışlardır. Olur ki Allah onların tevbelerini kabul eder. Çünkü, Allah hiç şüphesiz çok yargılayıcı, çok esirgeyicidir." (Sure-i Tevbe, ayet 102.).
                Allah'ın Rasulü, Beni Kurayza'nın yaptıklarını hüküm vermek üzere, Evs kabilesinin reislerinden Sa'd ibn-i Muaz'ı hakem olarak seçti. Sa'd da Hendek Harbinde yaralanmış, kendisi mescidde tedavi ediliyordu. Sa'd ibn-i Muaz, Beni Kurayza'nın ihanetine hükmetti ve haklarında şöyle karar beyan etti: "Erkek yahudiler idam edilecek, kadınlar ve çocuklar esir olacak. Malları ganimet olacak".
                Peygamberimiz O'na; "Ey Saad! Aynen Allah'ın hükmünü verdin." dedi. Kararından memnun oldu.
                Beni Kureyza yahudilerine bu hüküm hemen tatbik edildi. Onlardan kalan ganimet, 1500 kılınç, 300 zırh, 1000 mızrak, 500 kalkan ve ok, koyun, deve ve diğer bazı mallardır.  
          HUDEYBİYE MUSALAHASI     (Hicri:6, M.:628)
                 Peygamber Efendimiz, hicretin altıncı yılı Zilkade ayında rü'yada, kendisinin ve Eshabının Mescid-i Haram'a emniyet içinde girdiğini gördü. Bunun üzerine, Peygamberimiz umre haccı yapmak niyetinde olduğunu Eshabına haber verdi. Zaten Peygamberimiz ve Müslümanlar Mekke'den ayrılalı altı yıl olmuştu. Neleri varsa orada bırakmışlar, ana-baba yurtlarını özlemişlerdi. Mekke'de olan mübarek Kabe-i Muazzama'yı ziyaret etmek, içlerinde yaşayan en büyük bir arzu idi. Buna bir türlü fırsat ve imkan bulamamışlardı. Allah Rasulünün verdiği bu habere çok sevinmişlerdi.
                Allah'ın Rasulü, Eshabı Kiram ve Muhacirlerle beraber 1400 civarında oldukları halde, Umre haccı için Medine'den çıktılar. Muharebe yapmak niyetinde olmadıklarından yanlarına harp silahlarını almadılar. Sadece yolcu silahı olan birer kılınç aldılar.
                Kureyş, Müslümanların Mekke'ye doğru geldiklerini duyunca telaşa düştüler. Şehrin kenarında tertibat kurdular. Onları Mekke'ye sokmamak için karar aldılar. O zaman henüz müslüman olmamış olan Halid ibn-i Velid'i 200 kişilik süvari ile onlara karşı çıkardılar. Allah Rasulü bunu öğrenince; "Bu Kureyş'e ne oluyor ki?! harpten bıkıp usanmadılar mı?" dedi. Halid ibn-i Velid, Müslümanların kalabalık olduğunu görünce harbedilecek zannederek karşı koyamayacağını düşünüp hemen Mekke'ye geri döndü.
                Vakta ki Müslümanlar, Hudeybiye denilen yere vardılar (burası Mekke'ye takriben 24 kilometre uzaktı) Peygamberimiz'in binmiş olduğu deve daha ileri gitmeyerek burada yere çöküverdi. Bütün uğraşmalara rağmen, yerinden bir türlü kaldıramadılar. Gitmek istemiyen bir hali vardı. Bütün Müslümanlar hayretler içinde kalmışlardı.
                Peygamber Efendimiz, bu hal karşısında şöyle buyurdu: "Fil vak'asında fili çökerten Cenab-u Hakk şimdi de deveyi çökertti. Anlaşılıyor ki Kureyş bize bu umre ziyareti için müsaade etmeyecek."
                Hudeybiye'nin nihayetinde suyu çekilmiş bir kuyu başına indiler. Bu esnada Peygamber Efendimiz'in büyük bir mucizesi olarak, o kuyudan su fışkırmağa başladı. Bütün Müslümanlar, neticenin ne olacağını beklemeğe başladılar. Gerçi Müslümanlar istemiş olsalardı Kureyş'e galip gelerek Mekke'ye girerlerdi. Aslında müslümanlar mecbur olmadıkça kan dökmek istemezler ve hele Kabe'nin mubarek olması sebebiyle onun etrafında kan dökülmesini hiç istememişlerdir. Zaten devenin de çökmüş olması, bu defa ziyaret için Mekke'ye girilmesine ilahi müsaadenin olmayacağına işaret sayılıyordu.
                Müslümanlar, Hudeybiye'ye inince Kureyş'den bir elçi gelerek, müslümanların buraya gelme sebeplerini sordu. Peygamber Efendimiz de, muharebe etmek niyetiyle gelmediğini Kureyşlilere bildirmek için onlara bir elçi gönderdi. Kureyş, elçinin üzerine hücum ederek öldürmek istediler. Fakat, araya girenler oldu. Kurtardılar. Elçi, Rasulü Ekrem'in yanına geldi ve durumu olduğu gibi anlattı. Müşriklerin böyle davranmaları Rasulü Ekrem'i üzmüştü.
                Bunun üzerine, Peygamber Efendimiz, son olarak Hz.Osman'ı Mekke'ye elçi olarak gönderdi. Hz.Osman, bir tanıdığının himayesinde Mekke'ye girdi. Kureyş'e, Hz.Peygamber'in gelme niyetini geniş geniş izah etti. Kureyş O'na; "Sen istersen beyti tavaf edebilirsin" dediler.
                Hz.Osman da; "Peygamber tavaf etmedikçe ben tavaf edemem. Biz onu toplu tavaf etmeğe geldik. Kurbanlarımız da yanımızda. Tavaf edip kurbanlarımızı kestikten sonra dönüp gideceğiz." dedi.
                Kureyş azgınları Hz.Osman'ı hapsettiler.
                Hz.Osman'ın gelmesi gecikmişti. Bu arada, O'nun öldürüldüğü haberi yayıldı. Allahü Teala'nın sevgili Peygamberi Kureyş'in bu hareketine çok kızmıştı. Çünkü, O harp etmek için değil, umre haccı için gelmişti. Keza Müslümanlar da çok kızdılar ve üzüldüler.
                Kureyş'in bu yaptıklarına karşılık Eshabı Kiram Hudeybiye'de bir ağacın altında, Fahri Kainat'a biat ettiler. Mutlak itaat ve bağlılık beyanında bulunarak; "Ya Resulallah! Ölmek var dönmek yok. İzindeyiz, yolundayız, emrindeyiz." diye ellerine kapanıp ahdü piman ettiler.
                Cenab-u Hak, bu biatta bulunanlardan razı olduğunu Kur'an Ayetleri  ile beyan ettiğinden, buna «Biatü'r-Rıdvan (Yüce Allah'ın ve O'nun Rasulü'nün razı olduğu biat)» denir ki, bu biatta bulunanların hepsi de cennetle mübeşşerdir.
                Bu defa Kureyş, kendisine itimatları tam olan Urve bin-i Mes'ud'u Müslümanlara elçi olarak gönderdiler. Bu elçi de Allah Rasulü'ne; "Kureyş seni mahvederse etrafındakiler tuz gibi erir. Eğer, yanlış görmediysem buraya kadar silahsız olarak geldiniz. Yarın muharebe esnasında hepsi kaçıp seni yalnız başına bırakırlarsa, o zaman halin nice olur." diye tehditkar sözler etmişti ki,
                Hz.Ebu Bekir (R.A.) duruma dayanamıyarak; "Yazıklar olsun sana! Biz mi eriyip yok olacağız? Biz mi Rasulü Ekrem'i bırakıp kaçacağız?" diye müdahale etti.
                Biraz sonra da Muğire bini Şube, Urve'nin bu hareketine kızarak; "Bir daha böyle bir şey yaparsan kolun vücudundan ayrılır." ihtarında bulundu.
                Bu konuşmalar esnasında bütün Eshabın Rasulü Ekrem'in etrafında nasıl dolaştıkları, O'nun emirlerine nasıl dikkat ettikleri, aralarındaki konuşmalar ve Rasulü Ekrem'e olan saygıları, Urve'nin dikkatini çekmişti. Çünkü, şimdiye kadar böyle bir şey görmemişti. Hemen ayağa kalkarak bir şey söylemeden güler yüzle oradan ayrılıp Mekke'ye gelerek, Kureyşlilere durumu şöyle anlattı: "Ey Kureyş! Ben Kisrayı, Kayseri saraylarında ziyaret ettim. Necaşi ile de kendi ülkesinde görüştüm. Hiçbirini Muhammed'in kavmi arasındaki itibarla görmedim. Hiçbir hükümdarın Muhammed'in arkadaşları gibi sevildiğini görmedim. Muhammed abdest almak isteyince hepsi koşuşuyor, yere bir kılı düşse hepsi o kılı kaldırıyorlardı. Bunların Muhammed'i yalnız bırakmalarına imkan yoktur. Siz de ona göre karar verin."
                Bütün Kureyş reisleri olup bitenlere şaşmışlardı. Hatta Ehabiş reisi Huleys merak ederek; "Bir de ben gidip onunla konuşayım." dedi.
                Huleys, Rasulü Ekrem'in huzuruna geldiği zaman, Urve'nin doğru söylediğine inanmıştı. Bir türlü konuşamıyor, sadece etrafında olup bitenleri seyrediyordu. Allah Rasulü, kurbanlık hayvanların öne sürülmesini ve bu adamın kurbanlıkları görmesini istedi. Kurbanları gözüyle görüp Müslümanların da devamlı «Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk» diye telbiye okuduklarını duyunca onların harp için değil ziyaret için geldiklerini aşikar bir şekilde anlayıp tam bir kanaat getirdi.
                Bunun üzerine, Mekke'ye dönüp Kureyş'e; "Bu kavim umre haccı için geldi, insanlar arzu ettiği vakit Kabe'yi ziyaret etsin de Abdulmuttalib'in oğlu Kabe'yi ziyaret etmekten menedilsin! Kabe'nin rabbine yemin olsun ki Kureyş helak olur." diyerek Kureyş'e durumu anlattı.
                Bunun yanısıra, Müslümanların harbetmek üzere biat ettikleri haberi Kureyş'in arasında yayıldı. Kalplerine büyük bir korku girdi. Müslümanlara, sıkıntı vermek için elli kişiyi gönderdiler. Fakat, Müslümanlar onların hepsini esir etti. Ancak reisleri kaçarak kurtuldu. Bunu duyan Kureyş müdahale teşebbüsüne girişti. Müslümanlardan on kişiyi esir edip bir kişiyi şehid ettiler. Kureyş, bu esirler durumundan da korkarak Süheyl ibn-i Amr'ı sulh için konuşmak üzere Müslümanlara gönderdiler.
                Elçi, Rasulüllah'ın huzuruna çıkarak Kureyş namına özür diledi ve şöyle devam etti: "Ya Muhammed! Bu olan hadiseler bizim akıllılarımızın değil, ayak takımlarımızın fikridir. Bize esir aldıklarınızı gönderin".
                Allah Rasulü şöyle cevap verdi: "Siz yanınızdakileri gönderirseniz, biz de veririz". Bunun üzerine Müşrikler, Hz.Osman (R.A.) ve yanındaki on kişiyi gönderdiler.  
            Hudeybiye Anlaşmasının Şartları
                Daha sonra Süheyl, sulh yapmak için Kureyş'in şartlarını arz etti. Şartlar üzerinde çok tartışıldı. İlk bakışta teklif edilen şartların bazı maddeleri Müslümanların aleyhine görülüyordu. Uzun müzakerelerden sonra Müslümanlar kan dökülmesin diye fedakarlık yaparak sulh anlaşmasına razı oldular. Hudeybiye Anlaşmasının şartları şunlardı:
Kureyş ile Müslümanlar arasında on sene müddetle harp edilmeyecek.
Kureyşten biri Müslümanlar tarafına geçerse geri verilecek. Fakat Müslümanlardan biri Kureyş tarafına geçerse geri verilmeyecek.
Müslümanlar bu sene umre haccı yapmayacaklar, ancak gelecek sene yapacaklar ve Mekke'de üç gün kalacaklar ve yanlarında da yol silahı olarak sadece kılınç bulunacak.
Müslümanlar Mekke'de bulunan Müslümanlardan hiçbirini yanlarına alıp Medine'ye götürmeyecekler. Medine'deki Müslümanlardan Mekke'de kalmak isteyen olursa onu bırakacaklar.
Araplardan herhangi bir kabile, isterse Müslümanlara, isterse Kureyş'e iltihak edebileceklerdir.
                Rasulü Ekrem Süheyl'in şartlarını kabul etti.
                Eshabı Kiram şartların ağırlığına dayanamayarak feveran edip, Resulallah'a; "Ya Resulallah! Bize İslam olarak gelen bir insanı nasıl olur da biz kabul etmeyiz. Onlarsa bir kafiri kabul ederler!" dediler.
                Gelecek ve olacaklar, Allahü Teala tarafından kendisine bildirilen ve ileriyi gören Kainatın Efendisi şöyle buyurdu: "Onlara İslamdan sonra giden bir kimseyi, onlar geri çevirmeseler de Allah çevirir. Bize Müslüman olarak gelen bir kimseyi biz reddetsek bile, Allah onu kurtulanlar safına almıştır".
                Mühim olan müşriklerle bir anlaşma yapmış olmaktı. Bu anlaşma, zamanla ileride Müslümanların lehine tecelli edecekti ve öyle de oldu.  
            Sıra Anlaşmanın Yazılmasına Gelmişti
                Anlaşmanın şartlarını Hz.Ali yazmağa başladı. Müşrikler, baş tarafa «Bismillahirrahmanirrahim» yazılmasına razı olmadılar, sadece «Allah adıyla» yazılmasını kabul ettiler.
                Daha sonra Allah Rasulü Hz.Ali'ye; "Bu, Allah'ın Rasulü Muhammed ile Süheyl bini Amr arasında barıştır." kelimelerini yazdırınca,
                Süheyl buna itiraz etti ve, "Biz eğer senin Rasüllüğünü kabul etseydik niye Sana muhalefet edelim? Niye sizi Kabe'yi ziyaretten men edelim?" dedi.
                Rasulü Ekrem; "Siz tekzib etseniz de Ben yine Allah'ın Rasulüyüm. Ya Ali! Süheyl'in dediği gibi muahedeyi «Abdullah'ın oğlu Muhammed» diye yaz" dedi.
                «Allah'ın Rasulü» kelimelerini silmek Hz.Ali'ye çok ağır geldi. Silemedi. Kenara çekildi. Bu sefer Rasulü Ekrem onu kendi eliyle sildi. Hz.Ali de «Abdullah'ın oğlu Muhammed» diye yazdı.
                Tam bu anlaşmanın akdedildiği esnada, Süheyl'in oğlu Ebu Cendel Mekke'den kaçarak bağlı olduğu urganlar ile Müslümanların yanına geldi. Daha önce babası, onu, Medine'ye hicretten menetmişti. Kainatın Yüce Peygamberi, Ebu Cendel'e babası Süheyl'in önünde şöyle dedi: "Biz bir ahid verdik, o kavim de bize ahid verdi. Verdiğimiz sözden geri dönmeyiz. Sen sabret. Allah zayıflarla daima beraberdir."
                Genç ise çok müteessir oluyordu.
                Allah'ın Yüce Peygamberi muahede şartlarını imzalayınca, Eshabına saçlarını traş etmelerini, kurbanlarını kesmelerini ve ihramdan çıkmalarını söyledi.
                Bunları duyan Müslümanlar tavaf ümidini kaybetmediklerinden ihramdan çıkmıyorlardı. Allah'ın Rasulü bu duruma kızarak zevcesi Ümmü Seleme'nin yanına girdi ve şöyle dedi: "Müslümanlar dediğimi yapmadılar. Helak oldular."
                Ümmü Seleme Allah Rasulünü teskin etti. "Sen önce traş ol, kurbanını kes, ihramdan çık, onlar da arzularının bu sene tahakkuk edemeyeceğini görürler, Sana uyarlar" dedi.
                Bunun üzerine Peygamber Efendimiz çadırından çıktı. Devesini kurban edip başını traş ettikten sonra ihramdan çıktı. Müslümanlar da O'na uyarak kurbanlarını kestiler ve saçlarını traş ettiler.
                Bu hadise bize, amelin sözden daha hayırlı ve müessir olduğunu gösteriyor.
                O sırada esen bir rüzgar onların saçlarını alarak haremi şerife doğru götürüyordu. Buna çok sevindiler. Bu Allah tarafından emellerine nail olmak için estirilmiş bir rüzgardır dediler.
                Rasulü Ekrem'in Hudeybiye yolculuğu ve muahede yirmi gün sürdü. Peygamberimiz ve Eshabı Medine'ye dönerken, yolda, yakında gelecek büyük fethi müjdeleyen Fetih Suresi nazil oldu. Sevindiler. Fetih Suresi nazil olduğuna göre, istedikleri belde olan Mekke'yi muhakkak fethedeceklerdi.
            Dünyadaki Başlıca Devlet Reislerine Gönderilen İslama Davet Mektup ve Elçileri
                Hudeybiye musalahası ile Müslümanlar varlıklarını her tarafa daha iyi bir şekilde duyurmuş oldular. Bir sükunet devri başlayınca, Hz.Peygamberimiz Bizans'a, İran'a, Mısır'a, Habeşistan'a ve uzaktaki Arap kabileleri reislerine, elçilerle mektuplar göndererek onları İslama davet etti. Gümüşten bir mühür kazdırdı. Üzerinde «Muhammed'ün Rasulüllah» yazılı idi. Mektupları onunla mühürleyip gönderdi. Böylece tevhid dinini dünyanın her tarafına duyurmuş oldu.
                İran Kisrası hariç diğer bütün hükümdarlar elçileri gayet hoş karşılamışlardır.
                Bizans hükümdarı Kayser, Peygamberimiz hakkında elçilerinden ve Ebu Süfyan'dan geniş bilgi almış, Habeş hükümdarı, davete icabet ve iman ettiğini açıklamış, Mısır hakimi Mukavkis ise Peygamberimiz'e nazikane bir cevap yazmış ve Mısırlılar arasında yüksek mevkii haiz iki cariye ile bir elbise ve bir de binek atı göndermiştir. Bu cariyelerden biri Mariye (R.Anha) validemiz olup Hz.İbrahim O'ndan dünyaya gelmiştir.
                Peygamberimizin Mukavkis'e gönderdiği mektup, İstanbul'da Topkapı Sarayı müzesinde diğer mukaddes emanetler ile birlikte, «Emanat-ı Mukaddese» dairesinde mahfuz bulunmaktadır. Orada ziyaret edilir.
 
HAYBER'İN FETHİ  (Hicri:7, M.:628)  
                Hayber, Medine-Şam yolu üzerinde, bol hurmalı, iç içe kalelerle çevrili, münbit arazisi bulunan, çok mühim bir yerdi.
                Hayber Yahudilerin elinde idi. Medine'den çıkarılan Yahudilerin bir kısmı da, buraya gelip yerleşmişti. Burası, bütün Hicaz Yahudilerinin merkezi ve hisarlı bir kalesi durumunda idi. Bu Yahudiler, İslam'a karşı Mekkelileri daima kışkırtmışlar, Hendek muharebesini onlar tezgahlamışlardı. Ayrıca kendilerine yapılmış olan anlaşma tekliflerini de reddetmişlerdi. Medine'ye hücum etmek için plan hazırlıyorlardı.
                Rasulü Ekrem, Hudeybiye Musalahası'ndan bir ay sonra, hicretin 7.yılında, düşman harekete geçmeden, hazırlık safhasında olan düşmanı yatağında bastırmak gayesiyle, 1400 piyade, 200 süvari olmak üzere 1600 kişilik bir ordu ile Medine'den yola çıktı. Medine-Hayber arasında 150 kilometrelik yolu, üç günde katettiler. Yolda, Eshabı Kiram yüksek sesle bağırarak tekbir getiriyordu. Peygamber Efendimiz; "Yavaş söyleyiniz. Siz uzak veya sağır bir varlığa hitap etmiyorsunuz. Zat-ı Kibriya size çok yakındır." buyurdu.
                Bu seferde Ümmü Seleme (R.A.) validemiz de, Hz.Peygamberimizle beraberdi. Ayrıca, bazı kadınlar da orduya iştirak etmişti. Peygamberimiz, onlara ne için geldiklerini sordu. Onlar da; "Askere yardım etmek, hastalara ilaç vermek, harp meydanında su dağıtmak için geliyoruz" dediler.
                Peygamber Efendimiz, memnun oldu. Onlar, harp meydanında adeta seyyar birer hastahane vazifesi gördüler. Ganimetten kendilerine de hisse verildi.
                Hayber'in, gayet müstahkem yedi kalesi vardı. Bunlar Ketibe, Naim, Şık, Gamus, Nazaret, Sülalim, Satih adlarında idi.  
            Kalenin Muhasara Edilmesi
                Yahudiler, Hz.Peygamberimiz'in anlaşma tekliflerini reddederek harbe karar vermişlerdi. Reisleri olan Sellam bini Mişkem harp emrini verdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, kaleyi muhasara etti. Muhasara günlerce sürdü. Fetih kolay olmadı. Yahudiler çok iyi hazırlanmışlardı. Silahları da boldu. Bu harp, bir bakımdan şimdiye kadar yapılanların belki en şiddetlisi oluyordu. Kureyşliler de, Müslümanların galibiyetine ihtimal vermeyip, bu harbi büyük bir alaka ile takip ediyordu. Yahudiler, bütün güçlerini ortaya koyuyorlardı. Satih ve Sülalim kalelerine kadınları, Naim kalesine zahireleri yerleştirmişlerdi.
                Muhasara iki haftaya vardığı halde, bir netice alınamamıştı. Bu arada, Katafan Yahudilerinin de kaledeki Yahudilere yardıma gelecekleri haberi gelmişti.
                Peygamber Efendimiz, pek üzüldü. Kendine bir baş ağrısı arız oldu. Hz.Ali'nin de bir gözü ağrıyordu. Katafanlılara bir birlik gönderildi. Onlar korktular gelemediler. İlk hedefi Naim kalesi teşkil ediyordu. Buraya yöneltilen hücumu, Mahmud ibn-i Mesleme idare ediyordu. Hava sıcak olduğundan, Mahmud ibn-i Mesleme serinlemek için kale duvarı dibinde otururken, Yahudi kumandanı Kinane bini Rebiğ (Hz.Safiye'nin eski kocası), Mahmud bini Mesleme'nin başına bir taş yuvarlıyarak şehid etti. Harp uzuyor, çok çetin oluyor, bir türlü bitmiyordu. Peygamber Efendimiz, kaleyi feth için Hz.Ebu Bekr'i gönderdi. Fakat, muvaffak olunamadı. Daha sonra Hz.Ömer'i gönderdi. Yine muvaffak olunamadı. Yahudiler, görülmedik bir direniş gösteriyor, yaptıkları huruc hareketleri ile onların kaleyi almalarını önlüyorlardı. Günler geçiyor, fetih bir türlü müyesser olmuyordu.
                Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; "Bu sancağımı, yarın kaleyi kahır ve kahramanlıkla alacak, Allah'ın ve Rasulü'nün sevdiği bir bahadıra vereceğim." buyurdu.  
            Sancağın Hz.Ali'ye Verilmesi
                Herkes, acaba bu kim olacak diyorlardı ki Peygamberimiz Hz.Ali'yi sordu. "Gözü ağrıdığından, çadırındadır." dediler. Çağırttı. Mübarek elleriyle gözlerini mesh etti, sığadı. Bir mucize-i Peygamberi olarak o anda göz ağrısı gitti. Gözü açıldı. Kendisine büyük bir teveccüh ile sancağı verip feth için kaleye gönderdi.
                Hz.Ali, sancağı kaparak kaleye doğru koştu. Karşısına çıkan Yahudilerin başını uçurdu. Harp çok şiddetli oluyordu. Bir aralık Hz.Ali'nin kalkanı elinden fırlayıp düştü. O Allah'ın arslanı, göğüsleyip kopardığı kale kapısını bir elinde kalkan gibi kullanarak, çarpışmağa devam etti. Nihayet kale düştü. Hz.Ali, onu teslim aldı.
                Hz.Ali'nin koparıp kalkan olarak kullandığı bu kale kapısını daha sonra yedi kişi uğraşmışlar, fakat yerinden kaldıramamışlardır.
                Naim kalesi düştükten sonra, Hz. Ali kalelerin en kuvvetlisi olan Gamus kalesine hücum etti. Bu kalenin kumandanı olan, Arapların bin cengavere bedel dedikleri, meşhur Yahudi kumandanı Merhab, silahlarını kuşanmış olduğu halde kendini metheden beyitler söyleyerek meydana atıldı.
                Buna karşı Hz.Ali mübareze meydanına kükremiş arslan gibi atıldı. O da, azgın Yahudi kafire şu mısralarla cevap veriyordu:
                "Enellezi semmetni ümmi Haydara,
                 Keleysi gabatin kerihil manzara,
                 Ekilüküm bis'seyfi keyles'sendera,
                 Et'anü birrumhi bütune'l kefere"
                                (Anam bana Haydar ismini vermiştir,
                                 Ben, ormanların korkunç manzaralı arslanı gibiyim,
                                 Kılıncımla sizi sendere kilesiyle kileler gibi yerim,
                                 Mızrağımı kafirlerin karınlarına pek yaman saplarım).
                Hz.Ali, kılıncını onun tepesine indirerek o azgın Yahudiyi bir darbede yere serdi ve bihakkın Hayber Fatihi ünvanını aldı.
                Yahudi kaleleri art arda düşüyordu ki, Satih ve Sülalim kalelerindekiler, çaresiz kalıp sulh istediler. Neticede Müslümanlara geçen arazide, yalnız çiftçi gibi oturmaları ve her sene kaldırılacak mahsulün yarısını Müslümanlara vermeleri şartıyla müracaatları kabul edildi. Hayber'in fethinden sonra, teslim olan Yahudilerin bazıları burayı terketti. Bazıları da, yapılan sulh neticesi orada kaldılar. Buranın ziraat ve mahsul işlerini idare etmek için Abdullah ibn-i Revvaha vali tayin edildi.
                Hayber kalesi fethedildiğinde, elde edilen ganimet çok büyüktü. Binlerce eşya ele geçirildi. Hayber kalesinde, vaktiyle birçok kimsenin diline doladıkları, fakat bir türlü ele geçiremedikleri Yahudilerin gizli hazineleri de bulundu. Gömülü olduğu yerden çıkarıldı. Katır derisinden bir tulum içerisinde ağzına kadar mücevherat dolu idi. Bu hazine, Ali Hukayk'ın hazinesi idi. Bu hazineden çıkan mücevherler onbin altın olarak kıymetlendirilmişti.
                Harpte Müslümanlardan 15 kişi şehid oldu. Yahudilerden 93 kişi öldürüldü. Kalanlar teslim oldu.  
            Bir Yahudi Kadının Peygamberimiz'i Zehirlemek İçin Yaptığı Suikast
                Yahudiler, yenildikleri halde hala düşmanlıklarını yapmak, yaymak ve sürdürmek istiyorlardı. O sırada, bir Yahudi kadını Peygamberimiz'e, kızartılmış bir koyunu takdim ve hediye etti. (Bu koyun, zehir sanatını her milletten daha iyi bilen Yahudilerin, bütün ilimlerini kullanarak ölüm acılığına buladıkları, suikast yemeği idi.)
                Peygamber Efendimiz, onu yemek üzere Eshabıyla sofraya oturdu. Bir parça aldıktan sonra ağzından çıkarıp attı ve koyunun zehirli olduğunu, yememelerini söyledi. Fakat, bundan bir lokma yutmuş olan Eshabdan Bişr, kurtulamıyarak öldü. Peygamber Efendimiz, zehrin te'sirinden kurtulmak için iki kürek kemiği arasından kan aldırdı.
                Peygamber Efendimiz, yıllarca «Hala o Yahudi kadının zehirleyip sunduğu koyun etinden ağzıma aldığım lokmanın acısını duyuyorum.» dediği olmuştur. Zehiri veren Yahudi kadını, vefat eden Eshabın yerine idam edildi.  
            Peygamberimiz'in Hz.Safiye İle İzdivacı
                Esirler arasında, Yahudi reislerinden Huyey'in kızı Safiyye bulunuyordu. Safiye'nin kocası, yine Yahudi reislerinden Kinane bini Rebiğ idi. Esir edildiğinde, Hz.Safiyye'nin yüzünün bir tarafı tokat beresi içinde idi. Bunun neden olduğu kendisine sorulduğunda; "Sizler kaleyi kuşattığınız gece ben bir rü'ya gördüm. Şöyle ki; gökten bir ay indi ben onu kucakladım. Uyanınca kocama anlatmıştım. Canı sıkıldı. «Sen, Hicaz beyi Muhammed'e varmak mı istiyorsun» diyerek, yüzüme bir tokat vurdu. Yüzümdeki bu kara bere ondandır." dedi.
                O, Hayber içinde sözü geçen kadınlardan biri idi. Eshabı Kiram, ona dokunmadan, Rasulü Ekrem'in yanına gelerek, bu kadının kendisine çok yakışacağını söylemişti. Rasulü Ekrem de onların isteklerine uyarak, Safiyye'yi azad edip kendine zevce yaptı. Safiyye de buna çok sevindi. Mü'minlerin annelerinden biri olmak şerefine mazhar oldu. Hz.Safiye uzun zaman Rasulü Ekrem'in yanında kalarak, O'na sadık bir zevce oldu.
                Hz.Safiyye, daha sonraları vaktiyle cereyan etmiş şu hadiseyi anlatırdı: "Ben, babamın ve amcam Ebi Yaser'in çok sevgili çocuğu idim. Her ikisi de beni kollarının arasından indirmezlerdi. Bu muameleyi de ancak bana yapıyorlardı. Vakta ki, Allah Rasulü, Medine'ye gelip Kuba'ya indi. Babam ve amcam güneş doğmadan evden çıktılar, güneş batınca eve geldiler. Her ikisinin de renkleri solmuş, üzüntülü oldukları belli oluyordu.
                Ben, onlardan iltifat bekledim. Fakat, bana yüz vermediler. Amcam şöyle diyordu: «O mudur, O mudur?»
                Babam dedi ki; «Evet O'dur.»
                Amcam; «O'nu tanıyor musun?» dedi.
                Babam da; «Evet tanıyorum» dedi.
                Amcam, devamla dedi ki: «Sende ne oldu?».
                Babam da; «Bende şiddetli bir düşmanlık meydana geldi.» dedi."
                Hz.Safiyye'nin, baba ve amcasının, Peygamber Efendimiz'i, tanımalarına rağmen, iman etmeyip mahrum olmaları yanında kendisine erişen lütuf ne büyüktür, değil mi?  
            Arabistan Yahudilerinin İtaatı
                Hayber fethedildikten sonra, Peygamber Efendimiz, Fedek Yahudilerine haber göndererek, onlardan İslam hükümetine itaat etmelerini istedi. Onlar da, kan dökülmeden cizye vermeği kabul edip teslim oldular. Bunun gibi, Teyma Yahudileri de harpsiz cizye vermeği kabul ettiler. Huzur içinde memleketlerinde kaldılar. Vadilkura Yahudileri ise, İslam hükümetini dinlemeyip çarpışmağa kalkıştılar. Müslümanlar ağır basınca teslim oldular. Halkı ise yerlerinde bırakılıp Hayber'de yapıldığı gibi kendileri de vergi usulüne dahil edildiler.
                Böylelikle Arabistan'daki bütün yahudilere boyun eğdirildi. Yahudi meselesi hallolunca, şimalden gelecek tehlike önlendiği gibi müşriklerin de kolu, kanadı kırılmış oldu. Müşrikler, müslümanlara hücum için el uzatacak veya arkalarından sürükleyecek kimse bulamıyordu. Artık müslümanlardan korkmayan ve onların haberleri olmaksızın bir iş yapan kalmamıştı.  
            Hayber'in Fethi Esnasında Teşri Kılınan Hükümler
Pençeli yırtıcı hayvanların ve avlarını yakalayıp parçalayan vahşi hayvanların etinin yenmesi haram kılınmıştır.
Merkep ve katır etlerini yemek yasak edilmiştir.
Harpte esir düşen kadınlarla üç ay geçmeden hemen münasebette bulunmak yasak edilmiştir. (Bu gibi kadınlara üç ay mühlet verilmesi, hamileliklerinin anlaşılması içindir. Bu kadınlar hamile iseler hamillerini vaz edinceye kadar onlara yaklaşılmaması bildirilmiştir. Fıkıh kitaplarında buna, «istibra» denir.)
Altın ve gümüşü kıymetinden fazlası ile alıp satmak, yani faiz men olunmuştur.
Müt'a nikahı (muvakkat nikah) da Hayber'den sonra yasaklanmıştır.
 
          UMRE HACCI VE KABE'Yİ ZİYARET   (Hicri:7, M.:629)  
                Bir sene önce yapılmış olan Hudeybiye anlaşması gereğince, Müslümanlar bu yıl Kabe'yi ziyaret edeceklerdi. Hicretin yedinci yılı, Zilkade ayı girince, Peygamber Efendimiz Eshabına, Kabe'yi ziyaret için hazırlanmalarını söyledi. Bütün Müslümanlar buna çok sevindiler. Zaten iştiyakla bekliyorlardı. Bilhassa Muhacirler, yedi senedir ayrıldıkları ana-baba diyarına kavuşacaklar, elemli ve acı günlerde terkettikleri Mekke'ye girip, Mescid-i Haram'ı serbestçe ziyaret edeceklerdi.
                Peygamberimiz, Medine'de, Ebu Zer-i Gıffari (R.A.)'ı yerine vekil bırakarak, çocuklar ve kadınlardan başka 100'ü atlı, 2000 kadar mü'min ile Kabe'yi tavaf etmek üzere yola çıktılar. Kurban etmek için 60 tane deve de aldılar. Anlaşma gereğince Mekke'ye silahlı giremeyeceklerinden, yanlarında sadece kınlarında sokulu birer kılınç bulunuyordu. Hz.Peygamberimiz, her ihtimale karşı, yanına yedek olarak 100 de at almıştı. Çünkü, müşriklerin ne zaman ne yapacakları belli olmazdı. Fahri Kainat önlerinde, yine Kusva adlı devesi üzerinde gidiyorlar. Peygamber Efendimiz'in devesini, şair, Abdullah ibn-i Revvaha çekiyor ve devenin önünde beyitler okuyordu. Hepsi çok sevinçli ve heyecanlı idiler.
                Mekke'den ne şartlar altında ve kaç kişi çıkmışlar! Şimdi ise kaç kişi olarak Mekke'ye giriyorlardı!.
                Kureyşliler, anlaşma gereğince şehri boşaltmışlar, tepelere çekilmişlerdi. Ağaçların ve kurdukları çadırların altından, Müslümanların heybetle Mekke'ye girişini seyrediyorlardı.
                Müslümanlar kurbanlık develeri en öne sürmüşlerdi. Mekke'ye girdikleri zaman, içlerinde beliren heyecanlarını yenemeyeceklerinden korkan Muhacirler; topraklarına, mukaddes diyara kavuşmanın sevincini yaşıyorlardı. Nihayet, Beytullah (Kabe) görünmüştü. Müslümanlar dua ediyor ve hep bir ağızdan söyledikleri "Lebbeyk, Allahümme Lebbeyk... (Allahım, bütün itaatımız, sevgi ve güvenimiz Sanadır.)" sedalarıyla yer yerinden oynuyordu.
                Bütün kalpler Allah'a yönelmişti. Artık düşüncelerde ne müşrikler ne de bir başkaları vardı. Sadece, Allah'ın rızasını düşünüyorlar ve O'na kulluk ve ibadet etmek için birbirleriyle yarışıyorlardı.
                Mekkeliler, Medine havasının Müslümanları güçsüz ve zayıf düşürdüğünü, onlara yaramadığını zannederek bu hususta dedikodu çıkarıyorlardı. Onların bu zanlarının yanlış olduğunu, Müslümanların zayıf ve güçsüz olmayıp gayet sıhhatli, güçlü ve zinde olduklarını göstermek için Fahri Kainat Efendimiz; Kabe'nin etrafında ilk üç tavafın, başı dik bir halde, sert ve hızlı adımlarla, heybetli olarak yapılmasını emretti. "Bugün kendini kuvvetli gösterene, Allah rahmet etsin" buyurdu.
                Peygamberimiz ve Eshabı, usulu vechiyle Kabe-i Muazzama'yı tavaf ettikten sonra, Safa ve Merve tepeleri arasında Sa'y yaptılar. Sonra kurbanlarını kesip, tıraş olup ihramdan çıktılar. Bilal-i Habeşi, o tatlı ve gür sesiyle Kabe'de ezan okudu. Mekke ilk defa ezan sesi duyuyordu. Ufuklar tevhid ve ezan sedalarıyla çınladı. 2000 müslüman Beytullah'ın etrafında cemaatle namaz kıldılar. Muhacirler eski yerlerini, evlerini barklarını gezip dolaştılar. Akrabalarıyla görüştüler. Ensardan olan kardeşlerine de, eski yerlerini gezdirip gösterdiler, "İşte bizim yerlerimiz buralar idi" dediler.
                Müslümanların hepsi sukün ve asayiş içinde idi. Hiçbir müessif hadise olmadı. Ne temiz insanlar! İçki içeni yok, küfredeni, kötü söyleyeni yok! Birbirlerine karşı gayet mütevazi, kardeşçe, çok candan muamele ve davranış içinde! Ne güzel ahlakları var! Fahri Kainat, aralarında bir güneş, bir ay gibi parıldıyor, dolaşıyor! Abdest alıyorlar, topluca namaz kılıyorlar, dua ediyorlar.
                Müslümanların bu hallerini gören Mekkeliler, hayranlıktan kendilerini alamadılar. Böylece, Müslümanlar bu alicenap halleriyle Mekke'den önce, Mekkelilerin kalplerini fethediyordu. Bazıları dayanamadı, Müslüman olmağı içine koydu ve Müslüman oldu. (Halid ibn-i Velid, Amr ibn-i As ve Osman ibn-i Ebi Talha gibi.)
                Bu ziyaretle, Peygamber Efendimiz'in, Hudeybiye vak'asından önce görmüş olduğu rü'ya, aynen vuku' bulmuştu. Bütün Müslümanlar, Rasulü Ekrem'in büyüklüğüne ve O'nun, Allah'ın elçisi olduğuna bir daha canü gönülden inanmışlardı. Ayrıca bu hadise, bize, rü'yanın hak olduğuna bir delil olarak kafi gelir. Yusuf (A.S.)'ın onbir yıldızın, güneşin ve ayın kendisine secde ettiğini gösteren rü'yası, kırk sene sonra tahakkuk etti. Halbuki, Allah Rasulü'nün rü'yası bir sene sonra hakikat oldu.
                Müslümanlar, Hudeybiye anlaşması gereğince, Mekke'de üç gün kaldıktan sonra Medine'ye döndüler. Dönerken, «Seyyid-üş-Şüheda (Şehitler Efendisi)» Hz.Hamza'nın küçük kerimesi Ümame; "Amca! Amca! Beni bırakma!" diyerek Hz.Peygamberimize atıldı.
                Ümame'yi, evvela Hz.Ali kucağına aldı.
                Caferi Tayyar ileri atılarak; "O'nu ben himayeme alıp yetiştireyim" dedi.
                Bunun üzerine Rasulüllah'ın emriyle Caferi Tayyar'ın zevcesi olan, (Ümame'nin teyzesi) Esma'ya verildi. Peygamber Efendimiz; "Teyze, anne gibidir." buyurdu.  
            Amr'ibn-i As ile Halid ibn-i Velid'in Müslüman Olmaları
                Peygamber Efendimiz, Eshabıyla Medine'ye döndüler. Müslümanların tutum ve vakarlarının cazibesine kapılan Kureyş'in büyük süvarisi Halid ibn-i Velid, Kureyş'e şöyle seslendi: "Aklı başında olan herkes artık anlamıştır ki, Muhammed (S.A.V.) öyle sahir ve şair değildir. O'nun söylediği şeyler Allah Kelamıdır. Aklı başında olan herkes O'na tabi olmalıdır."
                Ebu Cehil'in oğlu Ikrime, bu sözleri işitince; "Ey Halid! Sen de mi atalarının dininden dönüyorsun, saibi (yıldıza tapan) oluyorsun?" dedi.
                Hz.Halid şöyle cevap verdi: "Hayır! Ben saibi değil, Müslüman oluyorum."
                Ikrime; "Kureyş içinde, bu sözü söylemem icap edenlerden bir kimse varsa, o da sensin. Çünkü Müslümanlar babamın şerefini çiğnediler. Amcanın oğlunu Bedir'de öldürdüler. Yemin ederim ki, ben senin durumunda olan bir kimsenin böyle şeyler söylemesini hiç beklemezdim." deyince,
                Hz.Halid, şu keskin cevabı verdi: "Bunlar, hep taassup ve cahiliyyet eseri şeylerdir. Ben, ancak, hakikatı gördükten sonra Müslüman oluyorum."
                Halid ibn-i Velid, Rasulü Ekrem'e kısraklar göndererek Müslüman olduğunu bildirmişti. O'nun Müslüman oluşu Kureyşlilerden hiçkimsenin hoşuna gitmiyordu. Ebu Süfyan, O'nun Müslüman olduğunu duyunca küplere binmişti. Hemen O'nu huzuruna çağırdı; "Aldığım haber doğru mu?" diye sordu.
                Halid ibn-i Velid; "Evet! Doğrudur." cevabını verince;
                Ebu Süfyan; "Lat ve Uzza namına yemin ederim ki, doğru söylediğine inansaydım, Muhammed'den önce seni öldürürdüm." dedi.
                Hz.Halid, ısrar edip duruyordu; "Doğru söylüyorum. Senin mani olman, hiçbir şeyi değiştirmez. Ben müslüman oldum. Gerçek dinin Müslümanlık olduğuna inanıyorum. Şimdiye kadar boşuna muharebelere katılmışım." diyordu.
                Ebu Süfyan, O'nun üzerine atılmak istediyse de Ikrime mani oldu. Çünkü, Mekke'nin durumunu biliyorlardı. Şehirde Müslüman olmağa başlayan halk, putlara tapanlara nefretle bakıyordu.
                Hz.Halid, bir pervane gibi, herkesin koştuğu o ebedi nura koştu ve Medine yolunu tuttu. Yolda, Arap dahilerinden olan Amr ibn-i As'a rastladı. Amr, O'na nereye gittiğini sordu. Halid de; "Müslümanlığı kabule gidiyorum. Ben artık kat'iyetle anladım. Vallahi, O hak Peygamberdir. Daha ne diye duralım." dedi.
                Amr; "Ben de aynı fikirdeyim ve buna karar vermiş bulunuyorum." dedi. 
                İkisi beraber yola koyularak Medine-i Münevvere'ye vardılar. Dün, şirk ordusunun başında İslama karşı duran bu iki adam, şimdi Medine'ye gelmiş, Medine sokaklarında ilahi nura kavuşmuş olarak dolaşıyorlardı. Halid, Kureyş'in süvari kumandanı idi. Uhud harbinde Kureyş mağlub olmuşken, galip mevkiine getiren O'dur. O, böylece bir başbuğdur. Allah Rasulü'nün huzuruna girdiler.
                Kainatın büyük Peygamberi, Hz.Halid'i görünce; "Seni bize hediye eden Allah'a hamdolsun. Sende hayra götüren bir aklı keşfetmiştim..." dedi.
                Hz.Halid; "Ya Rasulellah! Bana İslamı talim et. Allah'a benim için dua et." deyince,
                Allah Rasulü şöyle buyurdu: "İslam'a girenin geçmiş günahları affolur." Sonra da, Allah'a O'nun için dua etti. Allah'ın Rasulü O'na, «Seyfullah (Allah'ın kılıncı)» adını verdi.
                Hz.Halid'le beraber Amr ibn-i As ve Osman ibn-i Ebi Talha İslam'ın nur halkasına katıldılar. Böylece de İslamın şevket ve kudreti kat kat kuvvetlendi ve Mekke'nin fethi tahakkuk etti.
          MUTE MUHAREBESİ (Hicri:8, M.:629)  
                Mu'te, Şam civarında bir yerdir. Hicretin sekizinci senesinde, Müslümanlar ile Rumlar (Bizans) arasında ilk muharebe burada olmuştur.
                Peygamber Efendimiz'in meliklere, devlet idarecilerine gönderdiği elçiler ağırlanıyor, hediyelerle geri gönderiliyorlardı. Bunlardan, Rumlara (Bizans'a) bağlı Basra melikine (idarecisine) elçi olarak gönderilen Haris ibn-i Umeyr ve arkadaşları, diğer elçilerin gördüğü hoş karşılanma ve iyi muamelenin aksine, suikasta maruz kaldı. Bu beldenin, Şurahbil adındaki idarecisi, kendisine gönderilen Haris başkanlığındaki elçiler heyetini şehid etti. İçlerinden ancak bir kişi kaçıp kurtulabildi. Durumu gelip Rasulüllah'a haber verdi.
                Rasulü Ekrem, elçilerinin öldürülmesine çok üzülmüştü. Başka hiç kimse elçilere dokunmadığı halde, onların elçiyi öldürmeleri çirkin bir tecavüzdü. Devletler hukukuna aykırı bir hareketti.
                Bunun üzerine, Zeyd ibn-i Haris kumandanlığında 3000 kişilik bir ordu hazırlandı. Sancak Zeyd'e verildi. Zeyd, azad edilmiş bir köle idi. Eshabın ulularının bulunduğu bir ordunun başına O'nun kumandan getirilmesi, İslamın getirdiği müsavaatın bir örneğidir. İslamda rütbe ve şahıs farkının olmayıp şeref ve mezayaada eşitliğin bir örneğidir. Bu, eşitlik prensibinin tatbikatıdır. Prensipler mücerret halde kalırsa, bir şey kazandırmazlar, kuru laftan ibaret kalır.
                Hz.Peygamberimiz, sancağı Zeyd'e teslim ederken şöyle dedi: "Eğer, Zeyd şehid olursa yerine Cafer ibn-i Ebi Talib geçsin. O da şehid olursa yerine Abdullah ibn-i Revvaha geçsin. O da şehid olursa vakit geçirmeden, aranızdan bir kumandan seçin."
                Rasulü Ekrem, orduyu Medine dışındaki Seniyyet'ül Vedağ mevkiine kadar uğurladı. Son olarak, kendilerine tenbihatta bulunarak; "Allah'ın ismiyle, Allah'ın düşmanlarıyla ve düşmanlarınızla harp ediniz. Yolda nefislerini Allah'a vermiş insanlar bulacaksınız, onlarla dövüşmeyin. Kadınları, çocukları ve ihtiyarları öldürmeyin. Ağaçları kesmeyin. Binaları yıkmayın." buyurdu.
                Şurahbil, Müslümanların kendisine doğru geldiğini öğrenince tedbirlerini almağa başladı. Kendi kuvvetlerini kafi görmeyerek, Bizans hükümdarı Kayser'den yardım ve takviye kuvveti istedi. Şam'da bulunan Rumlar ve onlara tabi olan Araplar, Müslümanlara karşı koymak için çelik elbiseli ve silahlı 200,000 kişilik bir ordu meydana getirmişlerdi.  
            Muharebenin Başlaması
                Müslümanlar, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, Mu'te denilen bölgeye gelmişlerdi. Rumları, tahminlerin fevkinde, çok kalabalık bir halde toplanmış buldular. Bu durumda Müslümanlar, tereddüte düştü. «Allah Rasulü'nden takviye kuvveti mi istensin yoksa harbe gidilsin mi?» gibi ihtimaller tartışıldı.
                Abdullah ibn-i Revvaha şöyle dedi: "Ey kavim! Biz niçin çıktık? Biz, ya kahramanca dövüşerek şan kazanırız, yahut, Hak uğrunda şehid oluruz. Her ikisi de bizim için hayırlıdır. Ya zafer, ya şehidlik...".
                Bu hal ordunun çok hoşuna gitti. Bunun üzerine harbe atıldılar. Zeyd ibn-i Haris ordunun kumandanı, bütün Müslümanlar O'nun çevresinde kılınç sallıyorlardı. Zeyd (R.A.), kendisine verilen vazifenin kutsallığını biliyor, olanca gücüyle savaşıyordu. Ama, atılan mızraklardan biri O'nu gelip bulmuştu. Yere yıkıldığı zaman, sancak hala elinde idi. Onu bir türlü bırakmak istemiyordu ve şöyle diyordu: "Ey güzel cennet! O'na yaklaşmak ne iyi, O'nun şerbeti ne kadar tatlı ve güzeldir!"
                Daha sonra sancağı Cafer ibn-i Ebi Talib aldı. Cafer (R.A.), elindeki sancağı canı gibi kolluyordu. Düşman her yerden O'nu kuşatmıştı. Yılmadan düşmanla dövüşmeğe devam ediyordu. Nihayet, atından inip kılıncını çekerek nefsini koruyor, bu arada birçok kelleleri de uçuruyordu. Sancak sağ elinde idi. Müşriklerden biri ansızın Cafer (R.A)'ın elini kesti. Cafer (R.A.) diğer eliyle onu hakladıktan sonra sancağı sol eline aldı. Bir başka müşrik, sol elini de kesince, sancağı kolları arasına aldı. Sayısız yara alan Cafer (R.A.) şehid oldu.
                Daha sonra sancağı, Abdullah ibn-i Revvaha alarak düşmanın üzerine hücum etti. Düşman saflarını yardı ve düştü. Üzerine çullanan kafirler tarafından şehid edildi. O şehid olunca Müslümanların ordusu dağılmağa başlamıştı ki Utbe ibn-i Amr ordunun önüne geçerek şöyle seslendi: "Ey Kavim! İnsanın zulmetle ölmesinden düşman karşısında ölmesi daha hayırlıdır."  
            Hz.Halid ibn-i Velid'in Kumandan Oluşu ve Harp Dehası
                Abdullah ibn-i Revvaha şehid olunca sancağı Sabit ibn-i Akram almıştı. Sabit sancağı alır almaz mücahitlerin önüne geçerek yere dikti. "Ey insanlar! Ey Ensar hanedanı! Bana doğru geliniz." diye seslendi.
                Müslümanlar her taraftan O'nun etrafında toplandılar.
                Sabit; "Ey Müslümanlar cemaatı! Siz, içinizden birini kendinize seçiniz ve O'nun çevresinde toplanınız" dedi.
                Mücahitler; "Biz seni kumandan seçtik, sana razıyız" dediler.
                Sabit ibn-i Akram; "Ben bu işi yapamam" dedi. Halid ibn-i Velid'e bakarak; "Ey Ebu Süleyman al şu sancağı" dedi.
                Halid ibn-i Velid; "Ben bu sancağı senden alamam, sen buna benden daha layıksın. Çünkü daha yaşlısın ve Bedir harbinde bulunanlardansın."
                Sabit ibn-i Akram; "Ben bu sancağı ancak sana vermek için aldım." dedi ve Halid ibn-i Velid'in vereceği cevabı beklemeden hemen oradaki Müslümanlara dönerek; "Halid'i kumandan seçmek hakkında görüş ve söz birliği ediyor musunuz?" diye sordu.
                Bütün Müslümanlar hep birlikte; "Evet" dediler.
                Müslümanlar, Halid ibn-i Velid hakkında, böyle görüş ve söz birliğine varınca Halid ibn-i Velid sancağı alıp, hemen ordusuna çeki düzen verdi. Bundan sonra bozulan ordu Halid ibn-i Velid'in etrafında toplanmağa başladı. Hz.Halid, harp dehasıyla üçbin kişiyi, 200 bin kişiye karşı toparladı. Müslümanların dağılmasını önledi ve cepheyi tuttu. O gün vaziyeti bu şekilde muhafaza etti. Karanlık bastığında askerlerin yerlerini değiştirdi. Okçuların yerlerini başka yere, başka yerdeki Müslümanları okçuların yerine, öndekileri arkaya, arkadakileri öne, sol cenahtakileri sağ cenaha, sağ cenahtakileri sol cenaha, sağdakilerin bir kısmını da tepenin arkasına, pusuya yerleştirdi.
                Ertesi gün, muharebe tekrar başladı. Düşman, tanımadığı askerleri karşılarında görünce yeni kuvvetler geldiğini zannederek morelman çöktü. Geri çekilmeğe başladılar. Artık, 200 bin kişilik müşrik ordusu bozulmağa, çil yavrusu gibi kaçışmağa başlamıştı. Hz.Halid ve ordu onları takip etmeğe başladı. Halid ibn-i Velid'in maksadı, Müslümanları buradan sağ salim kurtarmaktan ibaretti. Yoksa onları tamamen ortadan kaldırmağa imkan yoktu.
                Hz.Halid'in sahraya doğru gideceğini zanneden düşman, harp meydanını tamamen terketmek zorunda kaldı. Böylece Hz.Halid'in harp taktiği ile Müslümanlar zafere kavuşmuş oluyordu.
                Mu'te'de, bu şiddetli muharebeler vukua gelirken, bir mucize olarak, Peygamber Efendimiz manzarayı gözü önünde gibi görüyor ve Eshabına olup bitenleri haber veriyordu. Duruma manen muttali olan Rasulü Ekrem, mescidinde Eshabına durumu açıklayarak;
                "Zeyd ibn-i Haris şehid oldu, Cafer ibn-i Ebi Talib de şehid oldu, daha sonra Abdullah ibn-i Revvaha da şehid oldu. Halid ibn-i Velid şu anda kumandanlığı eline aldı." deyince bütün Eshabın yüzü güldü. Çünkü onun, harp sanatını herkesten güzel bildiğini biliyorlardı.
                Bu harpte ilk şehid Zeyd idi. Rasulüllah, Zeyd'in kızını görünce gözyaşlarını tutamadı. Zeyd'in kızı O'na; "Ya Rasulellah! Sen de mi ağlıyorsun?" deyince,
                Rasulüllah; "Bu, dostun dost için gözyaşı dökmesidir." buyurdu.
                Peygamber Efendimiz, Cafer (R.A.)'ın ölümüne çok üzüldü. Bu musibetli günlerinde, Cafer ailesine yemek yapıp göndermelerini kendi ailesine tembih etti. Böylece musibetli günlerde Müslümanların komşularına bakıp gözetmeleri buradan kaldı.
                Rasulü Ekrem, Cafer (R.A.) için şöyle buyurmuştu: "Onun kesilen iki eline karşılık, Cenab-u Hakk O'na iki kanat verdi. Gördüm ki melekler ile birlikte uçuyordu".
                Bundan dolayı, kendisine Caferi Tayyar dendi.  
          BÜYÜK FETİH  (Hicri:8, M.:630)  
            Hudeybiye Anlaşması'nın Bozulması
                Hudeybiye Musalahası'nda, Mekkelilerle anlaşma şartlarından biri de; "Araplardan herhangi bir kabile, isterse Müslümanlara isterse Kureyş'e iltihak edebileceklerdir." idi. Böylece, beni Bekir kabilesi Kureyş'i, Huzaa kabilesi de Allah'ın Rasulü'nü seçmişti. Biri Kureyş'in diğeri de Allah Rasulü'nün ahd ve himayesi altına girdi. Cahiliyet devrinde, bu iki kabile arasında şiddetli bir husumet vardı. İslam'ın zuhuru ile bu ateş söndü.
                İyice sükunetin yerleştiği sırada, bir gün Bekiroğullarından birisi Rasulüllah'ı hicveder mahiyette bir şeyler söyledi. Bunu duyan Huzaa'lı birisi kalktı onu dövdü. Bu hadise, gizli kinleri harekete geçirdi. Bunun üzerine, beni Bekir kabilesi Kureyş'den de yardım isteyerek, beni Huzaa'ya hücum ettiler. Kureyş de onlara gizlice asker ve diğer yardımlarda bulundu. Beni Bekir kabilesi, Huzaalılardan yirmi kişiyi öldürdü. Böylece Kureyş, Hudeybiye anlaşmasını bozmuş oldu.
                Bunun üzerine Huzaalılardan Amr ibn-i Salim başkanlığında 40 kişilik bir heyet Medine'ye geldi. Amr ibn-i Salim, doğruca Rasulüllah'ın huzuruna çıkarak, olup bitenleri anlattı. Yapılanları bir şiirle dile getirerek mealen dedi ki:
                "Ya Rasulallah! Kureyşliler, sana verdikleri sözde durmadılar. Seninle yaptıkları ahdü misakı bozdular. Bizi, Mekke'nin aşağı tarafındaki yerimizde gözetleyip gafil avladılar. Halbuki onlar, çok zayıf ve önemsiz, sayıca da çok azdılar. Benim kimseyi yardıma çağırmayacağımı sandılar. Bizi Vetir'de, geceleyin uykuda iken bir de baskına uğrattılar. Bizi, ruku ve secde halinde namaz kılarken bile öldürdüler.
                Allah'ın Sana vermiş olduğu selahiyetle bize yardım et, destek ol, Allah'ın kullarını çağır, acele gelip imdadımıza yetişsinler. İçlerinde Allah'ın Rasulü de olduğu, yapılan zulme öfkesinden renkten renge girdiği, savaşmağa hazırlandığı ve büyük bir ordunun başına geçmiş bulunduğu halde, denizler gibi köpükler saçarak akıp gelsinler."
                Peygamber Efendimiz, Amr ibn-i Salim'in bu şiirini dinledikten sonra ridasının eteğini toplayarak, ayağa kalktı ve kalkarken de; "Varlığım kudret elinde bulunan Allah'a andolsun ki kendimi ve ev halkımı koruduğum şeylerle bunları da koruyacağım. Huzaalılar Bendendir. Ben de Huzaalılardanım. Ey Amr ibn-i Salim! Sen yardım edilmiş oldun." buyurdu.
                Rasulü Ekrem, müşriklerin yapmış oldukları bu işe çok üzüldü. O, antlaşmanın böyle bitmesini istemiyordu. Hemen Kureyş'e bir elçi gönderip şu tekliflerde bulundu: "Bundan sonra derim ki, siz; ya beni Bekr'le olan ittifakınızdan vazgeçer geri durursunuz, ya da Huzaalılardan öldürülenlerin diyetlerini ödersiniz. Bunlardan birisini yerine getirmeyecek olursanız sizinle harp edeceğimi bildiririm."
                Kureyş, yerine getirilmesi istenen şartları kabul etmeyerek, Hudeybiye musalahasını bozmuş olduklarını açıklamış oldular. Bu, savaş demekti.
                Peygamber Efendimiz'in elçisi Zamra geri dönerek, Kureyş müşriklerinin söylediklerini Peygamber Efendimiz'e haber verdi. Daha sonra Kureyş müşrikleri, kendi ahalilerinin harp etmek istemediklerini görünce elçiyi bu biçimde reddettiklerine pişman oldular.
                Bunun üzerine, Ebu Süfyan'a; "Muahedeyi yenile! Mütareke süresini uzat" diyerek, onu Peygamber Efendimiz'e gönderdiler.   
            Ebu Süfyan'ın Peygamberimiz'e Müracaatı
                Ebu Süfyan olup bitenleri Medine'ye hiçbir kimse haber etmedi zannıyla, anlaşmayı kuvvetlendirmek ve müddetini uzatmak için azadlı kölesiyle birlikte Medine'ye geldi. Kızı ve Peygamber Efendimiz'in zevcesi Hz.Ümmü Habibe'nin evine girdi. Peygamber Efendimiz'in döşeğine oturmak için yönelince, Hz.Ümmü Habibe döşeği hemen dürüp, babasının ona oturmasına engel oldu.
                Ebu Süfyan; "Ey kızcağızım! Sen bu döşeği benden mi esirgiyorsun, yoksa beni bu döşekten mi esirgiyorsun? Anlayamadım." dedi.
                Hz.Ümmü Habibe; "Hayır, bu Rasulüllah'ın döşeğidir. Müşrik onun üzerine oturamaz. Sen ise müşrik ve necis olan bir kimsesin. Bunun için, seni Rasulüllah'ın döşeğine oturtmak istemedim!" dedi.
                Bunun üzerine Ebu Süfyan, kızarak ve şöyle diyerek onun yanından çıktı: "Vallahi, ey kızcağızım! Benim evimden ayrıldıktan sonra sen çok değişmişsin. Sana şer isabet etmiş."
                Ebu Süfyan gazap haliyle çıkadursun, kızı Ümmü Habibe'ye şer değil bir çok hayırlar isabet etmişti. Çünkü mü'minlerin annesi olmuştu. Peygamber Efendimiz'in eviyle şereflendi. Bu öyle bir evdi ki, onu Allah temizlemişti. Zat-ı Kibriya onlar hakkında; "Ey Ehli Beyt! Allah sizden kirleri gidermek ister ve sizi temizliyor." buyurmuştu.
                Buradan da görülüyor ki, iman, insanı ne hale getiriyor! Kızı babasını kabulden yüz çeviriyor ve onu lakapların en adisi ile vasıflandırıyor. İşte işin doğrusu da bu değil midir?
                Ebu Süfyan, doğruca mescide, Peygamber Efendimiz'in yanına geldi. Ne için geldiğini Allah Rasulüne arz etti. "Gel aramızdaki muahedeyi bir yazı ile yenileyelim." dedi.
                Peygamber Efendimiz de hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi; "Biz, Hudeybiye gününde yaptığımız mütareke ve musalahanın üzerinde duruyoruz. Ona ne aykırı bir davranışta bulunuruz, ne de onu değiştiririz!" buyurdu.
                Ebu Süfyan, muahedeyi yenilemek hususundaki dileğini tekrarladı. Fakat, Peygamber Efendimiz ona hiçbir cevap vermedi. Bunun üzerine Ebu Süfyan, Allah Rasulü'nün «Biz, müddetimiz ve sulhumuz üzerindeyiz.» şeklindeki sözünden çok ümitsizlenip müthiş bir üzüntü ile buradan çıktı. Eshab'ın büyüklerinden Hz.Ebu Bekir (R.A.), Hz.Ömer (R.A), Hz.Osman (R.A.), Hz.Ali (R.A.), Hz.Fatıma (R.Anha) ve küçük yaşta olan Hz.Hasan'a, çeşitli sözler söyleyerek, kendisine yardım edilmesini ve Allah Rasulünün yanında kendisine şefaat edilmesini istedi. Onların hepsi ve bütün Eshab; "Biz Allah Rasulünün dediğinden başkasını söyleyemeyiz." dediler. İşte bu gerçek imanın alametidir.
                Ebu Süfyan, hiç yüz bulamadan geldiği gibi devesine binip Mekke'ye dönüp gitti. Ebu Süfyan'ın dönmesi uzayınca, Kureyş ona inanmadı. Bilakis, onu İslam'a tabi olmakla suçladılar. Bunun üzerine, Kureyş'in kendi üzerindeki töhmetini atabilmek için putlara ibadet etmeğe başladı. Ebu Süfyan'a iki taraftan zillet ve bela gelmiş oldu. Mekke'yi bir sözle oturtup bir sözle kaldıran bu adam Medine'de hiç kimseye söz geçirememişti. İşte ahdine sadık olmayanların hali budur. Ebu Süfyan, geceleyin Mekke'ye varıp evine girince karısı Hind; "Kavmin seni Müslüman oldu diye suçlayıncaya kadar orada tutuldun kaldın." dedi ve "bunca zamandan beri Medine'de ne yaptın?" diye sordu.
                Ebu Süfyan, sadece «hiç» diye cevap verebildi. Kureyşliler artık Müslümanların gelmesini bekler olmuşlardı.  
            Fetih Hazırlığı
                Hicretin 8.yılı, Ramazan ayı başında Mekke'nin fethedileceğine karar verilmişti. Peygamber Efendimiz, müşriklerin üzerine sadece Medine'deki Müslümanlarla gitmek istemeyip, emirlerinde bulunan civar kabilelere de haber göndererek sefere çıkacağını bildirdi.
                Onlara gönderdiği haberde aynen şöyle buyurdu: "Allah'a ve ahiret gününe inananlar, bütün varlıklarıyla Ramazan-ı Şerif'in başında, Medine'de toplansınlar."
                Bu haber, etraftaki bütün kabilelere gitti, ulaştı. Her cihetten Müslümanlar Ramazan-ı Şerif'in başlangıcında Medine'ye gelmeğe ve Medine'yi doldurmağa başlamışlardı. Medine'deki münafıklar bile, Müslümanların bu kadar muazzam bir kalabalık olabileceklerini tahmin etmediklerinden bu işe şaşırdılar.
                Hz.Hasan (R.A.), Huzaa kabilesinin intikamını almak üzere insanları cihada teşvik ediyordu.
                Peygamber Efendimiz, Mekke üzerine yürüneceğini gayet gizli tutuyordu. Bunun için Ebu Katade ibn-i Rebiğ'i az miktarda bir birliğin başına geçirerek Batn-ı Izan mevkiine doğru yolladı. Maksadı, kendisinin oraya doğru gideceği zannını uyandırmak ve haberlerin bu şekilde yayılmasını sağlamaktı.
                Peygamber Efendimiz, toplanan Eshab'ına sefere hazır olmalarını emretti. Mekke'ye giden dağ yollarını ve geçitleri nöbetçilerle tuttu. Hz.Ömer'i de onların üzerinde murakıp olarak vazifelendirdi.
                Hz.Ömer de nöbetçilere; "Rastlıyacağınız, gizlice Mekke'ye geçip gitmek isteyen hiç kimseyi bırakmayacaksınız, onları geri çevireceksiniz" demekle, hiç kimsenin Mekke'ye gitmesine meydan vermemekte idi.
                Peygamberimiz; "Ey Allahım! yurtlarına ansızın varıp kavuşuncaya kadar Kureyş'in casus ve habercilerini tut. Görmez ve işitmez yap. Kureyşlilerin gözlerini bağla. Beni birden bire görsünler, birdenbire işitsinler." diyerek, Allah'a dua etti.
                Medine'de onbin kişilik bir ordu toplanmıştı. Medine, şimdiye kadar bu kadar kalabalık bir ordu çıkartmamıştı. Peygamber Efendimiz, Medine'de yerine Abdullah ibn-i Ümmü Mektüm Hazretlerini vekil bırakarak, Ramazan'ın ikisinde ikindi namazını kıldıktan sonra, onbin kişilik ordusunun başında Medine'den yola çıktı.
                Muhacirlerin, Ensarın ve bütün kabilelerin sancaktarları sancaklarını almış olarak, Kudeyd mevkiine geldiklerinde Allah Rasulü, Müslümanlara iftar etmelerini emretti. Müslümanlara yolculukta oruç çok zor gelmişti. Peygamber Efendimiz; "Allah bizden yolculukta ve hastalık halinde orucu kaldırdı. Sizden kim hasta olur veya seferde bulunursa başka bir günde tutar." buyurdu.
                Ordu, çölü yararak Mekke'ye doğru yaklaştığı esnada, amcası Abbas'a rastladı. Abbas, Müslüman olmuş, Medine'ye hicret ediyordu. Ailesini göndererek kendisi de İslam ordusuna katıldı.
                Ordu, Merrüz Zahran denilen yere yatsı vakti varınca Allah Rasulü, müşriklere haber ve onlara kalabalık görünmek için onbin noktada ateş yakılmasını emretti.  
            Ebu Süfyan'ın Müslüman Oluşu
                Mekke'de fışkıran nur, Medine'den onbin kandillik bir çemberle gelip, nihayet Mekke'yi kuşatmıştı. Hz.Ömer gece nöbetçilerinin üzerine kumandan tayin edilmişti. Kureyş, Peygamber Efendimiz'in büyük bir ordu ile Mekke'ye geldiğini anlayınca, Ebu Süfyan'ı iki kişi ile gönderdiler. "Hemen yola çık, O'ndan bize eman al. Ancak, O'nun Eshab'ını gevşek görürsen savaşılacağını kendisine bildir" dediler.
                Ebu Süfyan, iki kişi ile henüz yola çıkmıştı ki ateşler birden bire parlayıverdi. Tam bu esnada nöbetçiler tarafından yakalandı. Yakalayan nöbetçiler kendisine şiddetli davranınca; "Ey Muhammed (S.A.V.) öldürülüyorum" diye feryat etmeğe başladı.
                Nöbetçilere; "Önce beni Abbas'a götürün" diye bütün avazı ile sesleniyordu.
                Sesini duyan Hz.Abbas tanıdı. Ona künyesiyle; "Ey Ebu Hanzala" diye seslendi.
                O da, Hz.Abbas'a künyesiyle; "Ey Ebul Fadl! Sen misin?" dedi.
                Hz.Abbas da; "Evet" dedi.
                Ebu Süfyan; "Anam babam sana feda olsun. Arkamdakilerden ne haber var?" diye sordu.
                Hz.Abbas ona, İslam ordusunu göstererek; "Bu ordu yarın Mekke'ye zorla girecek olursa Kureyş'in çekeceği var" buyurdu.  
                Ebu Süfyan da; "Buna bir çare, bir tedbir var mı? Ne yapmamı bana emir ve tavsiye edersin?" dedi.
                Hz.Abbas da; "Evet, vardır" diye Rasulüllah'ın beyaz devesine bindirip Allah Rasulüne doğru gittiler.
                Hz.Ömer'in ateşinin olduğu yere kadar gelince Hz.Ömer, Ebu Süfyan'ı tanıdı. "Allah düşmanı Ebu Süfyan! Seni ahitsiz ve akidsiz olarak ele geçirmeğe fırsat ve imkan veren Allah'a hamd olsun" dedi.
                Hz.Abbas ise onu emniyete aldığını bildirdi.
                Hz.Ömer hemen Rasulüllah'a gelerek, Ebu Süfyan'ın boynunu vurmak için izin istedi.
                Hz.Abbas ise; "Ey Allah'ın Rasulü! Ben Ebu Süfyan'ı emniyetime aldım" dedi.
                Hz.Abbas ile Hz.Ömer arasında kısa bir münakaşadan sonra Allah Rasulü, Hz.Abbas'a; "Onu götür, yanında müsafir et, sabahleyin getir" buyurdu.
                Hz.Abbas, sabahleyin Ebu Süfyan'ı alıp Peygamberimiz'in yanına götürdü.
                Peygamber Efendimiz, onu görünce; "Yazık sana Ey Ebu Süfyan! Senin için, Allah'dan başka ilah olmadığını öğrenmek zamanı gelmedi mi?".
                Ebu Süfyan şöyle cevap verdi: "Ey Muhammed! Ben Allahım'dan yardım diledim. Sen de Allahın'dan yardım diledin. Vallahi ben ne zaman Seninle karşılaştımsa Sen bana galip geldin. Eğer benim Allahım Hak ve Senin Allahın boş ve batıl olsa idi, ben Sana galip gelirdim. Babam ve anam sana feda olsun Ya Rasulellah, Senden daha cömert ve kerim başka kimse yoktur. Eğer Allah'dan başka bir mabud olsa idi, bizi bu halde bırakmaz, bize yardım ederdi. «La ilahe İllallah»" dedi.
                Bütün yükünü atmıştı sırtından, amma henüz Müslüman olmamıştı. Çünkü, Rasulü Ekrem'in de Allah Rasulü olduğunu kabul etmesi, «Muhammedü'r-Rasulüllah» deyip tasdik etmesi de lazım geliyordu.
                Bunun üzerine Allah Rasulü; "Yazık sana ey Ebu Süfyan! Daha beni Allah'ın Peygamberi olarak kabul edeceğin zaman gelmedi mi?" buyurdu.
                Ebu Süfyan; "Sen ne sabırlı, ne kerim, ne civanmertsin! Amma bu hususta içimde hala bir şüphe var." deyince,
                Hz.Abbas araya girerek, ona telkin ve nasihatlarda bulundu. Artık şüphe ve tereddütü atma zamanı gelmişti. Nihayet ilahi hidayet yetişti. Ebu Süfyan, bütün bunların hepsini sildi ve şehadet getirerek Müslüman oldu.  
            Ebu Süfyan'ı Çok Hislendiren Peygamberimiz'in Büyük Afvı
                Hz.Abbas; "Ya Rasulellah! Ebu Süfyan kavmimizin eşrafından ve yaşlı başlılarındandır. Övülmeği, üstün tanınmağı üstün tutulmağı seven bir adamdır. O'na övünebileceği bir şey lutfetseniz olmaz mı?" dedi.
                Peygamberimiz; "Olur, kim Ebu Süfyan'ın hanesine girer sığınırsa ona eman verilmiştir." buyurdu.
                Ebu Süfyan; "Benim evimin ne kadar genişliği var ki?" dedi.
                Bunun üzerine Rasulüllah Efendimiz; "Kim Ebu Süfyan'ın hanesine girerse, kim Mescidi Haram'a girerse, kim silahını terkedip kendi hanesine kapanırsa, kim Hakem ibn-i Hüzam'ın hanesine girerse, onlar emindirler. Kılınçtan geçmeyecektirler" buyurdu.
                Ebu Süfyan; "İşte bu geniştir" dedi. Gözleri yaşardı. Bu ne büyük af, ne büyük keremdir diyerek çok duygulandı.  
            Ebu Süfyan'a Müslüman Ordusunun İhtişamının Gösterilmesi
                Rasulüllah Efendimiz, daha sonra amcası Abbas'a; "Ey Amca! Onu vadinin daraldığı, atların sıkışa sıkışa geçtiği dağ boğazının yanında tut da Müslümanların, Allah ordusunun ihtişamını görsün." buyurdu.
                Hz.Abbas Peygamber Efendimiz'in emri üzerine, Ebu Süfyan'ı alıp vadinin daraldığı dağ boğazına götürdü.
                Peygamber Efendimiz; "Bütün kabileler, yanlarında silah ve techizatlarını kuşanacaklardır!" diye orduya nida ettirip onları harp düzenine koydu.
                Kabileler, başlarında başkan ve kumandanları olduğu halde bayraklarını çektiler. Yürekleri yüksek hislerle, sarsılmaz bir imanla dolu, çok şerefli bir vazifeye gittiklerine emin olan bu yüce mücahitler, kahramanlar, vakur adımlarla yürüyerek, fevc fevc Ebu Süfyan'ın önünden geçmeğe başladılar. Askerler bölük bölük geçerken, Ebu Süfyan, tanımadıklarını Hz.Abbas'dan soruyor. Hz.Abbas da tek tek bütün ordu hakkında kendisine ma'lumat veriyordu.
                Peygamber Efendimiz, ilk önce, başlarında Halid ibn-i Velid olduğu halde beni Süleymlileri gönderdi. Onlar bin kişi olup sancaklarının birini Abbas ibn-i Mirdasüs Sülemi, diğerini Hufaf ibn-i Nebve, bayraklarını da Haccac ibn-i İlad taşıyordu. Halid ibn-i Velid, Hz.Abbas'la Ebu Süfyan'ın hizasına gelince bütün ordu üç kere tekbir getirerek geçtiler. Ebu Süfyan, Hz.Abbas'a onun kim olduğunu sordu.
                "Halid ibn-i Velid'dir" dedi.
                "Şu bizim delikanlı mı?" diye sordu.
                "Evet" dedi. Hayretler içinde...
                Daha sonra, sırasıyla bütün kabileler aynı şekilde gelip geçtiler. Peygamber Efendimiz'in içinde bulunduğu birlik gelip geçinceye kadar geçen her kabilenin kim olduğunu Ebu Süfyan sormuş, Hz.Abbas da onları haber verdikçe "Benim filanoğulları ile aramda bir kavgam yok ki!" demişti.
                Ebu Süfyan, hemen her bölüğün geçişinde; "Muhammed geçti mi?" diye soruyor.
                Hz.Abbas da; "Hayır!" diye cevap veriyordu.
                Nihayet Fahri Kainat'ın, o tepeden tırnağa kadar silahlanmış bölüğü gelirken, atların ayaklarından kalkan tozlar ortalığı karartmaktaydı. Muhacirlerle Ensar Müslümanlarından olan bu alayda, ikibin zırh gömlekli vardı. Bunların hepsi de miğferli idi. Peygamber Efendimiz, bayrağını Sa'd ibn-i Ubade'ye vermiş ve onu alayının önüne geçirmişti. Ensarın her kabilesine bayraklar, sancaklar verilmiş, her biri zırh gömleklere bürünmüş, gözlerinden başka bir yerleri görünmüyordu. Hz.Ömer de sırtına zırh gömlek giymiş, Peygamber Efendimiz'in alayını O idare etmekte ve yönetmekteydi. Peygamber Efendimiz, başına siyah bir sarık sarmıştı. Devesi Kusva'nın üzerinde ve Hz.Ebu Bekr'le Useyd ibn-i Hudayr'ın arasında bulunuyor, yanındakilerle konuşuyordu.
                Ebu Süfyan bir benzerini daha görmediği bu alay geçerken; "Kim bunlar ey Abbas?" dedi.
                Hz.Abbas; "Bunlar Allah için ölüme susamış savaş erleri, Ensardır. Kumandanları Sa'd ibn-i Ubade, yanında bayrak taşıyordur." dedi.
                Sa'd ibn-i Ubade geçerken; "Ey Ebu Süfyan! Bugün en büyük harp günüdür, bugün, Kabe'de savaşın helal olacağı gündür. Allah, bugün Kureyş müşriklerini hor ve hakir kılacaktır." diye bağırdı.
                Ebu Süfyan; "Ey Abbas! Bugün beni korumağa devam edeceğin ne iyi gündür." dedi.
                Ensarın peşinde, Muhacir mücahitleri, başlarında Hz.Ali olduğu halde gelip geçerken, Ebu Süfyan; "Bunlar kim ey Abbas?" diye sordu.
                Hz.Abbas: "Muhacirler! Başlarındaki de Ali ibn-i Ebi Talib'dir."
                Bu sırada Peygamber Efendimiz, Muhacirlerle Ensar arasında göründü. Hz.Abbas; "İşte Rasulüllah geldi." dedi.
                Ebu Süfyan; "Ben, Kisra'nın da, Kayser'in de saltanatlarını görmüşümdür. Fakat, kardeşinin oğlundaki saltanatın bir benzerini görmedim. Kardeşinin oğluna pek büyük bir saltanat verilmiş, bunlara hiçkimse dayanamaz ve güç yetiremez." dedi.
                Hz.Abbas; "Ey Ebu Süfyan! Bu saltanat değil Nübüvvettir."
                Ebu Süfyan da; "Evet, Nübüvvettir." diyerek tasdik etti.
                Peygamber Efendimiz, Ebu Süfyan'ın hizasına gelince, Ebu Süfyan; "Ya Rasulellah! Saad'ın ne söylediğini işitmedin mi? Sen kavmini mi öldürmeği emrettin?" dedi.
                Peygamber Efendimiz; "Hayır! Ben öyle emretmedim. Sa'd ibn-i Ubade yanlış söylemiş, bu gün Allah'ın Kabe'nin şanını yücelteceği bir gündür. Kabe'ye örtü örtüleceği bir gündür. Bu gün merhamet günüdür. Yüce Allah'ın Kureyşlileri İslamiyetle şereflendireceği, üstünleştireceği bir gündür." buyurdu.
                Bütün ordu o dar boğazdan geçmiş, Ebu Süfyan İslam ordusunun karşısında durulamayacağını anlamıştı. Hz.Abbas bir müddet sonra onu serbest bırakarak Mekke'ye gidebileceğini söyledi.
                Ebu Süfyan ve Hakim ibn-i Huzam hemen Mekke'ye gidip durumu müşriklere bildirmişlerdi; "Gelen ordu İslam ordusudur. Karşısında durmanıza imkan yoktur." demişlerdi. Müşrikler korkmağa başlamışlardı. Ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Ebu Süfyan, Rasulü Ekrem'in kendisine söylediğini aynen Mekkelilere söyledi.
                «Ebu Süfyan'ın hanesine giren emindir. Mescide giren emindir. Evinde oturup kapısını kilitleyen emindir.» kelamını nakletti.
                Ebu Süfyan kendisi Müslüman olmuştu. Artık İslam dinini yaymak onun da vazifesi idi. Etrafında toplanan kimselere; "Müslüman olursanız kurtulursunuz, selamete erersiniz" diye tavsiyede bulundu.
                Ebu Süfyan'ın Müslümanlığı kabul ve tavsiye etmesi üzerine birçokları Müslümanlığa meyletti. Kimisi silahını atıyor, kimisi mescide koşuyor, kimisi de mukavemet için hazırlanıyordu.  
            Müslümanlar Mekke'ye Dört Koldan Girdiler
                Müslümanlar, dört koldan Mekke'ye girdiler. Peygamber Efendimiz, Mekkelilerin hazırlıklarını haber alınca ordusunu savaş düzenine koydu. Sağ cenah, sol cenah, kalp (orta) ve öncü birliği olmak üzere dörde ayırdı.
                Zübeyr ibn-i Avam'ı sol cenah birliklerinin başına verip, Mekke'ye ve Keda isimli dağ yolu mevkiine girmesini, bayrağını Mekkenin yukarısındaki Hacun mevkiine dikmesini emretti.
                Halid ibn-i Velid'i sağ cenah birliklerinin kumandanlığına verdi ve Mekke'ye Handeme yoluyla aşağı taraftan girmesini, bayrağını evlerin yakınına dikmesini emretti.
                Saad ibn-i Ubade'yi, Ensar birliklerinin başına kumandan yaptı. Ebu Ubeyde ibn-i Cerrah'ı da zırhlı olmayanlar ile piyadelerin başına kumandan tayin etti.
                Peygamber Efendimiz, kumandanlarına Mekke'ye girme emrini verdiği sırada, kendileriyle çarpışmağa kalkışılmadıkça hiç kimse ile çarpışmamalarını emretti. Aslında bir zaruret olmadan kutsal şehre kan dökmeden girmek en büyük emeliydi. Ancak altı erkek ile dört kadını Kabe'nin örtüsü altına sığınmış olarak bulsalar bile öldürmelerini emretti. Bunlar bilhassa dilleri ile Peygamberimiz'e ve İslama çok büyük eza ve zarar vermiş kişilerdir.
                Müslümanlar, verilen emir üzerine bölük bölük, edep ve vakar içinde Mekke'ye yöneldiler. Herkes kendisine gösterilen kapıdan içeriye girmeğe başladı. Ahaliden kimse taarruz etmediğinden, onlar da kimseye ilişmediler. Yalnız, Mekke'nin alt tarafında Handeme mevkiindeki müşrikler, Halid ibn-i Velid'in fırkasına taarruz etmişlerdi. Halid'in ordusu geçerken ok yağmuruna tuttular. Müslümanlardan iki kişiyi şehid ettiler.
                Bunun üzerine Halid ibn-i Velid, hücum emri vererek; "Bunlara bir ders vermenin zamanı gelmiştir" dedi ve askerlerine şöyle seslendi: "Onlarla çarpışınız. Öldürülebilen öldürülecek, bozguna uğrayıp kaçanlara dokunulmayacaktır." Çok kısa bir anda 24 kişinin boynunu vurdu. Diğerleri de, Müslümanların karşısında daha fazla dayanamayacaklarını anlayarak kaçtılar, evlerine çekildiler ve bu iş büyümeden kapandı.
                Halid ibn-i Velid'in, mecburen yaptığı çarpışmadan başka hiçbir kapıda Müslümanlar zorlukla karşılaşmadı. Artık, Mekke onların olmuştu. Müslümanlar takım takım, bölük bölük Mekke'ye akıyorlardı. Muhacirler, kendi beldelerine kavuşmanın sevinci içinde idiler.
                Müşrikler evlerinden dışarı çıkamaz olmuşlardı amma Müslüman olup da birliklere katılanlar da çoktu. Onlar Müslümanların arasına katıldıkça, evlerinde oturanlar da Müslüman olmak istiyorlardı.
                Peygamber Efendimiz şehre girince, Hacun'da Hz.Hatice'nin kabrine yakın bir yerde deriden bir çadır kurdurdu. Oradan Mekke'yi gözleriyle baştan başa bir süzdü. İçinden sekiz sene evvel hicret ettirilen ve hicret ederken; "Bir gün sana geri döneceğim ey Mekke şehri" buyurduğu mukaddes şehir, şimdi kendisine teslim edilmiş, önünde seriliyordu. Böylece, bir mucize neticesi, doğup büyüdüğü mübarek şehre hem de çok farklı olarak avdet etmişti.
                "Önceki evine gidip, orada oturmayacak mısın?" diyenlere,
                "Müşrikler bize ev bark mı bıraktı ki!" buyurdu.
                Peygamber Efendimiz, yanında zevceleri Hz.Ümmü Seleme ve Hz.Meymune olduğu halde çadırına girdi. Rasulü Ekrem, otağında bir müddet dinlendikten sonra, dinlenmeye daha fazla zamanları olmadığını hissetmişlerdi. Çadırında guslettikten ve halk da sukünet bulup yatıştıktan sonra devesi Kusva'yı çadırının önüne getirtip onun üzerine binerek Kabe'ye doğru hareket etti.  
            Kabe'nin Putlardan Temizlenmesi
                Bu ulvi belde Allah'ın Yüce Peygamberine çok tesir etti. Başını öne eğerek Kabe'ye karşı hürmetini ve Allah'a karşı da şükrünü eda ediyordu. O gün 20 Ramazan cuma günüydü. Allah Rasulüne, en büyük dostu Hz.Ebu Bekir (R.A.) refakat ediyordu. Kabe'ye varıncaya kadar Fetih Suresini okudu. Kabe'yi yedi defa tavaf etti. Elindeki asa ile putlara vuruyor, asasıyla dokunduğu putlar birer birer düşüyor, Rasulü Ekrem de; "Hak geldi batıl muzmahil oldu (yok olup gitti). Muhakkak batıl, daima yok olmağa mahkumdur..." diyordu.
                Putlar yüzleri üstüne sürtüldü, kırılıp yakıldı.
                Cebrail (A.S.), Peygamber Efendimiz'e; "Asanı eline alıp dokun onlara" dedi.
                Peygamber Efendimiz, asa ile dokundukça putlar arkalarının ve yüzlerinin üzerine düşüyorlardı. Peygamber Efendimiz'in, onlardan yüzüne işaret ettiği put, kafasının üzerine, kafasına dokunduğunda yüzünün üzerine yıkılıyordu. Dokunulup da yere yıkılmadık put kalmadı. Kabe onlardan temizlenerek asıl hüviyetine ait gayeye ulaştı. Halk oraya toplanmıştı. Her taraf lebaleb dolu olduğu halde Peygamber Efendimiz büyük «Fetih Hutbesi»ni okudu.  
FETİH HUTBESİ
                Peygamber Efendimiz, üç kere tekbir getirip, Allahü Teala'ya hamdü senada bulunduktan sonra şöyle buyurdu:
                "Allah birdir. O'ndan başka ilah yoktur. O'nun şeriki ve naziri yoktur. O Yüce Allah, vaadini yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Aleyhimize toplananları, yalnız başına hezimete uğrattı. Cahiliyete ait bütün gururlar, bütün kan ve mal davaları ayaklarımın altındadır. Onları mahvediyor, kaldırıyorum.
                Ey Kureyş cemaatı! Allahü Teala Hazretleri cahiliyet gururlarını, geçmişler ile gururlanmağı sizden uzaklaştırmış ve kaldırmıştır. Bütün insanlar Adem'dendir. Adem de topraktandır. Nitekim Yüce Allah buyuruyor ki; «Ey Nas! Biz sizi, bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi muhtelif milletlere, kabilelere ayırdık. Ta ki tanışasınız diye. Allah'ın nazarında en ekreminiz, en şerefliniz, Allah'dan en çok korkanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilen, her şeyden haberdar olandır. Muhakkak Cenab-u Allah ve Rasulü, sekir veren, insanı sarhoş eden şeyleri haram kılmıştır."
                Peygamber Efendimiz, bu hutbesiyle, Allah'ın birliğini, hak dinin esaslarını, insanlar arasında eşitlik ve mü'minler arasında kardeşlik olduğunu ilan etti.  
            Büyük Afv
                Hazreti Peygamberimiz, bu hitabesinden sonra, orada toplanan halka bir göz gezdirmiş, İslam'ı mahvetmek için her kötülüğü yapmış ve yaptırmış olan Kureyş reislerinin, şimdi orada bulunduğunu görmüştü. "Ey Kureyş cemaatı! Ey Mekkeliler! Ne dersiniz? Şimdi hakkınızda Benim ne yapacağımı sanırsınız? Benden ne beklersiniz?" diye sordu.
                Bütün Kureyş reisleri, korkularından önlerine bakıyorlardı. Biz, Senin hayır ve iyilik yapacağını sanır, Senden hayır bekleriz. Sen kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin. Kerem sahibi bir kardeş oğlusun. Gücün yetti iyi davran." dediler.
                Rasulü Ekrem; "Benim halimle, sizin haliniz, Yusuf (A.S.)'ın kardeşlerine dediği gibi olacaktır. Yusuf (A.S)'ın kardeşlerine dediği gibi, Ben de; «Size, bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok. Allah sizi yarlığasın, O esirgeyicilerin en esirgeyicisidir (Sure-i Yusuf, ayet 92)» diyorum. Hepinizi affettim. Bu gün, size karşı bir günah, tekdir ve ceza yoktur. Herkes işi gücü ile meşgul olsun." dedi ve Kureyş hakkında umumi bir af ilan etti.
                Peygamber Efendimiz, başta, (Hz.Hamza'nın ölüsüne bile hakaret eden) Hind olmak üzere, bütün düşmanları affetti. Ebu Cehil'in oğlu Ikrime'yi, Saffan'ı, Hz.Hamza'nın katili Vaşi'yi bile affetti. Yalnız; "Vaşi gözüme görünmesin. Sevgili amcamı hatırlayınca içim parçalanıyor." dedi.
                Kendisine ve Sahabelerine tüyleri ürpertici işkenceler yapmış, Müslümanları kızgın kumların üzerine yatırarak, göğüslerini dağlamış, en kıymetli Sahabelerinin kanına girmiş, ciğerini kemirmiş bir kavim hakkında umumi af ilan ediyor! Her türlü fırsat elinde olduğu halde onları serbest bırakıyor! Şüphe yok ki, büyüklüğün bu derecesi, ancak Peygambere mahsus, müstesna bir halettir.
                Öğle vakti olunca, Hz.Bilal'i çağırarak, kırılan en büyük Hübel putunun olduğu yere çıkıp ezan okumasını emretti. Fahri Kainat Müslümanlara imam olarak namazı bizzat kendisi kıldırdı. İşte o günden bugüne, Kabe'de her gün beş vakit ezan okunur ve namaz kılınır.
                Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Safa tepesinde yüksekçe bir yerde oturdu. Müslümanlığı kabul edecek olanlar, bölük bölük oraya gelip, güçleri yettiği kadar Allah'ın ve Rasulünün emirlerini dinleyecekleri ve itaat edecekleri hakkında, Peygamber Efendimizin elinden tutarak, eline vararak, birer birer bağlılık beyanında bulundular ve söz verdiler. Erkek kadın, büyük küçük bütün Mekkeliler geldiler. Evvela erkekler, sonra kadınlar gelip biat ettiler.  
            Kadınların Biatı
                Erkeklerden sonra kadınlar da biat ettiler. Kureyş kadınlarından, Ebi Talib kızı Hz.Ümmü Hani, Asım kızı Ümmü Habibe, Atike, İkrime'nin zevcesi Ümmü Hakim, Halid ibn-i Velid'in kızkardeşi Fahite, Ebü Süfyan'ın zevcesi Hind ve daha bazı itibarlı Kureyş kadınları, bir gurup halinde, biat etmek üzere Peygamber Efendimizin yanına geldiler. Bunlar içinde, vaktiyle Uhud muharebesinde Peygamber Efendimizin amcası Hz.Hamza'yı öldürten ve öldürttükten sonra karnını deşerek ciğerini çıkarıp ağzında çiğneyen Hind, Efendimize biat ederken, kendisini bildirmemek için yüzünü örtmüştü. Rasulü Ekrem, onu tanımış fakat tanıdığını belli etmeyip affetmişti.
                Rasulüllah'ın büyüklüğü, Hind üzerinde öyle büyük bir tesir yapmıştı ki Hind, şu sözleri söylemekten kendini alamadı: "Bu güne kadar en sevmediğim çadır, Senin çadırındı. Fakat, bugün Senin çadırından daha sevimli bir çadır göremiyorum."
                Hind; "Ya Rasulellah! El tutuşup Sana biat edelim mi?" diye sordu.
                Peygamber Efendimiz; "Ben kadınlarla el tutuşmam. Benim yüz kadına birden hitap etmem, her bir kadına ayrı ayrı hitap etmem gibidir." buyurdu.
                Rasulü Ekrem, eline bir bez sarıp, kadınlar ellerini Peygamber Efendimiz'in bez sarılı elinin üzerine koymak veya bir kap içinde getirilen suya elini batırdıktan sonra onu kadınlara verip, onlar da ona ellerini batırmak suretiyle biat etmişlerdir. Kadınlar biat ederken biat maddeleri olarak, şöyle söylüyorlar ve ahid veriyorlardı:
                "Allah'a şirk koşmayacaklar (hiçbir şeyi eş ve ortak tutmayacaklar), hırsızlık yapmayacaklar, zina etmeyecekler, evlatlarını öldürmeyecekler, hiç kimseye iftira ve buhtanda bulunmayacaklar, hak olan herşeyde Peygamber'e itaat edecekler, darlık ve varlık zamanında Peygamber'e sadık kalacaklar." Bunlara dair söz verip bağlılık beyanında bulunup, ahd-i misak ediyorlardı.
                Peygamber Efendimiz, Mekke'de 15 gün kaldıktan sonra Kureyş'e Müslümanlığı öğretmek için Muaz ibn-i Cebel'i bırakıp, Medine'ye döndüler.  
          HUNEYN MUHAREBESİ  (Hicri:8, M.:630)  
                Huneyn, Mekke ile Taif arasında, Tihame bölgesinde, bir çok inişli çıkışlı, dar geçitleri ve gizli yolları bulunan, Mekke'ye üç gecelik mesafede Zülmecaz panayırının kurulduğu yerin yanında, geniş bir vadidir.
                Peygamber Efendimiz'in Mekke'yi fethinden sonra, bütün Hicaz ülkesi Müslümanlığı kabule başlayınca, en kuvvetli putperestlerden olan Havazin ve Sakif kabileleri, aralarında ittifak yaparak, İslam selinin karşısına çıkmağa niyetlendiler. Dediler ki: "Muhammed, kavmiyle harpten kurtuldu. Şimdi bizimle harp eder. O bize hücum etmeden, biz O'na edelim"
                Malik ibn-i Avf başkanlığında toplandılar. Bunlara, içlerinde Sa'd ibn-i Bekir kabilesi de olduğu halde birçok kabileler iltihak ettiler. Bu kabile, Allah Rasulünün süt annesinin kabilesi idi. Bu kabilede Düreyd isminde harp ilminden çok anlayan bir ihtiyar bulunuyordu. Tecrübesinden istifade için onu da harp meydanına getirmişlerdi.
                Malik ibn-i Avf, ordusuna, kadınlarını, çocuklarını, mallarını ve hatta hayvanlarını bile beraberlerinde harp meydanlarına getirmelerini emrederek getirtmişti.
                İhtiyar Düreyd; "Burada ben ne için deve böğürmeleri, eşek anırmaları, hayvan sesleri, davar melemeleri, çocuk ağlamaları duyuyorum?" diye sordu.
                Malik; askerlerin dönüp kaçmaması için karıları ve mallarını da beraber getirdiğini söyledi.
                İhtiyar kurt Düreyd, Malik'in bu tedbirine karşı çıktı; "Bozgunu böyle şeyler önleyemez. Ancak senin, kılınçlı adamın ve oklu askerin olursa bozgunun önüne geçilebilir. Eğer yenilirseniz, karılarınızı kendi ellerinizle esir vermek zilletine düşersiniz" dedi.
                Malik, Düreyd'in görüşüne iştirak etmedi. 160 yaşındaki bu ihtiyar bunamıştır diye düşündü. Fakat, onun sözleri başında patlayacaktı.
                Malik, ordunun arkasına kadınları, onların arkasına develeri, onların arkasına sığırları, daha sonra koyunları dizdi. Bütün bunları ordunun kaçmaması için yapmıştı. Fakat, neticede bunların hiçbiri fayda vermeyecekti. Malik'in 20 bin kişilik ordusu, vadinin dar bir boğazını iki taraftan tutmuştu.
                Peygamber Efendimiz, Havazin ve Sakif kabilelerinin harbe başlamak üzere olduğunu öğrendiğinde, Attab ibn-i Eseb'i Mekke'ye idareci, Muaz ibn-i Cebel'i İslam esaslarını öğretecek muallim tayin etti. 5 Şevval cumartesi günü, 2.000'i Mekke'li olmak üzere 12.000 kişilik bir kuvvetle, Mekke'den Havazinlilere doğru hareket etti. Bu sefere, aralarında kadınlar da olduğu halde Mekke'li müşriklerden 80 kişi de kabile gayreti ve ganimet düşüncesiyle İslam ordusuna katıldılar. Müslümanlar, o zamana kadarkinden daha kalabalık bir ordu ile Huneyn mevkiine gelip, düşman karargahına yakın bir yerde konakladılar.  
            Çokluğa Aldanılmaması
                Peygamberimiz, seher vakti orduyu savaş düzenine koydu. Bayraktar ve sancaktarlara, bayrak ve sancaklarını verdi. Muhacirlerin sancağını Hz.Ali'ye, bayraklarını Sa'd ibn-i Ebi Vakkas'a ve Hz.Ömer'e verdi. Hazrecinkini Hubab ibn-i Münzir'e, Evsin sancağını Useyd ibn-i Hudayr'a ve diğer sancakları kabile reislerine verdi. Kendisi de zırhını ve miğferini giyerek devesine bindi. Müslümanları harbe teşvik etti. Sadakat ve bağlılık gösterirler, güçlüklere göğüs gererek sebat ederlerse, fetih ve zafere kavuşacaklarını müjdeledi.
                Müslümanlar, daha önce hiç görmedikleri çokluk ve kalabalıklarını görünce, biraz kendilerine güvendiler. Baştan aşağı silahlanmış askerlerin yürüyüşünden çöl adeta titriyordu. «Artık bize azlık yüzünden mağlup olmak yok. Bu ordu hiç mağlub olur mu?» diye düşünenler olmuştu.
                Huneyn vadisine, sabahın alacakaranlığında savaş düzeni halinde inilmeğe başlanmıştı ki, vadinin etrafında pusu kurmuş olan düşmanın çenberine düşüldü. Gururlanmak Müslümanlara ve hele hele şerefli Eshaba hiç yakışmayacağı için Mevlamız bu durumu hem onlara ve hem de onların şahsında kıyamete kadar gelecek olan bütün Müslümanlara ibretli bir ders kıldı.
                Gururla laf söyleyen Müslümanlar, daha sözlerini bitirmeden, düşman, boğazın dar yerindeki pususundan kalkarak Müslümanları ok yağmuruna tuttu. Bu ani karşılaşmadan sonra, Müslümanların ordusunda bir bozgun baş gösterdi. Peygamberimiz'le birlikte gelip, Müslümanların bozguna uğradıklarını gören bazı Mekkeliler, (kalbinde henüz Müslümanlık kökleşmemiş olan yeni Müslümanlardan bazıları) kendi aralarında konuşmağa başladılar.
                Ebu Süfyan; "Bu bozgunun denize kadar önü alınmaz" dedi.
                Birisi de; "Bugün sihir bozuldu." demişti.
                Süheyl ibn-i Ömer; "Muhammed ve Eshab'ı bir daha düzelemez, savaşamaz" dedi.
                Ikrime ibn-i Ebu Cehil; "Bu, yerinde bir söz değildir. İşler ancak Allah'ın elindedir. Muhammed (S.A.V)'in elinde bir şey yoktur. Bugün harp, O'nun aleyhine ise, yarın muhakkak O'nun lehine olacaktır." dedi.
                Allah'ın Yüce Peygamberi, harp meydanında Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer, Hz.Ali, Hz.Abbas... (R.A.) ile kalıverdi. Kaçanlar mağlubiyet ve bozgun haberini Mekke'ye ulaştırdı.  
            Allah'ın Nusreti İle Müslümanların Tekrar Toparlanması
                Bu karışık durumda Peygamber Efendimiz, kaçanları durdurmağa çalışıyor, koca bir düşman ordusu karşısında yalnız kaldığı halde yine davasından dönmüyor, hak davasında sabit olduğunu ısrarla belirtiyor, düşmanlara ve kaçanlara karşı sağına soluna dönerek; "Enen'nebiy la kizib, enebnü Abdülmuttalib la kizib" diye haykırıyordu. Fakat, kaçışanlardan hiçbirinin döndüğünü görmüyordu.
                Ayrıca, bu esnada amcası Abbas'ın gür sesi dağılanları, Peygamberin etrafında toplanmağa çağırıyordu. Hz.Abbas, Medinede seher vakti Ka'b mevkiindeki hizmetçilerine Seli dağının tepesinden seslenir ve sekiz millik uzaklıktan sesini onlara duyururdu. Hz.Abbas (R.A.); "Ey Ensar topluluğu! Ey Rıdvan biatı topluluğu! Ey Akabede biat eden Ensar! dönünüz...!" diye seslendi.
                Bütün vadide olanlar O'nun gür sesini işitti. Hepsi ölüm üzere yaptıkları biatı hatırladılar. Duyan mıhlanıp kaldı. Mıhlanıp kalan önündekini durdurdu.
                Daveti işiten Müslümanlar, "Lebbeyk, Lebbeyk (emrindeyiz, emrindeyiz)" diyerek atlarının ve develerinin eğerlerini geri çevirerek Allah Rasulüne doğru koştular.
                Onların bu davete icabet edişleri develerin, ineklerin yavrularını özleyerek gelişlerini andırıyordu. Sanki, evvela geri dönenler başka, tekrar dönenler başka insanlardı. Sanki, Sahabilik onlardan bir an kalkar gibi olup tekrar yerine oturmuştu, nehir tersine dönmüştü. Hep birden toplanıp düşmanın üstüne sel gibi atıldılar.
                Fahri Kainat o esnada; "işte fırın şimdi kızıştı." buyurdu. Yerden bir avuç toprak alarak, müşriklerin yüzüne doğru «yüzleri kara olsun» diye savurdu. Büyük bir mucize zuhur etti. Havazinlilerden, gözlerine ve ağızlarına toprak veya kum dolmadık bir kimse kalmadı.
                Gökten düşen demir parçalarının taşların üzerine vurmasıyla çıkan sesler gibi sesler duyulmağa başladı. Hz.Ali onların bayraktarlarını da öldürünce, şiddetleri kesildi. Müslümanların elinden kurtulmak için, son sür'at kaçmağa başladılar. Kısa zamanda düşman dağıldı. Artık öldürülen öldürülene, esir edilen esir edilene, kaçan kaçana... Tam galip gelecekleri sırada, mağlub olup hezimete uğramaları onlara büyük bir ders olmuştu.
                Talha Hazretleri, müşriklerden 20 kişiyi katlederek rekor kırmıştı. Halid ibn-i Velid (R.A.) da çok düşman katletmesinden dolayı, derin yara almıştı.
                Huneyn Muharebesinin bidayetinde Müslümanlar, biraz mağlubiyet acısını tattıktan sonra Allah'ın yardımıyla galip geldiler, zafere eriştiler.
                Bu hususu Kur'an-ı Kerim'de, Cenab-u Hakk şöyle beyan ediyor: "Andolsun ki Allah, bir çok harp yerlerinde ve Huneyn gününde size yardım etmiştir. O Huneyn günündeki çokluğunuz, o zaman size ucub vermişti. Bu, size gelecek kazadan bir şeyi gidermeğe yaramamıştı. Yeryüzü o genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet bozularak gerisin geri dönüp gitmiştiniz. Sonra Allah, Rasulü ile mü'minlerin üzerine sekinetini «kuvve-i maneviyesini» indirdi, görmediğiniz, «melek » ordularını indirdi ve kafirleri azaplandırdı. Bu, o kafirlerin cezası idi." (Sure-i Tevbe, ayet 25-26).
                Müşriklerden 300 kişi öldürülmüş, Müslümanlardan 70 şehid verilmişti. Ayrıca bu harpte, daha önceki harplerin hiçbirinde elde edilmeyen ganimet elde edildi. Şöyle ki: 24.000 deve, 40.000 koyun, 4.000 okka gümüş, 6.000 esir alındı.
                Müşriklerin kumandanı Malik'in bozulan ve kaçan ordusunun bir kısmı Taif'e sığındı, diğer bir kısmı ise Nahle'ye, geri kalanlar da Evtas mevkiinde karargah kurdular. Rasulü Ekrem, Evtas'da onları takip vazifesini Ebu Amr (R.A.)'a vermişti. Ebu Amr, onlarla çarpıştı. Birçoklarını öldürdükten sonra ağır yaralanınca, yerine Ebu Musal Eş'ari'yi geçirdi. Ebu Musal Eşari, onları bulundukları yerde perişan etti. Mallarını ve aldığı esirlerle birlikte geri dönüp, Rasulüllah'a geldi.   
            Büyük Vefakarlık
                Esirlerin içinde, beni Saad kabilesinden Haris'in kızı Şeyma da vardı. Şeyma, Rasulü Ekrem'in süt kızkardeşi olduğunu haber verince hemen huzura çıkarıldı.
                Rasulü Ekrem, süt kardeşini hemen tanımış ve gözlerinden yaşlar akmağa başlamıştı. Onunla alakadar oldu. Hırkasını çıkarıp yere serdi. Onu üzerine oturttu. Ona çok hürmette bulundu ve kendisine bir köle, bir cariye, iki deve ve bir miktar koyun vererek, kabilesinin Müslüman olanlarına iade etti.
                Havazin'den, Peygamber Efendimize ricada bulunmak için bir heyet gelmişti. Peygamber Efendimiz onlara; "Malınızı mı yoksa ailelerinizi ve çocuklarınızı mı istiyorsunuz?" diye sordu. Onlar da; "Aile ve çocuklarımızı istiyoruz" dediler.
                Bunun üzerine Peygamberimiz, kendisine ve Abdulmuttalib oğullarına düşen esirlerin hepsini serbest bıraktı. Bunu gören diğer Eshab da kendilerine düşen bütün esirleri serbest bıraktı. Böylece 6 bin esir serbest bırakılmış, hürriyetlerine kavuşturulmuş oldu.
                Rasulü Ekrem, Havazin reisi Malik'e haber göndererek: "Eğer gelip Müslüman olursa, onun da ailesi kendisine verilecektir." buyurdu.
                O da geldi Müslüman oldu. Peygamber Efendimiz, onun da ailesini serbest bıraktı. Mallarından ayrı olarak kendisine 100 deve de verdi. Havazinliler ve Malik çok duygulandılar ve çok sevindiler. Kalpleri fetholdu. Müslüman oldular.  
               
          TAİF MUHASARASI  (Hicri:8, M.:630)  
                Taif; rakımı yüksekçe, akarsuları, ekinleri, hurma bahçeleri, üzüm bağları bulunan, muz ve sair meyvalar yetişen, Mekke'nin doğusunda, Mekke'ye yaya yürüyüşüyle bir günlük mesafede, kalelerle çevrili, büyük bir şehirdir.
                Evtas'da bozguna uğrayan Sakifliler, Taif'e sığınmışlardı. Kalelerini onarmışlar, bir yıllık gıda maddelerini kale içine toplayarak, kalelerini de içerden kilitleyip, savaşa hazırlanmışlardı.
                Rasulü Ekrem, onların bu fikirlerini öğrenip, maksatlarını anlayınca, Huneyn'in esir ve ganimet mallarını, Mekke'ye on mil mesafedeki Cirane mevkiinde, bir miktar askerin nezaretinde bırakarak, Taif'e yürüdü. Öncü kuvvetlerin başına, Allah'ın çekilmiş kılıncı Hz.Halid'i, kumandan tayin etti. Peygamberimiz, çok geçmeden Taif'e geldi ve kaleyi tamamen kuşattılar. Kalenin yanına karargah kurdular. Fakat, düşmanlar Müslümanları şiddetli ok atışına tuttular. Müslümanların attıkları oklar, Taiflilerin attıkları oklarla havada çarpışarak, geri dönüp Müslümanların üzerine düşüyordu. Müslümanlardan birçoğu yaralandı. Oniki kişi de şehid oldu. Müslümanlar ok menzilinden biraz yükseğe çekildiler. Muhasara böyle 18 gün kadar devam etti.
                Düşman, kalelerinden çıkmayınca Halid ibn-i Velid, onların kale arkası savaşmalarından bıkmış ve usanmıştı. Meydana çıkarak, kendilerinden; meydana çıkıp, kendisiyle çarpışacak er istedi. Bunun üzerine Abdi Yalil, Halid ibn-i Velid'e şu cevabı verdi: "Kalenin içinde sana karşı çarpışacak biri yoktur. Biz yiyeceğimiz bitinceye kadar burada kalacağız. Eğer sen, bu yiyecekler bitinceye kadar beklersen, hepimiz kılıçlarımızla sana iner, hiç kimse kalmayıncaya kadar dövüşürüz".
                Muhasara uzuyordu. Selmanı Farisi'nin; "Ya Rasulellah! vaktiyle biz Faris ülkesinde, düşmanımızı mancınıkla yenerdik, onlar da bizi mancınıkla yenerdi. Eğer mancınık olmazsa uzun zaman otururduk." demesi üzerine,
                Peygamber Efendimiz, mancınık yapılmasını emretti. Önce Selman-ı Farisi eliyle bir mancınık yapıp Taife karşı dikti. Kalenin duvarını delmek için bu ağaçtan yapılmış tanklarla saldırdılar. Fakat, Taifliler ve Sakifliler, bunların üzerine kızdırılmış sapan demirleri ve şişler atarak tankları yakıyorlar, içindekilerin kaleye yanaşmasına fırsat vermiyorlardı.
                Nihayet Allah Rasulü; "Bir üzüm asması kesene, cennette bir üzüm asması mevkii var." diyerek Taiflilerin üzüm asmalarının ve bağlarının kesilmesini emretti. Meyvesi yenmeyen ağaçtan herkesin beşer tane kesmesi emrolundu. Bu onları bezdirip boyun eğdirmek içindi.
                Taifliler, bağları ve hurmalıkları kesilmeğe başlanınca şöyle bağırdılar: "Onu, Allah ve merhamet için bırakın."
                Allah Rasulü de; "Ben bağınızı Allah'ın rızasını ve akrabalık hakkını gözeterek bırakıyorum." buyurarak asma ve hurmaları kestirmekten vazgeçti.
                Daha sonra, Allah Rasulü bir münadi çıkartarak; "Kim kaleyi terkeder, bize gelirse o, emindir." diye bağırmasını emretti. Bu nidadan sonra on kişi kaleden çıktı ve Müslümanlara iltica ettiler.
                Allah Rasulü, Sakif kalesinin şiddet durumunu görünce, fethin nasip olamayacağını anladı. Nevfel biniMuaviye ile gitmek veya kalmak hususunda istişare etti. Nevfel bin-i Muaviye de şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasulü! tilki inindedir. Burada kalırsanız onu alırsınız. Onu terkederseniz, size zarar vermez."
                Bazı Sahabiler, Peygamber Efendimiz'den, Sakif için beddua etmesini istediler. O da; "Allahım Sakif'e hidayet nasip et, doğruyu göster. Onları bize getir." diyerek dua buyurdu.
                Rasulü Ekrem burada daha fazla durmanın faydalı olmayacağına kanaat getirerek, dönmeğe karar verdi. Ordusuyla birlikte Taif'den, Cirane denilen yere gelip, konakladılar. Burada on günden fazla kaldılar.  
            Huneyn Ganimetlerinin Taksimi
                Peygamberimiz, ganimetleri bölüştürmeğe, dağıtmağa Ebu Cehm Huzeyfet-ül Adiyy'i me'mur ettiler. Herkese hisselerini dağıttırdı. Piyadelerden her birine ya 4'er deve, ya da bunların karşılığı olarak 40'ar koyun, süvarilere ise ya 12'şer deve, ya da bunların karşılığı olarak 120'şer koyun düştü. Yanlarında bir attan fazla at bulunduranlara, birden fazla atlar için hisse verilmedi.
                Huneyn ganimetinin taksiminde Rasulüllah Efendimiz, yeni Müslüman olanları, daha Müslümanlığı yeni kabul etmiş Mekke ulularını hoşnut etmek için, ganimette onlara fazlaca verdi. Ebu Süfyan ve oğluna 100'er deve, İkrime ibn-i Ebu Cehil, Haris ibn-i Keled, Haris ibn-i Hişam, Süheyl ibn-i Amr, Huveyt ibn-i Abduluzza gibi eşraftan sayılanlara da 100'er deve, ikinci derecede gelen diğer guruba ise 40'ar deve verdi.
                Cenab-u Hakk'ın hükmü olarak, alınan ganimetlerden daima beşte biri Allah ve Rasulü yolunda hizmet için ayrılır, Peygamber Efendimiz'in tasarrufunda olur, geriye kalan beşte dördü, gaziler arasında taksim edilirdi.
                Taksimat bu usul üzerine yapıldı. Peygamber Efendimiz, kendine ayrılan bu beşte birini de İslamı yeni kabul etmiş, Müslümanlığa tam ısınmamış olan Mekke uluları ile Müellefe-i Kulüb'e taksim etti.
                Mekke ulularından Ebu Süfyan'a, oğlu Muaviye ve Yezid'e yüzer deve, kırk okka altın, Ikrime bin-i Ebu Cehil, Haris ibn-i Hişam, Hüveyt ibn-i Abduluzza ile Süheyl ibn-i Amr'a da bu kadar mal verilmişti. Böylece, on kişi ayrıca taltif edilmiş oldu. Bunlar birinci derecede kalpleri İslam'a ısındırılmak istenenlerdendi. Kalpleri İslam'a ısındırılmak istenen bu kimseler, daha sonra en kuvvetli Müslümanlardan olmuşlardı. Ebu Süfyan'ın oğulları, Yezid ile Muaviye ve Hüveyt ibn-i Abduluzza, Rasulü Ekrem'in katiblik hizmetinde bulunmuşlardı.
                Rasulü Ekrem, ganimet mallarını taksim ederken her zamanki gibi cömertti. Müellefe-i kulüb denilen kimselere fazla hisse verdi. Dünkü düşmanlarından bugün safları arasında gördüğüne de ihsanda bulunuyordu.  
            Müellefe-i Kulüb
                Kalpleri İslamiyete alıştırılacak, ısındırılacak olanlardı. Peygamber Efendimiz, bütün bunlara sadaka ve ganimetlerden vermek, güzel iyi muamele etmekle;
Bazılarından gelebilecek kötülükleri önleyip, Müslümanların gönüllerini rahatlaştırmağı,
İçlerinden Müslüman olanların İslamiyette sebatlarını ve tebaalarının da onlara uyarak Müslüman olmalarını sağlamağı,
Müslümanlıkları henüz gelişmemiş olanların da Müslümanlıklarını geliştirip, güzelleştirmeği istemiştir.
                Ganimetlerin taksimi sırasında, bazı zayıf görüşlü ve münafıklar, Rasulüllah'ın adaletli hareket etmediği iddia ve iftiralarında bulundular. Peygamberimiz buna çok üzüldü, bu haksız ithamlar karşısında sabır ve metanet içinde ikazda bulundu. Sonra devesine bindi ve devesinin hörgücünden bir kıl alarak şöyle dedi: "Ganimetten hiçbir şey bende kalmadı, velev ki şu kıl kadar olsun. Hatta beşte bir benim hakkım da size verilmiştir. Ganimetten, kim bir iplik haksız yere aldıysa kıyamette bu onun için ateştir."  
            Üzüntü Veren Söylentiler ve Ensarın Ağlaması
                Allah Rasulü'nün Kureyş'e ganimetleri çokça vermesi, insanların en kıymetlilerinden olan Ensar'ın bazıları arasında söylentilere yol açtı. Kureyş kabilesinden yeni Müslüman olanlar, harbe ilk defa giriyordu. Kendilerinin ise yıllardır, harplerde, darplerde, cihad hizmetlerinde olduklarını dikkate alarak; "Bu hal acaiptir. Kureyş'e infak ediyor, bizi ise terkediyor. Kılıçlarımızdan onların kanları damlıyor, Peygamber artık kendi kavim ve kabilesine kavuştu. Bizimle Medine'ye döner mi hiç!" diyenler olmuştu.
                Peygamber Efendimiz, bu söylentileri duyunca onları toplayarak endişelerini izale etti ve dedi ki; "Ey Ensar! Ben bu hareketi Kureyş'i İslama ısındırmak için yaptım. Siz ise dünyalık, basit şeyler için gazaplandınız. Ben ise sizin imanınıza kefil oldum.
                Ey Ensar! Onlar deve ve davar sürülerini alıp diyarlarına giderken, siz Allahın Rasulü'nü alıp memleketinize dönmeğe razı değil misiniz? Sizin kavuştuğunuz, onların elde ettiğinden daha hayırlı ve üstündür."
                Rasulü Ekrem'in bu sorusu, bütün Ensarın beynindeki şüpheleri sildi süpürdü. Hepsi de; "Razıyız... razıyız, Ya Rasulellah!" dediler.
                Bundan sonra, Rasulüllah dedi ki: "Hayatım, yedi kudretinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, eğer hicret olmasaydı ben Ensardan bir fert olmağı tercih ederdim. Eğer bütün halk bir yola dökülse, Ensar da bir yola dökülse, Ben Ensarın gittiği yolu tutardım. Ey Allahım Sen Ensara rahmet et. Onların oğullarını ve oğullarının oğullarını bağışla".
                İçten gelen bu sözler Ensarın ruhlarına işledi. Gözyaşlarını tutamadılar. Öyle ağlamışlardı ki sakalları bile iyice ıslanmıştı ve hepsi birden; "Biz Allah Rasulüne razıyız. Biz ganimet olarak sana razıyız. Eğer arzu edersen, bütün mülkümüzü de dünyalık verdiklerine bağışla. Bizim maksadımız, Senin razı olmaklığındır. Sensiz, dünya malı, bize lazım değildir!" dediler.
                Peygamberimiz, onların hallerine çok razi oldu. Çoluk çocukları için hayır dualarında bulundu. "Sizinle kıyamet günü buluşma yeri Havz-ı Kevser'in başı olsun." buyurdu. Böylece Ensarı Kiram da hoşnut ve mesrur olarak dağıldılar.
                Rasulü Ekrem, harp işlerini ve ganimetler mes'elesini bitirdikten sonra, Cirane de ihrama girdi. Geceleyin Mekke'ye gelerek tavafını yaptı. Yine, geceleyin Cirane'ye oradan da Medine'ye dönmek üzere harekete geçti. Bütün ordu Medine'ye salimen vardı.  
            Şair Keab'ın Müslüman Oluşu
                Şair Keab, müşrikler arasında meşhur bir şairdi. Söylediği şiirlerle, Peygamberimiz'e sataşmalarda bulunmuş, diliyle Peygamber Efendimiz ve Eshabını çok rahatsız etmiş olduğundan, hakkında Peygamberimiz; "Kim rastlarsa, Keab'ı öldürsün. Artık onun kanı helal kılınmıştır." buyurmuştu. Mekke fethinde, Kabe'nin örtüsü altına sığınmış olsalar da kanı heder, helal kılınanlardan olup, öldürülmesine karar verilmiş olanlardandı.
                Keab, öldürüleceğini duyunca kaçmıştı. Arabistan'da kabileler arasında İslamiyet sür'atle yayılmağa başlayınca Keab için sığınacak yer kalmamıştı. Nereye gitse kendisine «bize gelme» deniyordu.
                Müslüman olmuş olan Keab'ın kardeşi, kendisine mektup yazarak; Rasulüllah'a gelmesini Müslüman olup, afv dilemesini isteyerek şöyle yazmıştı: "Rasulullah (A.S)'ın yanına hiçbir kimse gelmemiştir ki kendisi «Allah'dan başka bir ilah bulunmadığına ve Muhammed (S.A.V.)'in Rasulüllah olduğuna şehadet etsin de Rasulüllah da onun Müslümanlığını kabul etmesin.» Bu mektubum sana vardığı zaman eğer canın sana gerekli ise Müslüman ol, acele Rasulullah'ın yanına gel".
                Mektup Keab'a ulaşınca, Keab, Hz.Ebu Bekir (R.A.) haber göndererek, «Medine'ye gelip, Müslüman olacağını, kendisini himayesine almasını» istedi. Bilindiği takdirde, öldürüleceğinden korkuyordu. Gizlice Medine yolunu tuttu. Hz.Ebu Bekr'e sığındı. Hz.Ebu Bekir (R.A.), onu Rasulü Ekrem'in huzuruna çıkardı. "Ya Rasulellah bu adam biat edecek." dedi.
                Bunun üzerine Keab, hemen Rasulü Ekrem'in elini tutarak, özür ve af diledi. Kendisinin Keab olduğunu bildirmiyordu. "Ya Rasulellah! Keab ibn-i Züheyr yaptıklarına pişman ve Müslüman olarak Senden eman dilemeğe gelmiş bulunuyordur. Ben onu Sana getirsem ona eman verir, kendisinin tövbesini ve Müslümanlığını kabul eder misin?" dedi.
                Peygamberimiz; "Evet." buyurdu.
                Bunun üzerine Keab ibn-i Züheyr; "Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Rasulühu (Şehadet ederim ki; Allah'dan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki; muhakkak Muhammed (S.A.V) de Allahu Teala'nın kulu ve Rasulüdür." diyerek şehadet getirdi, iman etti.
                Keab, kendini tanıttığı zaman Ensardan biri sıçrayıp ayağa kalktı; "İzin ver Ya Rasulellah, şu Allah düşmanının boynunu vurayım." dedi.
                Peygamberimiz; "Vazgeç ondan, o üzerinde bulunduğu halden pişman ve Hakk'a dönmüş olarak gelmiştir." buyurdu.
                Keab, daha önceden yaptıklarına çok pişmanlık içinde idi. Çünkü, kendisini kurtarmak isteyen bu büyük Peygamber hakkında çok kötü şeyler düşünmüş ve yazmıştı. Bu defa yüce huzurda; «Banet Suad» diye anılan Peygamber Efendimiz'i metheden meşhur uzun kasidesini okumağa başladı. Bu kaside; adet üzere, şairin sevgilisi Suad'ın ayrılığından, onu terkedişinden, vefasızlığından duyduğu teessürünü, kalbinin elemlerini, yana yakıla ifade ile başlayıp, sevgilisinin güzelliğini, tatlı ve ince sesini, parlak çehresini, semavi tebessümünü sayarak bir girizgah yaptıktan sonra asıl maksada gelir, sözü Peygamberimiz'e getirir, onu methederken belağatın şahikasına yükselir. Rasulullah'ın bana vaadde bulunduğunu duydum. Ondan zaten afv umulur, diyerek afv diler.
                Keab; "Şüphe yok ki Rasulüllah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek için sıyrılmış, Allah'ın keskin ve yalın kılıçlarından bir kılınçtır." mealindeki beyitlerine gelince, Peygamber Efendimiz yanındaki Kureyş Muhacirlerine bakıp gömleğinin yeniyle işaret ederek; "Dinleyiniz!" buyurdu.
                Peygamberimiz, bu kasideyi dinledikten sonra büyük bir haz duymuştu. Bu beyitler Fahri Kainatın çok hoşuna gitmiş, o anda yanında hediye edecek başka bir şey olmadığından üzerindeki hırkasını çıkararak şair Keab'a hediye etmiştir. Ondan dolayı bu kasideye «Kaside-i Bürde» denir.
                Hz.Muaviye, hilafeti zamanında bu hırkayı Keab'dan satınalmak istemişti. Vermedi. Hz.Keab vefat edince, mübarek hırkayı Hz.Muaviye yirmibin dirheme varislerinden satın aldı. Ondan sonra gelen halifelerden birbirine intikal etti. Nihayet, Osmanlı hükümdarı Yavuz Sultan Selim Han'ın, Mısır'ı fethiyle mukaddes emanetler arasında İstanbul'a getirildi. Osmanlı sultanlarının son derece dikkat ve hürmetle muhafaza ettikleri bu «Hırka-i Şerif», halen Topkapı Sarayında, Hırka-i Saadet dairesinde, Emanat-ı Mübareke arasında mahfuz olup ziyaret edilmektedir.  
            Tayy Kabilesi ve Hatemi Tayy'in Kızı
                Peygamber Efendimiz, hicretin 9.yılının Rebiulahar ayında Hz.Ali'yi Ensarın ileri gelenlerinden 50'si atlı 100'ü develi olmak üzere 150 kişilik bir kuvvetle Tayy kabilesinin putu olan Füls'ü yıkmağa gönderdi. Baskın yapılacağı zaman, birlikleri dağıtıp, her taraftan birden bire baskın yapılmasını emretti. Atlar yanlara, yedeklere alınıp develere binildi. Beni Esedlerden Haris isminde bir zatın kılavuzluğu ile yola çıkıldı.
                Nihayet mücahitler tan yeri ağarırken, birliklerini her taraftan saldıracak biçimde dağıtıp Hatemi Tayy ailesinin konak yerine birden baskın yaptılar. Öldürülenler öldürüldüler, esir edilenler de esir edildiler. Mücahitlere Tayy ailesinden hiçbiri gizli kalmadı. Bu arada Hz.Ali ve arkadaşları bütün putları kırdıktan sonra meşhur Füls isimli putun yanına varıp parçası kalmayacak şekilde onu da parçaladılar. Füls'ün deposunda Resub, Mihzem ve Yemani adlarında üç kılınç ile üç zırh gömlek bulundu. Kılınçlardan ilk ikisi, Haris ibn-i Ebi Şimr'ül Gassani tarafından bu puta hediye edilmiş ve üzerine asılmıştı.
                Tayy kabilesinin reisi olan Adiyy ibn-i Hatem korkusundan kendisi gibi hıristiyan olan Suriye'deki Şam Araplarının yanına kaçmıştı.
                Hz.Ali, birçok ganimet ve ele geçirdiği esirlerle Medine'ye döndü. Bu esirlerin arasında, sahavet ve iyiliği ile meşhur Hatemi Tayy'ın kızı Saffane de vardı. Medine'ye varınca, Saffane Allah Rasulü ile görüşmek ve kendisine hürriyet vermesini istemek için izin istedi.
                "Ya Rasulellah! Babam öldü, kardeşim de kayboldu. Onun verdiği iyilikten bana emniyet ver. Benim babam aileleri korur, esirlerin esaret bağlarını çözer, açları doyuyur, çıplakları giydirir, konukları ağırlar, yemekler yedirir, selamlaşmağı yapar, dileyicilerin dileklerini reddetmezdi. İşte ben o Hatemi Tayy'ın kızıyım." dedi.
                Peygamberimiz; "Ey kadın! Bunlar gerçekten mü'minlerin sıfatlarıdır. Keşke baban Müslüman olsaydı da onu rahmetle ansaydık. Senin istediğin şeyi yapacağım. Gitmek için acele etme. Kavminden seni yurduna ulaştıracak, güvenilir kişiler buluncaya kadar bekle. Bulduğunda bana haber ver." buyurdular.
                Saffane binti Hatem, Müslüman oldu. Müslümanlığını İslam amelleriyle geliştirdi ve güzelleştirdi. Kavminden tanıdık kimseler gelince Rasulüllah'a gelerek; "Ya Rasulellah, kavmimden bazı kişiler gelmiştir. Onlar, benim için güvenilir ve beni yurduma ulaştırır kimselerdir." dedi.
                Bunun üzerine, Rasulü Ekrem Saffane'ye giyimlik elbise, binit ve yol harçlığı, azığı vererek adamlarıyla birlikte Şam'a gönderdi.  
            Adiyy ibn-i Hatem'in Müslüman Oluşu
                Saffane Şam'a gelip, Allah Rasulünün kendisine yaptığı muameleyi kardeşi Adiyy'e anlattı. Adiyy: "Peygamber hakkında görüşün nedir?" diye sordu.
                Saffane, şöyle cevap verdi: "Ben senin, hemen bu zata iltihak etmeni istiyorum. Eğer, O Peygamber ise O'na tabi olmakta başkalarını geçmen, senin için bir fazilet ve üstünlük olur. Yok eğer bir hükümdar ise onun sayesinde Yemen'deki saltanatını kaybetmez, hor ve hakir bir duruma düşmezsin. Artık karar vermek sana aittir."
                Adiyy; "Vallahi benim görüşüm de budur." dedi.
                Bunun üzerine Adiyy, Şam'dan kalkıp Medine'ye vararak mescide çıktı. Allah Rasulü onu görünce işini çabucak bitirdi. Adiyy'i evine götürmek üzere kalktı. Yolda, ihtiyar bir kadın ile karşılaştılar. İhtiyar kadın çeşitli şeyler sorarak Allah Rasulünün vaktini aldı.
                Adiyy kendi kendine, «bu zat melik değildir. Melikler yolda fakirlere bakmazlar, onların ihtiyaçları ile yolda meşgul olmazlar» diye düşündü. Eve varınca Rasulüllah, Adiyy'e deriden minderini vererek onun üzerine oturmasını istedi. Adiyy oturmaktan çekindi ve minderi Rasulüllah'a geri verdi. Fakat, Yüce Peygamber kabul etmedi. Adiyy mindere, Allah Rasulü de yere oturdu. Adiyy «bu hükümdar işi değildir» diye düşündü. Allah Rasulü biraz durduktan sonra Adiyy'e üç defa; "İslam olursan kurtulursun." diye hitap etti.
                Adiyy; "Ben din üzerindeyim." dedi.
                Orada Allah Rasulü; "Ben senin dinini senden daha iyi biliyorum." buyurdu.
                Adiyy, bu sözün manasını anlayamamıştı ve "Benim dinimi benden daha mı iyi biliyorsun?" diye sordu.
                Allah Rasulü; "Evet." diye cevap verdi.
                Daha sonra yüce Rasul, ona, mesih dininde olmayan, Arap kaidelerine göre yapılan bazı şeyleri söyledi ve sözlerini şöyle bitirdi: "Sen, kavminden dörtte bir vergi alıyorsun. Yani, ganimetlerin dörtte birini alıyorsun. İşte bu senin dinine göre helal değildir." buyurdu.
                Adiyy; "Evet doğrudur." dedi ve kendi kendine «Muhakkak ki bu zat Peygamberdir. Çünkü O, meçhül şeyleri biliyor.» diye düşündü.
                Daha sonra Allah Rasulü şöyle dedi: "Ey Adiyy! Senin bu dine girmene mani olan şeyleri biliyorum. Sen bu dine girenleri fakirler, yoksullar görüyorsun. Fakat, Allah'a yemin ederim ki mallar onlar için o kadar çoğalacak ki onu alacak kimse bulunmayacak. Sen düşmanları Müslümanlara nazaran çok görüyorsun. Fakat, Cenab-u Hakk dinini te'yid edecek ve bu yüce din her tarafta emnü eman tesis edecek, o kadar genişleyecek, kudret ve şevket kazanacak ki; tek başına Kadisiyye'den  kalkan bir kadın hacca gidecek, yolda Allah korkusundan başka hiçbir şey, bir korku duymayacaktır. Sen başka yerlerde melikler sultanlar görüyorsun. Allah'a yemin ediyorum ki bir gün onların beyaz sarayları fethedilecektir".
                Artık Adiyy inanmış ve Müslüman olmağa karar vermişti. Adiyy'in tek ve son sözü şu oldu: "Eşhedü en la İlahe İllallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasulüh «Ben inanır ve şehadet ederim ki Allah'dan başka bir ilah yoktur. Muhammed (A.S.) O'nun hem kulu ve hem de Rasulü'dür»".
                Çok geçmeden, Peygamber Efendimiz'in haberi tahakkuk etmiş, İslam ülkelerinde, emsalsiz bir asayiş ve emniyet kurulmuş, halk huzur ve rahata kavuşmuştur. Adiyy, Allah Rasulü'nün haber verdiği bütün bu şeyleri gördü ve onların içinde yaşadı. Zamanla Adiyy ibn-i Hatem, çok meşhur olup Eshab arasında çok sevildi. İslami ilimleri öğrenerek alimler arasına katıldı. Herkes ona bir şey danışmağa geliyordu.
                İşte meşhur Adiyy'ibn-i Hatem bu zattır.
    
          TEBÜK GAZASI   (Hicri:9, M.:630) 
 
                Tebük Medine ile Şam arasında bir yer olup, hicretin 9.yılı Receb ayında bir perşembe günü Hz.Peygamberimiz buraya bir sefer düzenlemiştir.
                Bu tarihlerde, Bizans İran'ı mağlub etmişti. İslamın yayılmasına karşı koymak ve bu yayılmağı önlemek maksadıyla, İslama bir darbe indirmek için Bizanslıların hazırlık yaptığı ve 40.000 kişilik bir ordu hazırladığı haberi gelince, Müslümanlarda derin bir teessür ve hiddet meydana getirdi.
                O sene, Arabistan'da müthiş bir kuraklık ve kıtlık olmuştu. Hurmalar harab olmuş, develer ölmüş, hayvanlar kırılmıştı. Müslümanlar imkansızlıktan, bu seferde son derece vasıta, binit, yiyecek ve su sıkıntısı çektiklerinden, güçlükle hazırlanan bu orduya, «Ceyşü'l-Usreh (Güçlük Ordusu)», sefere de «Güçlük Gazvesi» denir.
                Allah Rasulüne, Rumların büyük bir ordu hazırladığı haberi gelince, Mekke'ye ve diğer Arap kabilelerine, harbe iştirak etmeleri için haber gönderdi. Mevsim sıcak ve çok zor şartlar taşıyan bir devreydi.  
            Eshabın Sahavet Yarışı
                Allah Rasulü'nün önceleri, gideceği gazveleri gizlemesi adetlerinden olduğu halde, bu seferi bütün Müslümanlara bildirmişti. Çünkü, bu öbür harplerden daha farklı bir harp olup, uzun bir yolculuk, kuvvetli bir düşman onları bekliyordu. Bunun için, iyi bir hazırlıkla düşman karşısına çıkmak için durumu Eshab'ına bildirdi. Zenginleri, orduyu techiz etmeğe teşvik etti. İşte bu noktada, Eshabı Kiram birbirleriyle adeta yarış ediyorlardı.
                Hz.Osman (R.A.), zahire yüklü 300 deve ile nakden 1000 altın verdi. Hz.Osman'ın bu hareketinden sonra, Allah Rasulü'nün yüzü sevinçle doldu ve sürur içinde kaldı. "Ey Osman! Allah senin kıyamet gününe kadar vuku' bulacak, gizlediğin açıkladığın bütün kusurlarını bağışlasın." diyerek dua buyurdu.
                Hz.Ömer (R.A), malının yarısını verdi. Allah Rasulü, O'na da bereket duası etti.
                Hz.Ebu Bekir (R.A.) ise elinde olan nesi varsa, herşeyini bu yola vakfetti. Yanında bulunan servetinin hepsini getirdi. Onu, kendisinden bile gizler gibi Peygamber Efendimiz'e usulca verdi.
                Allah Rasulü; "Ya Eba Bekir! Ev halkına ne bıraktın." diye sordu.
                Hz.Ebu Bekir; "Onlara, Allah ve Rasulü'nü bıraktım." dedi.
                Önceden içinden; «Ebu Bekir, beni her defa geçiyor. Ben de hayır yarışında bu def'a onu geçeyim.» diye niyet etmiş olan Hz.Ömer, Hz.Ebu Bekr'in hayır yarışında yine kendisini geçtiğini görünce hüngür hüngür ağlıyarak; "Vallahi, Ey Ebu Bekir! Babam anam sana feda olsun. Hayır yolunda hiçbir yarış yapmadık ki, Sen onda beni geçmiş olmayasın. Ben, artık anladım ki, hiçbir şeyde Seni geçemeyeceğim." dedi.
                Daha sonra Eshabı Kiram'dan her biri, mali gücü ve imanı nisbetinde, bu ulvi Tebük seferi için mallarını infak ettiler. Abdurrahman ibn-i Avf, bu sefer için 100 okka altın, Hz.Abbas ve Talha bir çok şeyler infak ettiler. Asım ibn-i Adiyy, 1400 kilogramlık bir hurmayı infak etti.
                Birçok kadınlar da imkanlarına göre, her şeylerini Allah ve Rasulüne gönderdiler. Bazı kadınlar, kollarındaki bilezikleri, kulaklarındaki küpeleri, göğüslerindeki gerdanlıkları, mescidde Peygamber Efendimiz'in önüne atıyorlardı. Allah Rasulü de onlara en güzel bir şekilde dua ediyordu.
                Peygamberimiz, işini çok sıkı ve hızlı tuttu. Sefere çıkmak için ordugahını Seniyyet-ül Vedağ'da kurdu. Kadınlar ve çocuklar, Peygamber Efendimiz'i uğurlamak için buraya kadar geldi. Tebük Seferi için toplanan Müslümanlar, divan defterine sığmayacak kadar çoktu. Allah Rasulü, ordugahta namaz kıldırmakla, Hz.Ebu Bekir (R.A.)'i vazifelendirdi. Medine'de, Muhammed ibn-i Mesleme'yi yerine vekil bıraktı.
                Peygamberimizle birlikte Seniyyet-ül Vedağ'a kadar gitmiş olan Hz.Ali'ye; "Burada muhakkak ya ben oturacağım, ya sen oturacaksın." buyurup Ehl-i Beyt'in ihtiyaçlarını görmek üzere Medine'de bırakınca, Hz.Ali ağlıyarak; "Ya Rasulellah! Beni çocuklar ve kadınlar içinde vekil mi bırakıyorsun?" dedi.
                Peygamberimiz; "Bana göre Sen, Hz.Musa yanında Hz.Harun mevkiinde olmağı, kabul etmiyor musun? Ancak benden sonra nebi yoktur." buyurdu.
                Bunun üzerine Hz.Ali, hemen geri dönerek, öyle hızlı yürüdü ki ayaklarının kaldırdığı tozların havaya yükseldiği görüldü.  
            Tebük'e Hareket ve Tebük'te Geçirilen Günler
                Peygamberimiz; Talha bin-i Ubeydullah'ı, ordunun sağ cenah kumandanlığına, Abdurrahman bin-i Avf'ı da sol cenah kumandanlığına tayin etti. Sancaklar ve bayraklar bağlandı. En büyük sancağı Hz.Ebu Bekr'e, en büyük bayrağı da Zübeyr ibn-i Avvam'a verdi. Diğer kabilelere de sancaktar ve bayraktarlar tayin etti. 10.000 at, 15.000 deve ile 30.000 kişilik mücahit, perşembe günü yola çıktı. Tebük'e varıncaya kadar 19 yerde konaklayıp, oralarda mescidler kurdular. Son konakladıkları yer, Tebük mescidinin olduğu yer oldu.
                Ordunun konakladığı yerde bir su vardı. Fakat, bu su çok az akıyordu. Koskoca ordunun bu sudan idare etmesine imkan yoktu. Mücahitler, sızan sudan elleriyle azar azar avuçladılar. Avuçlanan sular, bir su kırbasında toplandı. Fahri Kainat Aleyhissselam, onun içinde ellerini ve yüzünü yıkadıktan sonra, onu kaynağa geri döktü. Sonra kaynağa, ucu demirli üç asa sapladı. Saplar saplamaz, üç yerden su kaynamağa, bol su gelmeğe başladı. Mücahitler, sularını aldılar. Su öyle çoğaldı ki, bütün Müslümanlar ihtiyaçlarını gördüler. Allah'ın yüce Rasulü, Muaz ibn-i Cebel'e; "Senin hayatın, buraların bahçelerle dolduğunu görmeğe umulur ki kafi gelir." buyurdular.
                Tebük kaynağı o zaman mücahitlerin su ihtiyaçlarını karşılamağa yettiği gibi Peygamber Efendimiz'in haber verdiği üzere, oranın bahçe ve bostanlarla dolmasına vesile oldu. Bunu Hz.Muaz gördü. Bu Allah'ın yüce Rasulü'nün mucizelerindendi.
                Peygamberimiz, Tebük mescidinin kıblesine kendi eliyle bir taş koyup, o taşa doğru yönelerek; "Bu bizim kıblemizdir." buyurdu.
                Müslümanlar'a öğle namazını kıldırdıktan sonra, cemaata dönerek; "İşte, Şam oradadır. İşte, Yemen de şuradadır!" buyurdu.
                Büyük İslam ordusu, çok şiddetli bir yaz sıcağının altında, Tebük'e hareketinden günlerce sonra Ebu Hayseme, çok sıcak bir günde ev halkının yanına dönmüştü. Onun iki ailesi vardı. Onlardan her bireri çardaklarını, su serpip serinletmiş, kendisi için su soğutmuş, yemek hazırlamış bulunuyorlardı. Ebu Hayseme bostana girip, çardaklarının kapısı önüne dikildi. Kadınlarına ve kendisi için onların hazırladığı şeylere baktı. "Sübhanallah! Geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmışken, Rasulüllah (A.S.) yakıcı güneşin ve rüzgarın içinde silahını boynunda taşısın da Ebu Hayseme, serin gölgede yemeğe hazırlanmış, iki güzel kadının yanında mülkünün içinde oturup dursun. İnsaf mı bu?! Vallahi Rasullüllah (A.S)'a gidip kavuşmadıkça, hiçbirinizin çardağınıza girmeyeceğim. Hemen azığımı hazırlayınız." dedi.
                Hazırladılar. Sonra, devesini yanına getirdiler. Ebu Hayseme, devesini çöktürdü. Kolanını sıkıladı. Azığını alarak Peygamber Efendimiz'i bulmak üzere yola çıktı. Yolda Umeyr ibn-i Veheb'e yetişti. O'da Peygamberimiz'i bulmak istiyordu. İkisi yoldaş oldular. Tebük'e yaklaşınca Ebu Hayseme, Umeyr ibn-i Veheb'e; "Ey Umeyr! Ben günahkarım. Sen ise günahsızsın. Benden geri kalmanda sana bir sakınca yok. Ben, Rasulüllah (A.S.)'ın yanına senden önce varacağım." dedi. Umeyr öyle yaptı.
                Ebu Hayseme hayvanını mahmuzlayıp, sürüp gitti. Peygamberimiz o sırada, Tebük'te konaklamış bulunuyordu. Ebu Hayseme Rasulüllah'a yaklaştığı zaman, Müslümanlar; "İşte bakınız. Yolda bir süvari geliyor." dediler.
                Peygamberimiz; "Ebu Hayseme mi ola? Ebu Hayseme olmasını isterdim." buyurdu.
                "Ya Rasulallah, O Vallahi Ebu Hayseme'dir." dediler.
                Ebu Hayseme, devesini çöktürdükten sonra Peygamberimiz'in yanına gelip, selam verdi.
                Peygamberimiz; "Ey Ebu Hayseme, sen helaka yaklaşmış, gitmiştin." buyurdu.
                Ebu Hayseme, olup bitenleri haber verince, Peygamberimiz ona hayırla dua buyurdular.  
                Yazın sıcağında çölü aşarak, Tebük'e gelen İslam ordusunun karşısına düşman çıkamadı. Rum ordusu, Müslüman'ların kuvvetini görüp, geri çekilmişti.
                Allah Rasulü de; "Onlar sulh için ellerini uzatırlarsa, Sen de onlara uzat. Ve Allah'a tevekkül et." ayetine dayanarak, onların arkasını takip etmedi. Burada bir müddet kaldı. Bazı kabileler gelerek, onlarla anlaşma yapıldı. Onlara, denizde ve karada eman verildi.
                Bundan sonra, Peygamber Efendimiz Tebük'te Eshab'ını bir araya toplayarak, ileriye gitmek isteyip istemediklerini sordu.
                Hz.Ömer; "Eğer emir Allah tarafından geliyorsa, buyrun gidelim." dedi.
                Peygamberimiz de; "Eğer bu hususta, Allah tarafından emir bulunsaydı. Size danışmazdım." buyurdu.
                Bunun üzerine Hz.Ömer şöyle dedi; "Ya Rasulellah, Rumlar sayıları pek çok olan bir toplulukturlar. Oralarda Müslümanlardan tek kişi bile yoktur. Görüyorsun ki; Siz ve size inananlar, onların yakınlarına kadar gelmiş bulunuyoruz. Bizim bu derece yaklaşmamız kendilerini korkutmuştur. Uygun görürseniz, bu yıl buradan geri dönelim. Bakalım ilerde Allah ne gösterecek."
                Bu istişare yapılmakta iken, Şam bölgesinde taun hastalığı olduğunu haber verdiler. Bunun üzerine, Resulü Ekrem; "Taun olan yere girmeyiniz" buyurdu.
                Tebük'te yirmi gün kaldıktan sonra geri döndüler.  
            Münafıkların Bozgunculuğu
                Zaman zaman, içlerindeki samimiyetsizlik ve hastalığı, dışarı atmaktan geri kalmayan münafıklar, Tebük seferine çıkılmadan ve sefere çıkıldıktan sonra bir kısım söz ve hareketlerde bulundular. Münafıklar, Müslümanlar arasına fitne sokmak, ayrılık çıkarmak maksadıyla, ihtiyarlık, hastalık, yağmur ve kışı bahane ederek Mescid'i Nebevi'ye devam edemediklerini ileri sürüp, Kuba mescidine karşı olmak üzere Medine civarına bir mescid yaptılar. Fakat, niyet ve maksatları: Eshab'ı, Hz.Peygamberimizin arkasından ayırmak, mescidinden uzaklaştırmak, cemaatı dağıtmak, bozgunculuk yapmaktı. Hıristiyan bir Medine'li olan, Ebu Amir de münafıkları bu işe teşvik etmiş; "Siz büyük bir mescid yapınız ve içine mümkün olduğu kadar da silah koyunuz. Ben de, Rum Kayseri'ne gidiyorum. Size külliyetli Rum askeri getiririm. Muhammed ile Eshab'ını Medineden çıkarırız." demişti. Aralarında iyice anlaştıktan sonra bu fasık Şam'a gitmiş, diğer münafıklar da mescidlerini tamamlamışlardı.
                Münafıklar, tam Tebük seferine çıkılacağı bir sırada Peygamber Efendimiz'e gelerek, kış şartları, ihtiyarlık ve hastalık gibi mazeretlerle mescide gelemeyenler için bir mescid hazırladıklarını söyleyerek, Peygamber Efendimiz'in gelip içinde namaz kılarak, bu mescidi açmasını istemişlerdi. Peygamberimiz de, şimdi vakti olmadığını söyleyerek onların isteklerini yerine getirmemişti. Münafıklar, hakikatta bu mescidi, Müslümanlar arasına nifak tohumu saçmak ve onu su-i kast yapmak için depo olarak kullanmağı da planlamışlardı. Böylesine kötü niyet ve gaye ile yapıldığından, buna «Mescid-i Zırar» dendi.
                Bu zırar mescidi ve onu yapanlar hakkında Peygamber Efendimiz'e vahiy geldi. İndirilen Kur'an ayetinde Cenab-u Hakk, mealen buyurdu ki: "Zarar vermek için, mü'minlerin arasına ayrılık sokmak için ve bundan önce Allah ve Rasulü ile harp edenin gelmesini beklemek için bir bina yapıp onu mescid edinenler ve «Bununla iyilikten başka bir şey kasdetmedik» diye muhakkak yemin edecek olanlar vardır. Allah, şehadet eder ki onlar şeksiz ve şüphesiz yalancıdırlar. Sen onun içerisinde hiçbir vakit namaz kılma. Ta ilk günde temeli takva üzerine kurulan mescid, Senin içinde kıyamına elbette daha layıktır. Orada tertemiz olmalarını arzulamakta olan erler vardır. Allah da temizlenenleri sever. Binasını, Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yerin kıyısına kurup da onunla birlikte cehennem ateşine çöküp giden kimse mi? Allah zalimler güruhuna hidayet vermez. Onların kurdukları bina kalplerinde temelli bir şek ve nifaka sebeb olacaktır. Meğer ki kalpleri ölümle parçalanmış olsun. Allah, herşeyi bilen, her yaptığını yerli yerince yapandır." (Sure-i Tevbe, ayet 100-107).
                Münafıklar, Tebük seferine çıkılacağında, böyle sıcak günlerde yola çıkmayınız diye, halkı kışkırtıp, moralini bozmağa çalışıyorlardı.
                Onlara; "Cehennemin harareti daha şiddetlidir." buyuruldu.
                Münafıkların başı Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül de; "Roma devletini Muhammed oyuncak mı sanıyor? O'nun Eshabı ile birlikte esir olacaklarını gözle görmüş gibi oluyorum." diyerek korku ve moral bozukluğu vermek istiyordu. Onun böyle konuşması Müslümanların canlarını sıkıyordu. İtikadı yarım olanlar onun bu sözlerinde gerçek payları aramağa çalışıyorlardı. Aslında, onun sözlerinin gerçekle hiç bir ilgisi olmayıp, bunlar yalanın ta kendisi idi.
                Niyeti bozuk olanlardan bazıları, hakikaten mahzur (özürlü) olmadıkları halde saçma sapan özürler beyan ederek, sefere katılmadılar. İtikadı tam olanlar, kendilerine söylenen moral bozucu sözlere aldırmıyorlar, cihad ve gazaya gayet istekli olarak, kemali sür'atle sefere hazırlanıyorlardı. Öyle ki bazıları zahire ve eşyalarını yükleyecek deve bulamadıklarından, pek ziyade mahzun olarak saatlerce ağlarlardı.
                Bir ara sefer esnasında, Rasulü Ekrem'in devesi kaybolmuştu. Ordu içinde ve içi bozuk olanlardan birisi; "Muhammed, Peygamberim der. Yerlerden ve göklerden, haber verir. Kendi devesinin yerini bilmeyen kimse nasıl peygamber olur." demişti.
                O vakit Rasulü Ekrem Eshabına; "Bir şahıs Benim hakkımda şöyle böyle diyor" diyerek, onun bu sözlerini anlattı. Ve; "Ben, vallahi bir şey bilmem ancak Cenab-u Hakk'ın bildirdiğini bilirim. Ancak şimdi Cenab-u Hakk bana bildirdi ki deve şu anda filan vadide filan yerde, yuları bir ağacın dalına ilişip kalmış. Hemen gidip getirin" buyurdu.
                Deveyi getirdiler. Rasulü Ekrem Hazretleri'nin yolda iken devesine bakanlar iki kişiydi. Bunlardan biri Ammar ibn-i Yaser, diğeri de Huzeyfe'tübni Yemani Hazretleri idi. Ammar ibn-i Yaser (R.A.) Hazretleri deveyi çeker, Huzeyfe'tübni Yemani Hazretleri de geriden sürerdi.
                Münafıklardan 12 kişi aralarında Hz.Peygamberimiz'e suikastta bulunmağı kararlaştırdılar. Geceleyin Akabe denen yerden geçerken ansızın üzerine atılarak öldürmeği planlayıp, yola pusu kurdular. Onların bütün bu kötü maksat ve tertipleri Allah Rasulü'ne, Cebrail (A.S.) tarafından bildirilmişti. İhtiyatlı bulunup o yere geldikleri zaman, Rasulü Ekrem bir karaltı görmüşlerdi. Bu karaltı, diğer karaltılara benzemiyordu. Çünkü, yerlerinde duramıyorlar, bir şeyler yapmak için fıkırdaşıyorlardı. Gizlenmiş olan bu münafıkların gölgeleri de toprağa aksediyordu. Bunun üzerine Rasulü Ekrem, Hz.Huzeyfe'ye onları göstererek, onları dağıtmasını istedi. Hz.Huzeyfe onları kısa bir zamanda dağıttı.
                Bunların münafık olduklarını, suikast ile geldiklerini Hz.Huzeyfe'ye haber verdi. Ertesi gün, Useyd ibn-i Hudayr (R.A.) Hazretleri bu vakadan haberdar olunca ordu içinde ne kadar münafık varsa idam ettirmek istedi. Lakin, Rasulü Ekrem buna razı olmadı. Ve; "Madem ki lisanları ile Kelime-i Şehadet getiriyorlar, onlara taarruz olunmak caiz olmaz." diye buyurdu.
                Münafıklar, kendilerini hiçkimsenin bilmediğini zannederler, yapmak istediklerini gizli yaptıklarını zannederlerdi. Oysa ki Rasulü Ekrem, bütün münafıkları bilirdi. Lakin, ilan etmezdi. Fakat, sadece Hz.Huzeyfe'ye münafıkların isimlerini bildirdi. Bunun içindir ki Hz.Huzeyfe de bütün münafıkları bilirdi. Hz.Huzeyfe, Rasulü Ekrem'in mahrem-i esrarı idi. Hatta derler ki "Dünyada ne kadar olmuş ve olacak şeyler varsa Rasulü Ekrem ona beyan eylerdi".  
            Mescid-i Zırar'ın Yıktırılması
                Tebük seferinden dönerken, yolda, Peygamber Efendimiz'e Mescid-i Zırar'ın kötü maksatla yapıldığı, kendine vahyolunan ayetle Mevla-i Zülcelal tarafından beyan edildi. Peygamberimiz, Medine'ye gelince, Malik ibn-i Dahşam ile Mean ibn-i Adiyy'il Aclani ve bir kaç kişi daha göndererek mescidin yakılıp, yıkılmasını emretti. Onlar gidip o Mescid-i Zırar'ı yıktılar. Mescid yakılıp yıkılınca, onun münafık cemaatı da dağıldı.  
            Münafıkların Te'siri İle Tebük Seferi'nden Uzak Kalanlar
                Tebük seferi dönüşünde, bu gazada bulunamamış mazaretsiz geri kalmış olanlar, çok pişman oldular. Onlar, böyle olacağını tahmin etmemişlerdi. Üstelik özürsüz geri kalmak onların canlarını daha da sıkmağa başlamıştı.
                Tıpkı bundan önceki muharebelerde olduğu gibi gelmeyenler, daha sonra Rasulü Ekrem'in huzuruna çıkıyorlar ve özür dileyip hatalarının afvedilmesini istiyorlardı. Ordudan geri kalanların içlerinde bazı şahıslar vardı ki onların afvedilmesine imkan yoktu. Zaten, onlar da işin ciddiyetini anlamışlardı.
                Ebu Lübabe Hazretleri'nin daha evvel yaptığı gibi bazı Eshab, söyleyecek söz bulamadıkları için, kendilerini Mescid-i Şerif'in direklerine bağladılar. Gece gündüz ağladılar. (Kendilerini direklere bağlayan üç asker Sahabi; Kab ibn-i Malik, Meraret ibn-i Rebiğ ve Hilal'übni Ümmiye idi). Bunlar, Rasulü Ekrem'in huzuruna çıkıp af dilediler. Rasulü Ekrem de onları affetti.
                Fakat, Rasulü Ekrem bütün Eshab'ı daha önce, onlarla karışıp konuşmaktan menetmişti. 50 gün hiç kimse kendileriyle konuşmadı. Her üçü birer köşeye çekildiler. Türlü azaplar çekerek üzüldüler ve yaptıklarına def'alarca pişman olup, tövbe ettiler. Dünya onlara dar gelmiş, hayat kendilerine zindan olmuştu. Daha sonra, onların gayet halisane olan bu tövbelerinin kabul edildiğine dair ayet indi. Cenab-u Hakk bu büyük müjdeyi onlara tebşir etmek için Rasulü'nü gönderdi. Eshabı Kiram, onları tebrik etmek için bölük bölük yanlarına geldiler. Allah, tövbelerini kabul ettiği için onları tebrik ediyorlardı.
                Kab'ı, Allah'ın Rasulü sürur içinde karşıladı ve O'na şöyle dedi: "Seni müjdelerim Ey Kab! Annenden doğduğundan beri üstünden bu kadar acı gün geçmemiştir".
                Kab şöyle dedi: "Afv sizden mi, Allah'dan mı Ya Rasulellah?".
                Peygamber Efendimiz; "Allah'ın indinden." dedi.
                Kab sevincinden koşuyordu. Sanki kalbi yerinden oynamıştı. "Madem ki tövbem kabul olmuştur; malım, Allah ve Rasulü için vakfolsun." dedi.
                Allah'ın Peygamberi şöyle buyurdu: "Malının birazını infak et. Gerisi senin için hayırlıdır".
                Onlar, affedildikleri zaman çok sevinmişlerdi. Bundan böyle suç işlemeyeceklerini, Allah yolunda cihat etmekten kaçmayacaklarını herkes söyleyebilirdi.
                Tebük Gazası'yla İslamın kudret ve şevki her tarafta daha iyi anlaşıldı. Böylece, İslam dini imanlı mücahitleri sayesinde, yayıldıkça yayılıyor ve bütün dünyaya ışık verecek bir binanın temellerini atıyordu. Artık Hıristiyanlar, Bizans da bu kudret ve şevketin önünde boyun eğiyor, İslama teslim oluyordu.
 
 
Bazı Ehemmiyetli Vakalar
                Peygamber Efendimiz, bizzat bulunduğu son harp olan Tebük gazasından sonra, etraftan gelen heyetleri kabul edip onlara icab eden talimatları vermekle meşguldü. Dinin kemale ermesini görmekten memnun ve sevinçli idi.
                Rasulü Ekrem Efendimiz, Receb-i Şerif ayı içinde bir gün, Habeş hükümdarı Necaşi'nin (Eshame'nin) vefatını Eshabına haber verdi ve Eshabıyla birlikte gıyabında onun cenaze namazını kıldı. Çünkü o gizliden Müslüman olmuştu. Eshame, Peygamber Efendimiz'e yirmi günlük mesafede (Kızıldeniz'in karşı yakasında) vefat ettiği halde bir mucize olarak onun vefatını Peygamber Efendimiz anında Eshabına haber vermişti. Daha sonra da Necaşi'nin hakikaten vefat haberi geldi.
             Peygamber Efendimiz'in Oğlu Hz.İbrahim'in Vefatı
                Hicretin sekizinci yılı, Zilhicce ayında Rasulü Ekrem'in Hz.Mariye'den doğmuş olan oğlu Hz.İbrahim, Hicretin 10.yılında Rebiülevvel ayının 10. salı günü vefat etti. Vefat ettiği zaman 16 aylıktı. (18 olduğunu söyleyen de vardır.)
                Allah Rasulü'nün evlatlarından bazıları çocukken vefat etmiş, bazıları ise anne olduktan sonra vefat etmişler, hayatta yalnız sevgili kızı Hz.Fatıma ile oğlu Hz.İbrahim vardı. Fakat, O da hastalanmıştı. Peygamber Efendimiz, hasta yavrusunun yüzüne bakarak; "Allah'ın takdirine karşı elden ne gelir, Ya İbrahim!" dedi. Gözlerinden yaşlar aktı. Nihayet emr-i Hak vaki oldu. Gözleri yaşlarla dolan Peygamberimiz; "Göz yaşarır, kalp mahzun olur. Allah'ın rızasına uygun olandan başka bir söz söyleyemeyiz. Ey İbrahim! Seni kaybetme yüzünden derin bir hüzün içindeyiz." buyurdu.
                Yanında Abdurrahman ibn-i Avf; "Sen de mi ağlıyorsun? Ya Rasulallah!, böyle ağlamaktan halkı Sen men etmemiş miydin?" dedi.
                Peygamber Efendimiz; "Ben, ancak kendisinde bulunmayan hasletleri sayıp dökerek, ölü üzerine bağıra çağıra ağlamaktan men ettim. Ben sizi, günah ve hamakat olan iki bağırıştan (Nimete kavuşulduğu sıradaki eğlence, oyun bağırışı ile şeytan kavalından; Musibet ve felaket sırasındaki bağırışla yüz göz tırmalamak, üst baş yırtmak ve şeytan şamatasından) men ettim. Benim bu ağlamam ise bir acımadan ibarettir. Acımayana acınmaz." buyurdu.
                Hz.Peygamberimiz, oğlunun namazını kılarak toprağa verdi. Mezara nişan dikip; "Faydası da yok, zararı da, fakat, geride kalanı tatmin eder" buyurdu. Bir kırba su getirterek, onu kabrin üzerine saçtırdı.
                O sırada güneş tutulmuştu. Halk, güneşin tutulmasını; "İbrahim'in ölümü için tutuldu." diye yorumlamışlardı.
                Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; "Güneş ve ay Allah'ın ayetlerinden iki ayettir ki, bunlar hiçbir kimsenin ne hayatı ne de vefatı için tutulmazlar. Bunları, tutulmuş gördüğünüzde hemen mescidlere sığınınız. Küsuf (tutulma) açılıncıya kadar Allah'a dua ediniz ve namaz kılınız." buyurdu.  
            Hz.Ümmü Gülsüm'ün Vefatı  
                Şaban ayında, Rasulü Ekrem'in kerimesi ve Hz.Osman (R.A)'ın muhterem zevcesi Ümmü Gülsüm (R.Anha) Hazretleri, gözlerini hayata yumarak ebedi aleme göçtü. Ümmü Gülsüm'ün cenaze namazını Peygamber Efendimiz kıldırdı. Kabrinin başına oturdu. Gözleri yaşardı.
                Peygamberimiz, Hz.Osman'a çok ağladığı bir sırada rastlayıp; "Ey Osman! Nedir bu halin? Niye ağlıyorsun?" diye sormuş.
                O da; "Babam anam Sana feda olsun ya Rasulallah! Benim başıma gelen kimin başına gelmiştir. Rasulullah (A.S.)'ın kızı vefat etti. Sizinle aramızdaki kayınpeder ve damatlık alakası da kesilmiş oldu. Onun için ağlıyorum." demişti.
                Peygamber Efendimiz; "Hayır, bu hısımlığı ölüm temelli kesmez. Ancak boşama keser." buyurdu.  
            Münafıkların Reisi Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül'ün Ölümü
                Tebük harbinden iki ay sonra Şevval ayında, münafıkların başı, Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül öldü. Oğlu çok samimi bir Müslümandı. Cehennem ateşinden muhafaza için yalvarıp, Peygamber Efendimiz'in gömleğini aldı. Pederini onunla sardı ve defnetti.
                Peygamberimiz, oğlunun hatırını da kırmayarak, hakkında dua ve istiğfarda bulundu.
                Bu esnada Hz.Ömer; "Ya Rasulallah! o sağlığında iken Seni hep kötüler ve Senin için şöyle şöyle derdi. Ona istiğfar edip, namazını kıldıracak mısınız?" diye itirazda bulunmasına rağmen cenaze namazını kıldı.
                Daha sonra şöyle buyurmuşlardır: "Allah bana münafıklar için yetmiş kere istiğfar etsem de kabul olunmayacağını bildirdi. Ne yapayım, yetmişten fazla istiğfar edeyim ki Allah niyazımı dilerse kabul etsin."
                Böylesi merhametli, tarihte görülmemiştir.
                Daha sonra, münafıkların namazlarının kılınmayıp, kabirlerine gidilmemesi hakkında vahiy geldi. Cenab-u Hakk; "Öyle küfürle gidenlerin, münafıkların hiçbirisi için dua ve istiğfar etme, namazını kılma, kabrine gitme." buyurdu.
                Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül, ehli İslam hakkında büyük bir bela idi. Onun ölümünden sonra ve bir başkasının gelerek kendilerini idlal ve ifsad etmeleri durumu da ortadan kalkınca geride kalan münafıklar Müslüman oldular. Bunların sayısı takriben 300 civarında idi.  
            Peygamber Efendimiz'in Eshabdan Bazılarını İslamiyetin Yayıldığı Yerlere Vazifelendirmesi
                Hicretin 9.yılı sulh ve sukun yılıdır. Hicretin 10.senesi, İslam dininin şöhreti Arap Yarımadası'nı çoktan aşmış ve diğer ülkelere ulaşmıştı. Oralardan elçiler geliyor ve Rasulü Ekrem ile görüşüyorlardı.
                Hz.Peygamberimiz, halka İslamı öğretmek için etrafa insanları Hakka davet eden mürşidler gönderir, onlar güler yüz, tatlı söz ile halkın gönlünü fethederdi. Peygamber Efendimiz, onlara şu talimatı vermiştir: "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Uyuşun, ihtilafa düşmeyin. Halka yumuşak davranın, şiddet göstermeyin."
                Rasulü Ekrem, Halid ibn-i Velid'i, Necran'a gönderdi. Onlar da İslamı kabul ettiler. Hz.Halid, aralarında kaldı ve onlara Kur'an-ı Kerim'i öğretti. Onlardan bir heyeti Allah Rasulü'nün yanına gönderdi.
                Peygamber Efendimiz, onlara şöyle sordu: "Cahiliyyette, harpte nasıl galip gelirdiniz?".
                Dediler ki: "Birleşirdik, ayrılmazdık. Hiç kimseye zulüm de etmezdik".
                Peygamber Efendimiz, sözlerini tasdik etti ve onların başına emir olarak Zeyd ibn-i Hüseyn'i tayin etti.
                Daha sonra, Hz.Ali'yi Mezcih'e gönderdi ve O'na harp etmemesini tenbih etti. Ancak, düşmanlık yaparlarsa harp edilecekti. Hz.Ali'ye şöyle buyurdu: "Allah'ın, Senin vasıtanla birine hidayet vermesi, güneşin üzerine doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır."
                Hz.Ali, onları İslama davet etti. Fakat onlar okla mukabele ettiler. Bunun üzerine Eshab, saf oldu ve bir hücumda düşmanı hezimete uğrattı. Ancak onları takip etmeyip bekledi. Zira onları hidayete kavuşturmak istiyordu. Bilahare onlara yetişti, İslama davet etti ve onlar da bu daveti kabul ettiler.
                Peygamber Efendimiz, Yemen bölgesine Muaz ibn-i Cebel ve Ebu Musa'l Eş'ari'yi gönderdi.
                Muaz ibn-i Cebel'e; "Sen, ehl-i kitab olan bir kavme gideceksin. Onlara, Allah'ın bir olduğunu, Muhammed (S.A.V.)'in onun kulu ve Rasulü olduğunu tebliğ et. Eğer onlar, buna inanırlarsa onlara, üzerlerine beş vakit namazın farz olduğunu haber ver. Ayrıca, zekat da üzerlerine farzdır ki sen bunu zenginlerden alıp fakirlere verirsin. Mazlumun bedduasından sakın. Onunla Allah arasında perde olmaz." buyurdu ve "Ey Muaz! Sana bir dava getirirlerse ne ile hükmedeceksin?" diye sordu.
                Muaz da; "Allah'ın hükmü olan Kur'an'la hükmederim." dedi.
                Peygamber Efendimiz; "Eğer Allah'ın Kitabında bulamazsan ne ile hükmedersin?" buyurdu.
                Hz.Muaz; "Allah'ın Rasulü'nün sünneti ile hükmederim." dedi.
                Peygamber Efendimiz; "Eğer orada da delil bulamazsan ne ile hükmedersin?" buyurunca,
                Hz.Muaz; "O zaman Allah ve Rasulü'nün hükümlerine göre re'yimle ictihat eder, karar veririm" dedi.
                Bunun üzerine Peygamber Efendimiz çok memnun oldu. Mübarek elini onun sadrına vurarak şöyle buyurdu: "Allahü Taala'ya hamd olsun ki Rasulü'nün Rasulünü (elçisinin elçisini) O'nun razı olacağı şeye muvaffak kıldı".
             HZ.EBU BEKİR (R.A)'IN HAC EMİRLİĞİ
                Artık Mekke fethedilmiş, müşrikler ortadan tamamen kaldırılmış ve bütün Kureyş imana gelmişti. Diğer kabileler de teker teker imana geliyorlardı. Arabistan bölgesinde, Müslümanlara karşı koyacak müşrik bir kabile kalmamıştı. Bütün Arap kabileleri, Müslümanlığı kabul ederek gerçek yolu bulmuşlardı. Nasr Suresinde verilen, o büyük müjdeler gerçekleşmişti. Hac zamanı gelmişti. Mekke fetholunduğundan, ilk defa serbestce hac yapılacaktı.
                Peygamber Efendimiz, hacca gitmek üzere toplanan 300 kişi ile hac emiri olarak Hz.Ebu Bekir (R.A)'ı Mekke'ye gönderdi. Arkasından da tebliğatçı olarak, Hz.Ali'yi gönderdi. Hz.Ali, Kabe'yi tavaf ve ziyaret işlerinin ne şekilde olacağını, Peygamber Efendimiz'den aldığı talimata göre açıkladı. Putperestlerin haccetmesi, Kabe'nin çıplak tavaf edilmesi yasaklandı.
          VEDA HACCI  (Hicri:10, M.:632)  
                Hicretin onuncu senesinde Peygamber Efendimiz, Mekke'ye gideceklerini ve hac yapacaklarını söylemişti. Zilkade ayında hac hazırlığına başlandı. Arzu eden mü'minlerin gelmesi için, her tarafa haberler gönderdi. Onbinlerce Müslüman, büyük bir şevk ve heyacanla Medine'ye toplandı.
                Zilhicce ayına beş gün kala, Peygamber Efendimiz gusletti, güzel kokular süründü ve saçını taradı. Öğle namazı kılındıktan sonra, Ehl-i Beyt'i ve Eshabı ile Medine'den çıkıp Zülhuleyfe'ye vardı. Gece burada kaldı. Ertesi günü öğle namazından sonra, ihrama(1) girdi ve telbiyede(2)bulundular. Peygamber Efendimiz, yanındakilerle beraber kuşluk vakti Mekke'ye vardı.
                Kabe'yi görünce; "Ey Allahım! Sen, bu Beyt'in şeref ve şanını, heybet, azamet ve iyiliklerini ve mehabetini arttır." buyurdu.
                Kabe'yi yedi defa tavaf etti ve Hacerü'l-Esved'i (3)selamladı. Makam-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Daha sonra, Zemzem Kuyusu'ndan su içti. Safa ile Merve arasında yedi defa Sa'y yaptı.  
                Peygamber Efendimiz, Safa tepesinde Beytullah'a nazar ederek, tevhid ve tekbir getirdikten sonra; Allah'ın birliğini, mülkün ve hamd etmenin O'na ait bulunduğunu, hayatı ve ölümü O'nun halk ettiğini, kudretini, va'dini ifa ile yardım ettiğini ve düşmanları hezimet ile dağıttığını beyanla dualar etti ve bunları tekrarladı.
                Zilhicce'nin sekizinci günü Peygamberimiz, Mina'ya gitti. Orada geceledi. Dokuzuncu günü, Arafat'a geldi. Hacca iştirak eden Müslümanlar da bölük bölük gelerek, Arafat'da toplandılar. Mevsim, Mart ayı idi. Arafe günü Cuma'ya rastlamıştı. Hac, Cuma gününe rastladığı zaman Hacc-ı Ekber olur. Böylece, 124 bin olduğu rivayet edilen mü'minlerle Hacc-ı Ekber yapıldı.
                Peygamber Efendimiz, Arafat vadisinin ortasında Kusva adlı devesi üzerinde müessir ve beliğ bir hutbe ile halka, dini hükümleri tebliğ etti. Orada öğle ile ikindi namazını birleştirerek kıldı.
                Cahiliyet devrinde, halkın işlerine geldiği şekilde ayların yerini, zamanını değiştirmeleri sebebiyle, hicretin dokuzuncu yılında Hz.Ebu Bekr'in (R.A.) emirliğinde yapılan Hac, Zilkade ayında yapılmıştır. Peygamber Efendimiz'in hicretin onuncu senesinde bu Haccı ise normal zamanına tevafık ederek Zilhicce ayında vuku bulmuştur. Böylece Allah Rasulü, ayların, haccın zamanını yerli yerine yerleştirmiş ve böylece kıyamete kadar gelecek müslümanlar için hac efalı gerçek şeklini almıştır.  
  
          VEDA HUTBESİ
                Hz.Peygamberimiz Muhammed'ül Mustafa (S.A.V.) Efendimiz Hazretlerinin bindörtyüz küsür sene evvel, son haclarında irad buyurdukları bu hutbesi(4), insanlık tarihinin en ulvi konuşmasını teşkil etmektedir. Cihanın en muazzam inkılabının ana hatlarını ihtiva etmektedir. İnsan haklarını yükseltmekte, insan şeref ve haysiyetini belirtmekte, gerçek hürriyeti ilan etmektedir. Her türlü istismarcılığa, faizciliğe, ahlaksızlığa son vermekte, beşeriyet için sulh, sükun, huzur ve saadet yollarını göstermektedir. Her insan, bunu öğrenmeli, bellemeli, buna uymalı ve yaymalıdır. Kurtuluş ancak bu yoldadır.
                Mevla-i Zülcelal'ın beşeriyete en son ve en büyük bir hidayet meş'alesi, bir necat rehberi olarak göndermiş olduğu Hz.Muhammed (S.A.V) Efendimiz Hazretleri, saadet ve selamet yollarının anahtarlarını, son olarak bir defa daha insanlığa tebliğ ve teslim eden, cihanşumul, bu tarihi hitabelerinde, Allahü Teala'ya hamdü senadan sonra buyurmuşlardır ki:
                Ey insanlar!
                Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.
                Ey İnsanlar!
                Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu beldeniz nasıl mukaddes bir belde ise, Rabbinize kavuşuncaya kadar kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öylece mukaddesdir, her türlü taaddi ve tecavüzden masun, birbirinize haramdır.
                Ey Eshabım!
                Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın, Benden sonra, eski dalaletlere dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız!... Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara tebliğ etsin. Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.
                Ey Eshabım!
                Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine versin. Borç mutlaka yerine verilecektir. Kiralanan şey sahibine iade edilecektir. Hediyeler, hediye ile karşılanır. Başkalarına kefil olanlar, kefaletin mes'uliyetini de üzerine almış olur.
                Cahiliyet devrine ait faizin her çeşidi mülgadır, ayağımın altındadır. Lakin, borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulm olununuz. Allah'ın emri ile faizcilik, artık yasaktır. Cahiliyyetten kalma bu çirkin adetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz; Abdülmuttalib'in oğlu amcam Abbas'ın faizidir. 
                Ey Eshabım!
                Cahiliyet devrinde güdülen kan davaları da kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası; Abdulmuttalib'in torunu Rebia'nın kan davasıdır. Cahiliyyetten kalan örf ve adetler de kaldırılmıştır. Ancak, Kabe'ye dair sidanet (hizmetçilik) ve hacca gelenlere sakilik yapma adetleri bakidir.
                Kasıtla öldürülen, kısas edilecektir. Sopa ve taşla öldürülen ise kasten öldürülmüşe benzer. Sopa ve taşla öldürülenin yüz deve diyet hakkı vardır. Bunu arttıran cahiliyyet devrinin insanı gibidir.
                Ey İnsanlar!
                Artık şeytan, sizin şu topraklarınızda nüfuz ve saltanatını kurmak kudretini ebediyyen kaybetmiştir. Fakat, size bu saydığım şeyler haricinde, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız, onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan hazer ediniz.
                Ey İnsanlar!
                Haram ayların yerlerini değiştirip ertelemek, inkarcılıkta gerçekten ileri gitmektir. Kafirler böylece sapıyorlar. Allah'ın haram kıldığı ayların sayısına uydurmak için onu bir yıl haram, bir yıl helal sayıyorlar. Böylece, Allah'ın haram kıldığını helal saymış oluyorlar.
                Zaman, Allah (C.C.)'nün gökleri ve yeri yarattığı günden bu yana aynı şekilde devam ediyor. Hakikatte, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden bu yana 12 aydır. Bu hakikat, Allah'ın kitabında mevcuttur. Bu aylardan dördü, harem aylarıdır. Bunlardan üçü, birbirini takip ederler. Yalnız biri tekdir. Birbirini takip edenler; Zilkade, Zilhicce ve Muharrem'dir. Cemaziyel-Ahir ile Şaban arasında bulunan Recep ayı ise tek olan harem aydır.
                Ey İnsanlar!
                Kadınlara hayırla muamele etmenizi ve Allah'dan korkmanızı tavsiye ederim. Çünkü onlar emriniz altındadır. Siz kadınları Allah emaneti olarak aldınız ve onların namuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Şunu biliniz ki; Sizin kadınlar üzerinde haklarınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.
                Sizin kadınlar üzerindeki haklarınız; yatağınızı yabancılardan korumaları ve müsaadeniz olmadıkça, hoşlanmadığınız bir kimsenin evinize girip, oturmasına müsaade etmemeleridir. Hiçbir kadın erkeğinin izni olmaksızın evinden bir şey harcayamaz! (Eshabdan bazıları; «Yemek de mi veremez?» deyince, Rasulullah (S.A.V.) şöyle buyurdu: «Yemek insanların en üstün malıdır».) Şayet kadınlarınız, bu yasaklardan birini yaparlarsa; onlardan ayrı yatın ve yaralamadan, berelemeden dövüp vazgeçirin. Eğer size itaat ederlerse, onların aleyhine yürümek için başka yol aramayın, daha ilerisine geçmeyin.
                Kadınlarınızın da sizin üzerinizdeki hakları; mağruf olan şekliyle (şer'i ahkama göre), her türlü yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.
                Kölelerinize(5)gelince; onlara yediğinizden yedirmeğe, giydiğinizden giydirmeğe dikkat ediniz. Affedemeyeceğiniz bir hata yaparlarsa asla eziyet etmeyiniz! Onları satılığa çıkarınız. Çünkü onlar da Allah'ın kullarıdır.
                Ey Mü'minler!
                Sözümü iyi dinleyiniz, iyi anlayınız ve iyi muhafaza ediniz! Muhakkak ki Rabbiniz birdir. Babalarınız da birdir. Hepiniz Adem'densiniz, Adem (A.S) da topraktandır. Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Allah katında en hayırlınız, Allah'dan en çok korkanınızdır. Arabın Aceme, Acemin de Arapa, sarı ırkın siyah ırka, siyah ırkın da sarı ırka üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir. Din kardeşlerinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz, başkasına helal değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun.
                Haksızlık da yapmayın! Haksızlığa boyun da eğmeyin!
                Ey Eshabım!
                Nefislerinize de zulmetmeyiniz. Nefislerinizin de üzerinizde hakkı vardır. 
                Ey İnsanlar!
                Allah'dan korkun. Halife olarak başınıza; burnu kulağı kesik bir köle dahi seçilmiş olsa, Allah'ın Kitabı'yla hükmettiği müddetçe onu dinleyin ve ona itaat edin. 
                Ey İnsanlar!
                Allah, her hak sahibine hakkını Kur'an'da vermiştir. Varis için vasiyyete lüzum yoktur. Mirasçının haricinde olanlara vasiyyetse, terekenin (geride bıraktığının) sadece üçte biri hududunda caizdir.
                Çocuk kimin döşeğinde doğmuş ise, ona aittir. Zina eden için mahrumiyyet vardır. Bunların hesapları Allah'a aittir. Babasından başkasına neseb iddia eden soysuz veya efendisinden başkasına intisaba kalkan nankör, Allah'ın gazabına, meleklerin ve bütün insanların lanetine uğrasın! Cenab-u Hakk, bu gibi insanların ne tövbelerini, ne de adalet ve şehadetlerini kabul eder. Böyle bir kişiden ne mal, ne de can fedakarlığı kabul edilemez!
                Ey İnsanlar!
                Her suçlu kendi suçundan bizzat kendisi mes'uldür. Hiçbir babanın işlediği suçun cezasını evladı çekemez. Hiçbir evladın suçundan da babası mes'ul edilemez.
                Ey İnsanlar!
                Size bir emanet bırakıyorum ki siz ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız! O emanet, Allah'ın Kitabı Kur'an ve O'nun Elçisinin Sünnetleridir.
                Ey Mü'minler!
                Allah'dan korkun! Beş vakit namazınızı kılın! Ramazan ayındaki oruçlarınızı tutun! Mallarınızın zekatını verin! Sizden olan emirlerinize itaat edin ki Rabbinizin cennetine giresiniz.
                Ey İnsanlar!
                Ben, hepinizden önce Kevser Havuzu'na varacağım. Sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere iftihar edeceğim. Benim yüzümü kara etmeyin. Ben birtakım insanları kurtaracağım. Bir takımları da benim kendilerini kurtarmamı isteyecekler,
                Ben; "Ya Rab! Bunlar, Benim Eshabımdandır, bunlar da «ÜMMETİM» diyeceğim.
                Allahü Teala ise; "Sen, onların Senden sonra ne yaptıklarını bilmezsin!" diyecek.
                Ey Nas!
                Aşırı gitmekten sakının. Geçmiş ümmetlerin mahvolmalarının sebebi; dinde aşırı gitmeleri idi. Hac usullerini benden öğrenin!
                Bundan sonra Rasulülllah, uzunca DECCAL'ı anlattı. Nihayet şöyle buyurdu:
                Allah'ın gönderdiği her peygamber, ümmetini bu Deccal ile korkuttu. Nuh ve O'ndan sonra gelen peygamberler de bu Deccal ile ümmetlerini korkuttular. Deccal sizin devrinizde çıkacak. Şayet Deccal'ın alametlerinden bir kısmını bilmiyorsanız, Rabbinizi de bilmiyor değilsiniz. (Rasulüllah bu sözü üç kere tekrar buyurdular.)
                Sizce malumdur ki Rabbiniz'in bir gözü kör değildir. Halbuki Deccal'ın bir gözü kördür. Onun kör olan gözü üzüm tanesi gibi dışarı fırlamıştır.
                Ey Nas!
                Yarın Beni sizden soracaklar. Ne diyeceksiniz? Risaletimi tebliğ ettim mi? İlahi vazifemi yaptım mı?"
                Bütün Eshabı Kiram; "Evet, yemin ederiz, Allah'ın risaletini tebliğ ettin, vazifeni yaptın. Bize vasiyyet ve nasihatte bulundun. Böylece şehadette bulunuruz." dediler.
                 (Bunun üzerine Rasulü Ekrem (S.A.V.) mübarek şehadet parmağını göğe kaldırıp sonra da cemaat üzerine çevirip indirerek;)
                ŞAHİD OL YA RAB! ŞAHİD OL YA RAB! ŞAHİD OL YA RAB!
                Peygamber Efendimiz'in Veda Hutbesi'ni, aynen nakletmeğe çalıştık. İşte fertler ve cemiyetler için salah, sükun ve huzur; Rasulüllah Efendimiz'in son Veda Hutbesinde beyan ettiği, bu insan haklarının hakiki anayasasındaki prensiplere bağlı olmakladır.
                Tarihle de sabit olmuştur ki; O büyük Peygamberin va'z ettiği, bu pek ulvi düsturlara rabıtasını muhafaza eden cemiyetler, fertler, Müslüman milletler mes'ud ve müreffah bir hayat yaşamışlardır. Bu prensiplere sırt çevirenler, felaket ve huzursuzluğa gömülmüş ve gömülmektedirler. Bugün, milletçe özlenen gerçek huzurdan mahrum olmamız; bu prensiplere bağlılığımızın zayıflaması ve sarsılması ile izah edilebilir. Huzur! huzur! diyenler, evvela huzurun ne ile kazanılabileceğini bilmelidirler. Şurası muhakkaktır ki huzur, dünya ve ahirette mes'ud yaşamak, bu İslam umdelerine bağlı kalmak ve bağlılığımızı kuvvetleştirmekle mümkindir. Kurtuluş ancak bu yoldadır.
                Selam bu yolda olanlara, yazık bu kudsi yolun dışında kalanlara. 
                
          HİCRETİN ONBİRİNCİ SENESİ
                Artık, İslamiyet Arabistan'da kökleşmişti. İslam dini, yarımadanın dini olmuştu. Şimdi sıra, dış ülkelere İslamı yaymaya gelmişti. Gerçi, bazı yalancı peygamberlik iddiasında bulunan, huzursuzluk çıkarmak isteyenler olmuştu. Fakat, zaten yalancı idiler. Tutunamayacaklardı. Onlar tepelenip, şerleri bertaraf edildi. İslam dinini duyan ve kabul edenlerden Peygamber Efendimiz'e muhtelif yerlerden heyetler geliyordu. Peygamber Efendimiz'i görüyor, ziyaret ediyor, öğrenmek istediklerini sorarak, cevaplarını alıyorlardı.
                Rasulü Ekrem, Veda Haccı'ndan sonra Medine'ye dönmüştü. Cenub bölgesini hiç düşünmüyordu. Tek düşündüğü taraf, şimal bölgesi idi. Halid ibn-i Velid'in kazanmış olduğu zaferden sonra kaçarak gidenler, tekrar gelip oralarda at koştururlarsa, bu iyi olmayacaktı. Romalılar, her an büyük bir ordu ile Müslümanların aldıkları yerleri almak üzere gelebilirlerdi.  
            
        ÜSAME ORDUSU
                İşte bunun için Peygamber Efendimiz; Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer, Ebu Ubeyde ve Sa'd (R.A.) gibi Eshabın büyüklerinin de bulunduğu bir ordu hazırladı. Bu ordunun da kumandasını Üsame bin-i Zeyd'e verdi.
                Hz.Üsame, Peygamber Efendimiz'in çıkardığı bu son orduya kumandan tayin edildiği zaman, 19 yaşında idi. Böyle gencecik yaşta birinin emir tayin edilmesi, ileri geri konuşmalara sebeb oldu.
                Bu hal Peygamber Efendimiz'e ulaşınca hiddetlenen Rasulüllah Efendimiz, minbere çıktı ve şöyle hitab etti: "Üsame'nin kumandanlığına dil uzatırsanız, daha önce babasının da kumandanlığına tan etmiş olursunuz. Babası Zeyd, kumandanlığa layık olduğu gibi, oğlu da layıktır. Babası nasıl en sevdiğim ise Üsame de en sevdiklerimdendir. Size lazım olan benim tensibim üzerine O'nun emrine bağlanmaktır. Çünkü O, sizin ehliyet ve iyilik sahibi olanlarınızdandır".
                Ordu hazırlanmıştı. Hareket emrinin gelmesi bekleniyordu. Rasulü Ekrem, ordunun başına geçen Üsame'ye şöyle demişti: "Babanın şehid olduğu yere git ve düşmanları atlara çiğnet."
                Bir gün sonra da Peygamber Efendimiz hastalanarak yatağa düştüler. Buna rağmen, yatağından kalkarak sancağı Üsame Hazretlerine verdi. Üsame sancağı öptükten sonra, Büreyde Hazretlerine verdi ve Medine haricine çıkarak ordu karargahını kurdu. Burada biraz da olsa bekleyecekler daha sonra hareket edeceklerdi.
                Rebiulevvel ayının 12. Pazartesi günü, Hz.Usame, Peygamber Efendimiz'in tensibi üzerine kuşluk vaktinde orduya hareket emrini verdi. Ancak bu sırada, Peygamber Efendimiz'in irtihal haberi geldi. Bunun üzerine Hz.Üsame, yanında Hz.Ömer ve Hz.Ebu Ubeyde olduğu halde Medine'ye döndü. Sancaktar Büreyde, sancağı Rasulü Ekrem'in Hane-i Saadetlerinin kapısına dikti.
                Hz.Ebu Bekir halife seçildiği vakit, Hz.Büreyde'ye, sancağın Hz.Usame'nin evine götürülmesini ve gaza zamanına kadar açılmamasını emretti. Bu demek oluyordu ki Rasulüllah'ın hazırladığı ordu, vazifesini yapacaktı.
                Hz.Üsame, kendisine verilen vazifeyi yerine getirmek için hemen sancağı alarak şehrin dışına çıkıp ordu karargahını tekrar kurdu. Bunu duyan Müslümanlar da hazırlanarak tekrar orduya katıldılar. Bazı Müslümanlar, Üsame'nin çok genç olduğunu ileri sürerek değiştirilmesini istediler.
                Hz.Ebu Bekir (R.A.); "Ben onu nasıl değiştirebilirim, onu Allah Rasulü tayin etti." diye cevap verince, onlar da hemen isteklerinden vazgeçtiler.
                Hz.Ebu Bekir, şehrin dışına çıkıp Hz.Üsame'yi atına bindirdikten sonra, onunla beraber yürümeğe başladı. Hz.Üsame atın üzerinde idi. Amma Hz.Ebu Bekir yaya yürüyordu. Hz.Üsame bundan müteessir olarak; "Ey Mü'minlerin Emiri! Ya Sen de bin veya Ben de yaya yürüyeyim." dedi.
                Hz.Ebu Bekir (R.A.); "Ben binmeyeceğim, sen de inmeyeceksin. Allah yolunda biraz benim de ayaklarım tozlansın." buyurdu. Belli bir yere kadar orduyla gelen Hz.Ebu Bekir (R.A.), nihayet onları uğurlayacak mahalle gelmişti. Son olarak Üsame Hazretlerine şöyle dedi: "Allah selamet versin. Git! Peygamber Efendimiz sana nasıl dediyse, öylece yap. Başka türlü hareket etme!".
                Hz.Ebu Bekir (R.A.), yapılacak çok işlerin olması sebebiyle Hz.Üsame'den, Hz.Ömer'i bırakmasını rica etti. Hz.Üsame de bunu kabul etti ve Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer'le Medine'ye döndü. Ordu Şam tarafına gitti.
                Müşrikler o taraflarda son zamanlarda cirit atıyorlardı. Hz.Üsame, onların hepsini temizledikten sonra, babasının katilini de buldu ve katletti. Birçok ganimet ele geçirdi. Ordunun içindeki Müslümanlar çok memnundular. Müşriklerin korkak olması ve gayelerinin olmaması, Müslümanların işlerini daha da kolaylaştırıyordu.
                Böylece Peygamber Efendimiz'in son olarak hazırladığı ve ilk halifenin gönderdiği ilk ordu Üsame ordusudur. Allahü Teala onların hepsine yardım ederek muzaffer kıldı.  
   
          PEYGAMBER EFENDİMİZİN (İRTİHALLERİ) VEFATI   (Hicri:11, M.:632)  
                Peygamber Efendimiz, bu fani dünyadan göçeceği zamanın yaklaştığını anladı. Safer ayının 19.gecesi kimseye sezdirmeden, Baki mezarlığına giderek, orada yatan Eshabını selamladı ve; "Yakında biz de aranızda olacağız." dedi.
                Mezarlıktan dönünce hastalığı arttı. Hz.Aişe, O'na başının ağrıdığını söyleyerek, "Vay başım!" dedi.
                Buna Peygamber Efendimiz, şu karşılığı verdi: "Ya Aişe! Senin değil, asıl benim vay başım. Senin başının ağrısı geçer gider. Baş ağrısı, benimkidir." buyurarak irtihalinin yaklaştığını işaret etti.
                Hastalık günden güne artıyordu. Buna rağmen mescide çıkıp namazda imam oluyordu. Bir gün dermansız kalınca Hz.Ebu Bekr'in cemaata imam olmasını emretti. Hz.Ebu Bekir cemaate üç gün imamlık yaptı.  
            Nesi Varsa Sadaka Veriyor
                Hastalığı sırasında, Ezvacı Tahirat'ın yanlarında nöbetle kalıyordu. Hastalığı ağırlaşınca, izin isteyerek Hz.Aişe (R.Anha)'nın odasında istirahat etmeğe başladı. Yedi dirhem parası vardı. Bunları sadaka vermelerini söyledi. Hastalığı ile meşgul olduklarından telaşla unutmuşlar, dağıtmamışlardı. Bir ara hastalığı hafifleyince; "Paraları ne yaptınız?" diye sordu.
                Hz.Aişe; "Duruyor" dedi.
                Onları getirtti. Avucuna alarak; "Bunlar elde dururken ölürsem, Allah hakkındaki itikadım nice olur?" dedi ve hepsini fakirlere sadaka olarak dağıttırdı.
                Vefatında nakit olarak hiç parası kalmadı. Biraz ev eşyası ve malı vardı. Zevcelerine hisselerini ayırdıktan sonra, kalanını müsafirlere, gelen heyetlere, yoksullara, yolculara sarf olunmak üzere vasiyet etti. Nesi varsa ümmetine bıraktı. Başka geriye mal bırakmadı.
                Kalan eşyaları ise şunlardı: Elbisesi, iki kilim, bir çarşaf, birkaç su kabı, tarak, makas, misvak ve yattığı sediri. Bu eşyalar zaruri ihtiyaçlardı. Bir de gümüş mührü vardı. Mührün üzerinde; «Muhammed-ün Rasulüllah» yazılı idi.
                Bu mührü daha sonra, Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer ve Hz.Osman kullanmıştır.    
            Kızı Hz.Fatıma İle Başbaşa
                Hz.Fatıma, her gün gelerek, Hz. Aişe'nin odasında yatmakta olan babasını ziyaret ederdi. Hayatta kalmış tek evladı o idi. Bir def'asında Hz.Fatıma; "Kim bilir ne acılar çekiyor babacığım." deyince,
                Allah Rasulü, O'na; "Babasının sevgili kuzusu! Bugünden sonra babacığın hiç acı çekmeyecek." cevabını verdi. Bu söz, bu elem dünyasından göçeceğine işaretti.
                Yine bir defasında, Peygamber Efendimiz, kızı Hz.Fatıma'yı yanına çağırarak, kulağına bir şeyler söyledi, Hz.Fatıma ağladı. Tekrar bir şey söyleyince, tebessüm etti.
                Hz.Aişe sordu. Hz.Fatıma şöyle cevap verdi: "Önce ölüm haberini duyunca üzüldüm ve ağladım. Sonra «Ehli Beyt'imden ilk yanıma gelen sen olacaksın.» buyurunca, O'na tekrar yakında kavuşacağım için sevindim." dedi.
                Zerafet timsali Hz.Fatıma, babasından altı ay sonra Rahmet-i Rahman'a kavuştu. Fakat, arkasında Allah Rasulü'nün kokusunu taşıyan Hz.Hasan ile Hz.Hüseyin'i bıraktı.
                «Allah'ın selamı, bereketi ve mağfireti onların üzerine olsun.»  
            Hastalığı Esnasındaki Hutbeleri
                Kainatın Efendisi, hastalığı esnasında, birkaç defa Eshabına nasihatlarda bulundu. Ensar ile Muhacirlerin kardeşçe geçinmelerini tavsiye etti ve şöyle buyurdu: "Benim irtihalimi düşünüp telaş ediyormuşsunuz. Hiçbir peygamber ümmeti içinde ebedi kaldı mı ki, ben de kalayım. Ben Hak Teala'ya kavuşacağım ve buna hepinizden ziyade layıkım. Ben size şefkatli ve merhametliyim. Sizler yine bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer Havz-ı Kevser kenarıdır. Her kim orada Benimle buluşmak isterse, elini ve dilini kötülüklerden tutsun.
                Ey halk!
                Günah ve ma'siyet, ni'metin değişmesine sebep olur. Eğer halk, yar ve muti olursa, emirler, amirler ve baştakileri de öyle olur. Eğer halk facir olursa, onlar da ona göre olur."
                Rasulü Ekrem, Mescid-i Nebevi'nin minberine oturarak; "Allahü Teala, bir kulunu dünya ile ahiret arasında serbest bırakmıştır, kul da ahireti seçmiştir." buyurdu. Bu ifadeleri ile Peygamber Efendimiz kendisini kasdedip irtihallerine işaret buyuruyorlardı.
                Hz.Ebu Bekir, Rasulü Ekrem'in ne demek istediğini anlamış ve ağlıyarak şöyle demişti: "Annelerimiz, babalarımız sana feda olsun Ya Rasulellah".
                Peygamber Efendimiz, onun sözlerini keserek halka nasihat etmeğe başladı. Hz.Ebu Bekir'den çok memnun olduğunu söyledi. "Sohbetinde ve malında bana emniyetli insan Ebu Bekir'dir. Eğer bir dost edinseydim, mutlaka Ebu Bekr'i edinirdim. Fakat, İslam kardeşi edindim." buyurdu.
                Mescide açılan bütün kapıları kapattırdı. Yalnız, Ebu Bekr'in kapısını kapattırmadı. Daha sonra odasına girdi.
                Bir gün Hz.Ebu Bekir sabah namazını kıldırırken, Allah Rasulü kendinde bir hafiflik hissederek mescide geldi. Müslümanların namaz manzarası onu çok memnun etti. Onların toplulukları ile kalbi mutmain oldu. Kendinden sonra, Hz.Ebu Bekri'nis Sıddık (R.A.) gibi bir kimsenin, O'na haleflik etmesine çok sevinerek tebessüm etti. Eshab ise, Yüce Rasul'ü görünce sevinçlerinden namazlarını bozacaklardı. Allah Rasulü'nü artık iyi oldu zannettiler. Hatta, Hz.Ebu Bekir birazcık geri çekildi. Peygamberimiz, onu sırtından öne doğru iterek sağ yanına oturdu. Eshabıyle namazını eda etti. Namaz bitince Eshabına dönerek kuvvetli bir sesle şöyle hitab etti:
                "Ey insanlar!
                Ateş yakıldı. Fitne gece karanlığının gelişi gibi yaklaştı. Ben Kur'an'ın helal ettiğini helal, haram ettiğini haram ettim. Allah, Peygamberlerinin kabirlerini mescid edinen kavme lanet etti".
                Bununla Peygamber Efendimiz, kabirleri çok fazla büyüterek, putçuluğa gidilmesini önlemeğe işaret ediyordu. Allah Rasulü, Eshabının terbiyesini hiçbir an bile ihmal etmemişti. Hatta ölüm döşeğinde bile.  
            Vasiyetname Yazdırmak Arzusu
                Rasulü Ekrem, hastalığı ağırlaştığı zaman bir şey yazdırmak düşüncesiyle kalem kağıt istedi. Ne yapacağını anlamadıkları için; «Acaba hastalığın te'siri ile mi yapıyor» diye konuşanlar oldu. Hastalığı halinde O'nu rahatsız etmeyelim dediler. Bunun üzerine yazdırmak istediği yazılmadan kaldı.
                Acaba ne yazdıracaktı?
                Üstazlarımızın beyanı odur ki; «Men kale la İlahe İllallah Muhammed-ün Rasulüllah, halisan ve muhlisan dehale'l-Cenneh (Her kim ki halisan ve muhlisan la İlahe İllallah Muhammed-ün Rasulüllah, derse Cennete dahil olur.)» yazdıracaktı. Çünkü daha evvel Kelime-i Tevhid'den konuşmuştu.  
            Mübarek Ağzından En Son İşitilen Söz
                Kainat'ın Yüce Efendisi, hicretin onbirinci senesi, Rebiulevvel ayının 12. Pazartesi günü duha (kuşluk) vaktinde, dünya aleminden ahiret alemine intikal etti (8 Haziran 632). Mübarek ağzından en son işitilen söz; "Refiki A'la'ya, Refiki A'la'ya! (En büyük dosta, En büyük dosta)" demek oldu.
                Melekler selamlayıp sevinmeğe, mü'minler de ağlayıp üzülmeğe başladılar.
                Mematın da hayatın gibi temiz ve pak Ya Rasulallah.
                Sonsuz salat ve selam; Peygamber Efendimiz'e, O'nun Ehl-i Beyt'ine ve bütün Eshabı'na olsun. ( A m i n )
  
          SON VAZİFENİN İFASI
                Eshabı Kiram, acı haberi gözyaşları içinde öğrendiler. Medine-i Münevvere'yi matem havası kapladı. Bazıları buna inanmak istemiyordu.
                Hz.Ömer, hüznünün şiddet ve dehşetinden ölüm haberini kabul edemedi. Peygamber Efendimiz'e bağlılığından gelen heyecan içerisinde kılıncını çekerek; "Her kim Muhammed (S.A.V.) öldü derse boynunu uçururum." diye feryad ediyordu.
                Nihayet, vakur haliyle Hz.Ebu Bekir (R.A.) geldi. Peygamber Efendimiz, Hz.Aişe'nin odasında örtülü halde duruyordu. Diz çöktü. Öperek ağlamağa başladı. Tekrar alnından öperek; "Vallahi Rasulüllah vefat etmiştir. «İnna Lillahi ve inna ileyhi raciun»" dedi ve şöyle buyurdu: "Bu büyük insanı, nefsimi elinde bulunduran Allah vefat ettirdi. Salat ve selam üzerine olsun Ey Allah'ın Rasulü! mematında da, hayatında da ne kadar güzelsin."
                Hz.Ebu Bekir (R.A.) göz yaşlarını silerek mescide gitti. Halk mescidde toplanmış, fakat durumları şaşkın, karışık bir havayı ifade ediyordu.
                Eshabı Kiram, Hz.Ebu Bekr'i görünce toplandılar. Fakat Hz.Ömer, hala tehditten vazgeçmemişti.
                Hz.Ömer'e yaklaştı. Şöyle hitab etti; "Sakin ol Ya Ömer".
                Daha sonra Allah'a hamd etti, Rasulünü övdü ve şöyle konuşmağa başladı: "Ey insanlar, kim Muhammed (S.A.V)'e tapıyorsa bilsin ki Muhammed (S.A.V.) ölmüştür. Kim de Allah'a ibadet ediyorsa, bilsin ki Allahü Teala diridir, ebedidir".
                Daha sonra Ali İmran Suresi'nin 144. ayetini okudu.
                Ayet-i Kerime'nin meali: "(Size hakiki ve ebedi bir rehber olan) Muhammed, ancak bir Peygamberdir. Ondan önce de birçok Rasuller geçti. O, eğer ölse veya öldürülse, (Siz, Nuru bırakıp zulmete) ökçelerinizin üzerine, gerisin geriye dönü mü vereceksiniz? Kim ki iki ökçesinin üzerine geri dönerse, bilsin ki Allah'a hiçbir şeyle zarar vermez. (Dönüş, dönenin kendi aleyhinedir.) Allah, ahdinde durup, sebat ve şükredenleri mükafatlandıracaktır."
                Bu sırada, Eshabdan bir kısmı toplanarak Müslümanlara seçilecek reisi, halife (emir) mes'elesini müzakere etmeğe başladılar. Müzakere ve müşavereler neticesinde, Hz.Ebu Bekir (R.A.) halife, emir seçildi.
                Hz.Peygamberimiz, hastalığında, imamete Hz.Ebu Bekr'i tayin etmişti. Bu da, onun halifeliğine, emirliğine işaret oluyordu.
                Hz.Ömer; "Ver elini." dedi ve O'na ilk biat eden oldu.
                Bunu diğer Eshab takip etti, hepsi biat etti. Mes'ele hallolundu.
                Müslümanlar, başlarına Hz.Ebu Bekr (R.A.)'ı halife seçtikten sonra Peygamber Efendimiz'i, O'na en yakın olan Hz.Ali yıkadı. O'na amcası Abbas ve oğlu Fadıl, Üsame bin-i Zeyd, kölesi Şükran yardım etti. Daha sonra pamukdan üç beyaz beze kefenlediler.
                Peygamber Efendimiz'in cenaze namazını önce melekler kıldılar. Sonra da sırasıyla Ehl-i Beyt'in erkekleri, kadınları ve çocukları kıldılar. Diğer mü'min erkekler, kadınlar ve çocuklar da takım takım gelerek yalnız başlarına namazı kıldılar. Cenaze namazının bu şekil kılınması Peygamber Efendimiz'in vasiyyeti idi.
                Hz.Ali de; "İmamsız, yalnız başına cenaze namazı kılınır mı, diye şüphe edilmesin. Allah'ın Rasulü, hem hayatında, hem de vefatında sizin imamınızdır." buyurdu.
                Techizi bitip, namaz kılındıktan sonra, nereye defnedileceği müzakere edildi. Bazıları Mekke'ye, bazıları Mescidine, bazıları Baki-ul Garkad kabristanlığına, Eshabının yanına, bazıları da Peygamberlerin makamı olan Kudüs'e defnedilmesini ileri sürdüler. Hz.Ebu Bekir; «Peygamberler öldükleri yere defn olunurlar» Hadis-i Şerif'ini beyan edince, ihtilaf ortadan kalktı ve Hz.Aişe'nin odasına defnedildi.
                Rasulü Ekrem Hazretlerinin bu mubarek kabrini kazan şahıs, Ensardan Ebu Talha Hazretleridir. Buraya «Ravza-i Mutahhare» denir  
            
             EN GÜZEL SONUÇ

                Peygamber Efendimiz vefat etti. Fakat, Müslümanlara öyle sağlam şeyler bıraktı ki, bunlara sarıldıkları müddetce hiçbir şey kendilerine zarar veremeyecektir. Onlar da, hiçbir yönden batılın gelemeyeceği başta «Allah Kelamı, Kur'an-ı Kerim» ve sünneti seniyyedir.
                Ayrıca, «Eshabı Kiram'ı» bıraktı ki Onlar dini açıkladılar. Zulmü kaldırıp adaleti yerleştirmek üzere beldeler fethettiler, dünya üzerine İslam güneşini doğdurdular. Böylece Allah'ın Nuru tamamlandı ve O'nun vaadi tahakkuk etti.  
             ESHAB'DA RASULÜLLAH SEVGİSİ
                Tarih, Eshabı Kiram'ın Peygamber sevgisi gibi bir sevgi kaydetmemiştir. Şu hadiseler bunu te'yid eder:
                Mekkeliler İslam oldukları için Zeyd bini Disne ve Habib bini Adiyy'i öldürmek istemişlerdi. Zeyd (R.A.) tam öldürüleceği zaman Ebu Süfyan, O'na şöyle hitab etti: "Şimdi senin yerinde Muhammed (S.A.V.)'in olmasını ister misin? Onun boynu vurulsun. Sen de ailenin yanına git!".
                Zeyd şöyle cevap verdi: "Ben, ailemin yanında otururken, Allah Rasulü'nün ayağına bir dikenin bile batmasına razı olmam".
                Ebu Süfyan şöyle dedi: "İnsanlardan Muhammed (S.A.V.)'in Eshabı gibi Muhammed (S.A.V.)'i seven bir kavim görmedim."
                Habib bin-i Adiyy ise, öldürülürken şu şiiri okudu: "Madem ki Müslüman olarak öldürülüyorum, o halde ölüme hiç önem vermem. Benim mücadelem, ne yönde olursa olsun, ancak Allah içindir. Eğer, Allah dilerse parçalanan her uzvu mübarek kılar."
                İbni İshak'ın bildirdiğine göre; Ensar'dan bir kadın Uhut harbinde kocasını, babasını, kardeşlerini kaybeder. Yani hepsi şehid olurlar. Bu durum kendisine duyurulunca, şöyle sorar: "Allah Rasulü nasıldır?".
                Eshab derler ki: "Allah Rasulü sıhhattedir."
                "Bana gösterin, O'nu göreyim." dedi ve nihayet gördü.
                O'nun hayatta olduğunu görünce tatmin oldu ve şöyle dedi: "Bütün musibetler, O hayatta olduğu için küçük sayılır."
                Rasulüllah'ın Sevban adında bir hizmetçisi vardı. Allah Rasulü'nü o kadar çok severdi ki O'na hiç sabredemezdi. Yani, O'nsuz hiç yaşayamazdı.
                Bir gün, Rasulüllah'a hüzün içinde, çok üzgün bir halde geldi. Rasulüllah O'na halini sordu.
                Sevban şöyle cevap verdi: "Ey Allah'ın Rasulü! Hiçbir yerim ağrımıyor, yalnız sizi birkaç gündür göremedim. Size karşı içim doldu. Sizi çok özledim. Ahirette sizin yerinizin, ulvi bir yer olması hasebiyle, orada sizden uzak kalacağımdan korktum. Ayrılık korkusu beni bu hale düşürdü".
                Bu esnada, Allahü Teala şu ayeti indirdi: "Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar; Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyi adamlarla beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır".
                Bu Ayeti Kerime gelince kederi gitti ve sıhhati eski haline döndü.
                Hz.Bilal'ın ölümü yaklaşınca ailesi ve çocukları çok üzülüyorlardı ve üzüntülerini «Ne büyük felaket» diye açıklıyorlardı. Halbuki, Hz.Bilal ise şöyle diyordu: "Ne güzel lutuf. Yarın, Allah'ın sevgilisi Muhammed (S.A.V.) ve O'nun Eshabıyla beraber olacağım."
                İmanın tatlılığı ve muhabbetin önemi hakkında Fahri Kainat Efendimiz şöyle buyuruyorlar: "Üç şey kimde bulunursa, imanın tadını tam olarak alır;
                Allah ve O'nun Rasulü'nü herşeyden daha fazla sevmek,
                İnsanları ancak Allah için sevmek,
                Cehenneme girmeği kötü gördüğü gibi küfre dönmeği de öyle kötü görmek."
     
            PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN ŞEKLİ VE ŞEMAİLİ
                Peygamberler ve bütün tarihi şahsiyetler arasında, şekil ve şemaili, en ufak hususiyetlerine varıncaya kadar bilinen ve nesilden nesile naklolunan bir peygamber ve tarihi şahsiyet varsa, o da ancak bizim Peygamberimiz Muhammed'ül Mustafa Sallallahü Aleyhi Vesellem'dir.
                Peygamberimiz'in damadı Hz.Ali ve üvey evladı Hz.Hind'e göre şekli ve şemaili şöyle idi:
                Her ululuk, Rasulüllah'da toplanmıştı.
                Yüzü ayın ondördü gibi parlardı. Teni, kırmızı ile karışık, ak ve güzeldi.
                Ne uzun ne de kısa boylu idi. O, herkesten ayrılan bir orta boylu idi.
                Saçı, ne dümdüz, ne de kıvırcıktı. Hareli idi. Saçı, kendiliğinden ikiye ayrılıp yanlarına dökülürse, onları birleştirmezdi. Birleştikleri zamanda da onları ayırmayıp, oldukları gibi bırakırdı. Saçını uzattığı zaman kulaklarının memesini aşardı.
                Alnı, açık ve genişti. Kaşları, uzun ve kavisli idi. Kaşlarının uçları ince, araları çok yakındı, fakat, çatık değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı ki, kızgınlık zamanında kabarır, görünürdü.
                Burnunun iki kaş arasında başladığı yer, yüksekçe, burnunun ucu da ince idi. Bundaki denklilik ve ölçülülük, dikkat edenlerin gözünden kaçmazdı. Burnunda ayrı bir parlaklık da vardı.
                Sakalı, sıktı. Yanakları düzdü, yumru ve tombul değildi. Ağzı, tabii bir büyüklükte idi. Dişleri inci taneleri gibi idi. Göğsünden, göbeğine kadar, çizgi gibi inen ince tüyler vardı. Boynu uzunca idi. Gümüş gibi ak ve paktı.
                Bütün uzuvları düzgündü. Ne şişman, ne de zayıftı; İkisinin ortası, sıkı etli idi. Karnı ve göğsü bir seviyede idi. Çıkık değildi. Göğsü ve iki küreğinin arası genişti. İri yapılı, iri kemikli idi. Soyunduğu zaman vücudundan nur saçılırdı. Vücudu, kıllı değildi. Yalnız, omuz başlarında, pazularında biraz kıllar vardı.
                Bilek kemikleri uzun, el ayaları genişti. El ve ayak parmakları kalınca ve uzunca idi. Ayaklarının altı düz değil, çukurca idi. Ayakları, hafif etli idi, üzerine su döküldüğü zaman etrafa yayılırdı.
                Yürürken, ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi önüne doğru eğilir, vakar ve sükunetle rahatça yürürdü. Bakmak istediği zaman, bakacağı tarafa bütün vücudu ile dönerek bakardı. Etrafına gelişigüzel bakınmazdı. Yeryüzüne bakışı, semaya bakışından çoktu. Yeryüzüne bakışı da göz ucu ile idi.
                İki küreği arası enli, kendisinin Peygamberler hatemi olduğu, omuz kürekleri arasındaki Peygamberlik Mührü'nden belli idi.
                Kavim ve kabile yönünden de insanların en şereflisi idi.
                O'nu birden bire görenler, manevi bir vakar ve heybetinden sarsılırlar, kendisini yakından tanıyınca da O'na en derin sevgi ile bağlanırlardı. O'nun yüce haslet ve meziyetlerini anlatmak isteyen: "Ben, ne ondan önce, ne de sonra O'nun bir benzerini görmedim!" demekten kendisini alamazdı.
               RASULÜ EKREM'İN MEKARİMİ AHLAKI
                Peygamber Efendimiz, güzel ahlakı tamamlamak için gönderilmiştir. Onun için, O'nun her hali ve sözü fazilettir.
                Hz.Peygamberimiz, insanların en güzel ahlaklısı idi. Çünkü O, Kur'an ahlakı ile ahlaklanmıştı.
                Hiçbir çirkin söz söylemez ve hiçbir çirkin harekete tenezzül etmezdi. Kötülüğü, kötülükle karşılamaz, affeder ve bağışlardı. Peygamberimiz'in ağzından hiçbir zaman hak ve gerçek sözden başkası çıkmazdı.
                Rasulü Ekrem'in sözü gayet açık ve düzgündü, konuşmaları her türlü noksanlıktan ve fazlalıktan uzaktı. Onu işiten hemen ezberleyebilirdi. Hz.Aişe (R.Anha) şöyle buyurur: "Allah Rasulü'nün kelamı gayet açıktı ve O'nunla oturan hemen O'nun sözlerini ezberleyiverirdi..."
                O kadar ağır konuşurdu ki, birisi arzu etse kelimeleri sayabilirdi...
                Eshab'ından bazısı Peygamberimiz'e; "Biz Senden daha edebi konuşan bir kimse görmedik" dediklerinde,
                Peygamberimiz; "Bu gayet normal, Kur'an benim lisanımla geldi. Öyle bir lisan ki fasih Arabça" buyurdu.
                Bir gün, Hz.Ebu Bekir (R.A.) Rasulüllah'a şöyle dedi: (Hz. Ebu Bekir kavminin en iyi neseb ve şecere bileniydi.) "Bütün Arabistan'ı dolaştım. Onların fasih konuşanlarını dinledim. Sizin gibi fasih ve beliğ konuşanını görmedim".
                O'na Peygamberimiz şöyle cevap verdi: "Beni Rabbim edeblendirdi. Hem de en güzel bir şekilde".
                Büyük edib Cahız, Allah Rasulü'nün fesahatı hakkında şöyle söyler: "Allah, Rasulü'nün sözlerinin içine güzellik ve sevgi koymuştur. Allah Rasulü konuştuğu zaman, kimse tekrar etmesine ihtiyaç hissetmezdi. Sözlerinde hiçbir eksiklik yoktu. Hata yapmazdı. Karşısına, fesahatta hiçbir kimse çıkamazdı. O'nu kimse, hitabette geçemezdi. Çok kısa sözlerle uzun hutbeler okurdu. O ancak doğru konuşurdu. Hiçbir kimse Allah Rasulü'nün sözlerinden daha faideli, daha doğru hiçbir söz işitmemiştir."
                O, Eshabı ile tatlı tatlı konuşur sohbet eder, hatta şakalaşırdı. Küçükleri okşayıp sever, onları sevindirirdi.
                Zengin, yoksul, köle demez, herkesin hatırını sorar, gönlünü alırdı. Fakirlerle birlikte otururdu. Köleler arpa ekmeğine bile davet etseler, davetlerine icabet ederdi.
                Dullar, zayıflar ve kimsesizlerle birlikte yürümekten, onların ihtiyaç ve dileklerini yerine getirmekten arlanmaz ve onurlanmazdı.
                Peygamberimiz, toprak üzerinde oturur ve yemeğini de yerde yerdi. Kimsenin kalbini kırmazdı.
                En kenar mahallelerden bir kimse hastalandı mı, gider ziyaret eder hatırını sorardı.
                Herkese selam verir, karşılaştığı kimsenin elini sıkardı. Herkese tatlı söz söyler, güler yüz gösterirdi. Hiçbir zaman aşırılığı sevmezdi. Tevazu sahibi idi.
                Bir gün, adamın biri ziyaretine geldiğinde, huzurunda titremişti. Ona; "Arkadaş, korkma, ben hükümdar değilim. Ben, Kureyş'ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum" demişti.
                Sade fakat, temiz giyinirdi. Temizliği severdi. "Temizlik imandandır" buyururdu. Pislikten ve fena kokulardan asla hoşlanmazdı. Camiye temiz gelmelerini Eshabına tembih ederdi.
                Aile hayatında hüsn-ü muaşeret sahibi, çok geçimli idi. Evinde boş oturmazdı. "Bu dünyada dört şeyden hiç hoşlanmam, onlardan Allah'a sığınırım: Korkaklık, cimrilik, tembellik bir de pislik." buyururdu.
                Hizmetçilerine bile bir defa "of! aman!" dediği işitilmemişti.
                Gönlü insanlık sevgisi ile dolu idi. En çok, şefkata muhtaç olan yoksullara, öksüzlere, çocuklara merhamet gösterirdi.
                Bir gün çocuğu severken onu gören bir bedevi, "Siz küçükleri çok seviyorsunuz. Benim on torunum var. Bir tanesini bile kucağıma alıp sevmem" deyince,
                Peygamber Efendimiz, ona; "Senin kalbinde merhamet yoksa ben ne yapayım. Merhamet etmeyene merhamet olunmaz." buyurdu.
                O'nun sevgisi hudutsuzdu. Hayvanlara karşı bile merhametli davranmağı öğretmiştir. Kapıda seslenen bir kediyi eliyle içeri almıştı. Hastalanmış bir hayvanın tedavisiyle meşgul olurdu. Susuz kalmış bir köpeğe, ayakkabısıyla su çekip veren kimsenin günahı dahi olsa onu cennetle müjdelemişti. Bir kediyi aç bırakan kadının, bu yüzden azap göreceğini bildirmişti.
                Susuz kalmış bir ağacı sulayana, sevap yazıldığını haber vermişti.
                Peygamber Efendimiz'den bir şey istendi mi asla yok demezdi. İstenilen şey yanında bulunursa onu yerine getirir, bulunmazsa vaad ederdi. Cömertliğin hepsi kendisinde mevcuttu.
                O her hususta fazilet timsali idi.
                O, BÜTÜN ALEMLERE RAHMETDİR.
                 ( RAHMET'EN LİL ALEMİNDİR.)  
                Salat Sana, selam Sana, Ey Allah'ın Rasulü!
                Seni hakkıyla bilen ve öven, Alemlerin Rabbi Allahü Teala'dır.
                Sen, «Rahmet'en Lil aleminsin!»
                Sen, «Hatem'ül Enbiya'sın!»
                Sen, «Levlake, Levlake, Lema Halakt'ül Eflak» hitabı izzetinin muhatabısın.
                Sen, «Muhammed Mustafa'sın» (Allahümme salli ala Seyyidina Muhammed'in ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.)

 

Bu içeriğe yorum yapan ilk siz olun!

  • Ad Soyad:

  • Yorum:

  •  

    @name x

  • UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.

    GAZETE MANŞETLERİ



    HZ.MUHAMMED(S.A.V) ANNESİNİN HAYATI


    NURLU OĞUL ve Hz.HACER


    PEYGAMBERİMİZİN(S.A.V) SON İKİ GÜNÜ


    HAVA DURUMU

    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    NAMAZ VAKİTLERİ

    Görüntülemek istediğiniz ili seçiniz:

    EN ÇOK OKUNANLAR

    BUGÜN

    BU HAFTA

    BU AY

    EN ÇOK YORUMLANANLAR

    BUGÜN

    BU HAFTA

    BU AY

    SENDE YAZ

    Ziyaretçi Defteri

    Siz de yazmak istemez misiniz?

    ARŞİV